"Devletin" Son Demleri - Dilaver Demirağ

dilo

Anayasaya tartışmaları arasında aslında Türkiye'de AKP ile birlikte değişen iktidar ve devlet yapısı olgusunun güme gitmesine neden oluyor.

Yaşanan değişimi anlamak için epeyi eskilere beş bin yıl öncesine uzanmak gerekir. Elbette beşbinyıldan bu yana çok da fazla bir değişim olmadı demek ciddi bir hata olur. Ama temel toplumsal matrisin pek az değişim geçirdiğini söylemek de çok hatalı olmaz. Kemalizmin batıdaki bonapartist devletler gibi korporatif bir iktidar biçimi olarak sayılarak bizi batılı toplumsal siyasal düzenlere eklemeye uğraşanlara en iyi cevap Marks’da verilebilir. Kemalizmi batılı bir şeylere eklemek yerine kemalizmin devlet-i ebed müddet anlayışının bu coğrafyadan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Kemalizm aslında Marks’da Doğu Despotizmi1 olarak adlandırılan Hidrolik Toplumlara özgü yapının bir ürünü. Pozitivizmin kemalizm tarafında bu denli kolayca kabul edilmesinin, prusya tip devlet mantığının kolayca yer bulabilmesini ve Fransız devrimin despot özneleri olan jakobenlerin model alındığı bir batı okumasının yapılmasının nedeni de bu tarihsel köklerde aranabilir kanımca.

Marks’ın sosyal bilimlere hediye ettiği çok değerli bir kavram olan Devletin sınıf mücadelelerinin bir alanı ve sonucu olduğu tezi, Doğu Despotizmi olarak adlandırılan yerlerde kısmen farklılaşır. Çünkü doğu toplumları olarak kabul edilen yerlerde sınıflar esas güçlerini ekonomiden değil, iktidar içinde edindikleri yerden alır. Batı toplumlarında sınıflar kaynağını toplumsal yapıdan ve buna bağlı olarak üretim güçlerinden alırdı. Dolayısıyla, devlet de bu sınıfların mevzilenme yeri olduğundan, toplumsal yaşamdaki sınıf mücadeleleri bir üst yapı kurumu olan devleti etkilerdi. Buna karşılık doğu despotizmi tezlerine konu olan komünalist yapısını bir ölçüde koruyan toplumlarda, devlