İçimizdeki Faşizm – Dilaver Demirağ

dilo

“Müslümandı... Adalet Bakanı olmuştu... Var olmayan, güçsüz bir ilkeler manzumesi şeklindeki iktisadî doktrinlerine Adil Düzen adını vermeye o da alışmıştı. Deneyimli bir politikacı olarak işlerin asla öyle gitmeyeceğini bildiği halde, bazı terimler etrafında cemaatıyla uzlaşım içindeydi: Değerler – oruç, zekât ekonomisi, fitne fücura karşı mücadele ve elbette Adalet...İşte bu en yoğun, en metaforik dinsel değerin bakanıydı artık. Görev başına getirilir getirilmez, çok iyi tanıdığı ve değer verdiği bir olayla, dininin kurallarından (farz diyorlar) biri olan “oruç” ile karşılaştı... Tek fark, orucun iftarla değil, ölümle sona eren özel bir türden oluşuydu... Sorun şimdilik askıya alındıktan sonra, orucun nasıl bir bunalım yaratabileceğini herhalde bir an olsun düşünmüştür. İnançların salt kendine ve ait olduğu cemaate ait güçler olduğunu hayal eden biri olarak iftarını kutluyoruz...”

Yukarıdaki bir bölümünü paylaştığım  yazı Türkiye de özgürlükçü sol’un düşün dünyasını ören, laikçi yobazlığa karşı mağdurların yanında saf tutarak solun galiplerden değil mağluplardan yana olmak tavrını ortaya koyan Birikim dergisinin sitesinden. Yazı Açlık Grevi ile gündeme gelen olaylar karşısında  Ulus Baker’in tavrını koyan, şiir gibi deyimini hak edecek bir uslup güzelliği ile yazılmış bir yazı.  Hatta bir vicdan anıtı olarak durduğunu bile söyleyebilirim.

Ancak bunca güzel yazılmış bir yazı da alıntıladığım paragraf bir yara gibi zonkluyor. Çünkü yazar eleştirdiği Adalet Bakanını bakan kimliği ile ele alarak eleştirmek yerine Bakanın Müslüman kimliğine adeta bir ok çıkararak işaret ediyor. Neon ışıkları ile onun bu yanı ışıl ışıl ışıldatılıyor. Böylece yazının tüm o iktidar karşıtı, direnişe ise selam gönderen yanı bir anda gözden kayboluyor. Yazar burada Bakanı bir tahakküm simgesi olarak yerse, onun Adalet lafını mahveden bir adaletsizlik içinde olduğunu söylese yazı o zaman sorunsuzca işleyerek hedefi bulan bir ok olacakken söylemin ve eleştirinin merkezine onun müslüman olması yerleştiriliyor. Dahası Saint Simonlardan, Proudhonlardan esinlenerek basbayağı anti- kapitalist bir nitelik taşıyan Adil Düzen yaklaşımını tam da eleştirdiği medya mensupları ile aynı paralel de muhayyel, soyut, uygulanamaz olduğu için eleştirmekte. ” Var olmayan, güçsüz bir ilkeler manzumesi şeklindeki iktisadî doktrinlerine Adil Düzen adını vermeye o da alışmıştı.” Yazara göre Adil varolmayan, üstelikde güçsüz olan bir iktisadi doktrin manzumesi çünkü ütopik, çünkü Marks’ın kitaplarındaki gibi pozitivist bir iktidar kurgusu yok, gerçek olamayacak kadar soyut, çünkü tamda kapitalizmin kalbine oturan Para-Meta-Para denklemini çözmeye dönük bir yaklaşım taşımakta.

Bunun ardından yazar Oruç ibadeti ile açlık grevleri arasında parallelik kurarak bakanın dinsel ezberini bozan bir hadise ile karşı karşıya kaldığını belirtiyor.  Bunun onun bildiği oruç olmadığını burada iftarın ölüm olduğunu belirtiyor. Sonra da ona ders veren bir hava içinde ölüm orucu tutanların da kendileri kadar inançlı insanlar olduğunu belirtiyor, ama şu vurguyu da araya sıkıştırıyor, ancak siz kendi inancınız dışında inanç tanımayacak kadar Narsistsiniz.

Sen Adil Olamazsın Çünkü Müslümansın

Tüm bu satırlar “ignoramus” bilmiyoruz diyen kesinlikleri, akli kategorileri alt üst eden bir yazar tipolojisi ile çelişiyor. Çünkü yazar burada biliyor. Müslümanlar kendi inançları yada benzerleri dışında kalan inançlara saygılıda değildir, onları tanımazlar da onlar kendilerinden başkasını değerli bulmayacak bir inançsal narsizmle yüklüdürler.

Hasılı yazar siyaseten çok doğru yerlere oturan bir yazının arasına müslümanları katarak attığı düşünsel sop’dan onların nasiplenmesini istiyor. Böylece de geneldeki solun da genel anarşist anlayışların da eninde sonunda Kemalizmin çöplüğünde eşelenmekten hiç bir zaman kurtulamayan bir zihniyetle malul olduklarını ortaya koyuyor.

Yanlış anlamaya çok müsait ve onların gözünde bir islamcı, hatta islamo faşist olarak yerimi aldığım kişilerin arzularının istediği gibi yazarı İslamı eleştirdiği için eleştirmiyorum, onun kemalizmin çöplüğünü eşelemekle suçlama nedenim, hatta dazlaklarla paralel bulma nedenim din eleştirisi de değil. Hayır satırlardan açığa çıkan teorik narsizm kartezyen özneci anlayıştan doğan islamofobik faşizm.

Bir insan dinin ortadan kalkması gereken bir kötülük olduğunu düşünebilir, dahası bu yönde propaganda yapabilir de. Buna gık demem. Ama bunu yapan kişi bunu doğrudan yaparsa anlamı olur, yoksa bir Adalet Bakanının cezaevleri ile ilgili polikasını eleştirirken özellikle onun müslümanlığının altı çiziliyorsa ve onun  olağan koşullar da en fazla “zayıf düşünce” olmakla eleştireceği Saint Simoncu ve en az onlar kadar ütopik olan Proudhon’un müslümanlar kendilerine uyarlayınca yerden yere vuruyor küçümseyen bir eda ile yok sayma haline dönüşüyorsa burada bir hınc’ın izlerini görürüz. Bu iz müslümanların yazarın düşünsel art yöresinde yer alan bir söylemin onun nezdinde olumsuzlanan dindarlar üstelik de müslüman dindarlarca sahiplenilmesinden duyulan rahatsızlıktır.

Kibirli Özne’nin Faşizmi

Bu rahatsızlık özünde İslam’ın kendine dönük. İslam bütün batıcıl aydınlar gibi Baker’i de rahatsız ediyor. Çünkü onun savunduğu değerlere ters düşüyor. İslam korkusu ve İslam karşısında negatif bir tavır olmak bizim aydınımızın genelde alameti farikası olduğundan bu sorundan Sosyalistler de Anarşistler de pek uzak kalamadılar. Her fırsatta İslam onların negatif eleştirilerinin odağına yerleşir. Öyleki özgürlükçü solculuğun en değerli isimlerinden Ömer Laçiner Türkiye de Anarşist hareket içinde bildiğimce Reha çamuroğlundan sonra en çok ilgilenen rahmetli Tayfun Gönül tamda oryantalistçe, dahası kartezyen özne eksenli din eleştirileri yaptılar. Kartezyen Özne dediğimiz mesele aslında tüm faşizmlerin kaynak noktasıdır. Faşizm neden batıya özgüdür değerlendirmesinin de kaynağı budur. Çünkü batı dışında hiç bir coğrafyada böylesi bir Tanrı benzeri kibirli Özne mantığını göremezsiniz.

Bu mantık kendini merkeze koyan ve dışındaki dünyayı kendine uydurmaya zorlayan bu yönüyle de totaliter bulunan bir tavra sahiptir. Özne eşitler arası bir hemhal olma tavrını içermez. O kendi dışındaki dünyayı kendi bilişsel arzularına göre değiştirme hakkına sahiptir, ancak kendisinin kendisi dışında birileri tarafından değiştirilmesi mümkün değildir. Ne yazık ki modern sosyalizm ve modern anarşizm bu özne anlayışından kendini korunaklı kılamadı. Gerçi Anarşizm bir doktrin olmamanın verdiği avantaj ile bu tavırdan kısmen daha korunaklı kalabildi. Ama yine de kendini merkez kılıp diğerlerini pasif ve onun tarafından onun savunduklarına uygun bir biçimde değişmeye yönlendiren hatta zorlayan bir siyasi düşünce olmaktan kurtulamadı. İşte Baker’in Bakan’ın müslümanlığı üzerinden islam’a dair en net adil düzen söyleminde açığa çıkan tavrındaki faşizm de buradan kaynaklanıyor.

Müslümanların sosyalizmin sahiplendiği adaleti sahiplenmeleri, bu değerleri kendi epistemolojilerine uygun bir söylem içinde inşaa edip dışa yansıtmaları söz konusu olamaz. Adalet Bakanı’nın Adaletsizliğine dönük pek çok şey söylenebilirdi - yazının tarihi belli olmadığından hangi bakanı kastettiğini  net olarak bilmemekle birlikte ifadelerden çıkarsadığım Şevket Kazan olduğudur - Bakanın devletçiliği, devletin baskıcı anlayış ve yüzünü yansıtışı, eleştirdiği kemalizmle aynı düzlemde yer alışı gibi pek çok siyasi eleştiri sıralanabilirdi, dahası Bakan’a kendi değer dünyasından hareketle kendi inanç dünyasında zulmün adaletin tam karşısında konumlandırılarak olumsuzlandığı söylenebilirdi.  Ama Baker bu yolu seçmek yerine doğrudan Bakan’ın müslüman kimliğine işaret ederek aslında alt metin olarak kendisinin bir Müslüman olarak bu olay karşısındaki tavrının inançsal cemaatin kibrinden doğduğunu bize söylüyor. Yani olaydaki esas suçlu müslüman inancı ve onun kibri.

Oryantalist Özcülüğün İslamofobisi

Baker’in sipinozacı olarak özcülükten sakınmalı birisi olması olağan bir şey olurdu, ama başka konularda muhtemelen onun suçlamlarına eleştirilerine maruz kalacak olan Baker pek de islam üzerine  yazan bir yazar değil, onun yazılarında İslamla ilgili derin bir düşünüşün izlerini göremeyiz. En azından onun okuduğum yazıları içinde İslam’la ilgili onunla ciddi anlamda alışverişe girmiş, onun üzerine düşünmüş (en azından bir bergson,  sipinoza vb. batılı düşünürler kadar) yazısını göremedin.  Ama Baker bizim aydınımıza özgü oryantalizm hastalığındanda korunaklı değildir bu onun da sorunudur.  İslamı batının gözüyle ele alır ve değerlendirir. Ki bu bizdeki İslamofobinin arkasında yatan temel rahatsızlığı da açığa çıkarır. İslam bizim medeniyete yani Batıya ulaşmamıza ondaki olumluklara sahip olmamıza mani olan bir dindir.

Nitekim Cumhuriyeti konu alan Cumhuriyet'in Siyasal İdeolojileri başlıklı yazı:

“Fransız antropolog Claude Levi-Strauss İslam üzerine bir gözlemde bulunur. İslamın, İslamî düşünme tarzının bir tanımı olduğunu düşünüyorum. Hindistan'daki birtakım gözlemlerinden yola çıkarak yapıyor bu gözlemi. Müslüman şöyle bir varlık  ya da varoluşsal durum halinde olan birisi. Hangi fıkıh âlimine sorarsanız size diyecektir ki: "İslamiyet en son, en yalın, en basit, en sağlam, en üstün dindir". "Niçin? Çünkü her soruna çok yalın, çok basit çözümleri vardır." Ama bu şu manaya geliyor, Levi-Strauss'un da gözlemlediği gibi, "Karınızın kızınızın iffetinden kuşku mu duyuyorsunuz?" Çözümü çok basit kapatırsınız, örtersiniz. "Ya da faiz haram mı?" O zaman taraflar arasında bir sözleşme imzalanır ve adına faiz denmez orada aktarılmakta olan paranın. Ama bununla diyor Levi-Strauss, varoluşsal sorun hem yaratılmış hem de ötelenmiş, ileriye itilmiş oluyor. Bu sefer ikinci soru yani "Kapattığım karıma kızıma ya sokaktaki birisi değerse?", o zaman söz gelimi İran'da olduğu gibi haremlik selamlık, yani kamu mekânlarında haremlik selamlık, yani kamu mekânının ortadan kaldırılışı. Şimdi bu sorunlara bizzat kendisi ortaya atmış olduğu ve varoluşsal bir bunalım yaşatan sorunlara bulunan çok yalın çözümler mantığı belki de islamiyetten çok daha derinde içimizde de var. Son dönemi aklımızda tutalım ya da hatırımızda tutalım. Şöyle bir tavır da İslamî bir tavır sanki eğer bunu bir formül olarak alıyorsak; işte "Refah Partisi, muhafazakâr İslamcı gelenekten gelen sağ partiler rahatsız mı ediyorlar? Çözümü çok basit; kapatırız." Ama bununla sorun yine ötelenmiş oluyor. Dolayısıyla Kant ve Bergson zihniyetiyle başlamıştım, bunların yorumunun muhafazakârlığa terk edilmemesi gerektiği ve Türk düşünce hayatı üzerindeki etkilerinin daha ciddi düşünülmesi ve araştırılması gerektiği fikrindeyim.”

Yazarın tüm bu değerlendirmelerindeki sığlık, dahası basbayağı kemalizan uslupçuluğu ve düşünsel paylaşım alanı tam da yazarın İslamı batı üzerinden okumasından, yani onun içselleştirilmiş daha doğrusu içe işlemiş ve artık tüm düşünsel alanına nüfuz etmiş oryantalizmden kaynaklanıyor. Burada oryantalizm kavramını İslam eleştirisi yapanlara dönük bir silah gibi kullandığım gibi düz anlamcı okumalara yapacaklara baştan uyarı mı yapayım. Oryantalist olmak için illa batılı olmanız gerekmez. Zaten içselleştirilmiş oryantalizm ana vatan oryantalizmi gibi  orjinal değildir, taklididir. Ki yazar taklidin yayılma özelliğine sahip olduğunu belirtiyor ve bir süre sonra taklidin orjine yer açacak bir nitelik kazanacağını da belirtiyor aynı yazısında. Dolayısıyla buradaki oryantalizm kendini, kendi değer dünyanı batının gözleriyle görüp, onun değerleri ile ele alışıdır ki bu sömürgecinin sömürgesinin ebedileşme anıdır. Emperyalizm asıl zaferini topla tüfekle değil kendi değerlerini kendi dışındakine benimsettiği anda kazanır.

Ne ilginçtir bu bayram kurban ayini ile eleştiriler yapanlar da oryantalistlerdi, bu ayini kendi anlam dünyasından yola çıkarak değerlendirmek yerine batılı veganların, Almanyadaki Sünnet yasakçısı ırkçıların gözleriyle değerlendiriyorlardı. Bu da batının bir sömürgeci özne olarak ne büyük bir kudrete sahip olduğunu, asimle edici gücünün kendi değerlerini ötekine benimsetmesinden geçtiğini gösterir.

Beyaz maske artık yüzümüze öyle bir yapışmıştır ki onu çıkarmak ancak yüzümüzün derisini soymakla mümkün olur.

Baker aslında Türk aydının kanayan yarasını ortaya koymakta, İslam silinemeyen, istenilmeyen bir leke, tüm o ateist, tüm o anti teist söylemler aslında bu huzursuzluğu, bu ait olamama, batıyla bütünleşememe duygusunu örten bir ciladır. O yüzden Kemalizm bu ülkedeki  batı kaynaklı siyasal düşünceler de nükseder, kemalizm batıcılığın ve batı esinli modernist siyasal fikirlerin büyük gösterenidir. Ve bu oryantalizm tam da öznecili faşizmin de bizim düşüncelerimizde nasıl içselleştirilmiş olduğunu da göstermiş olur. Hasılı batılı özne hayaletini kovamadığımız sürece hepimiz faşistiz.

Dilaver Demirağ / itaatsiz.org

Önceki Yazı:Tevhidin ve Hikmetin Anlamı - Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:İnfak, İhsan ve Mitualizm, Mizan ve Adalet (Anarşizm, İslam ve Mülkiyet) – Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...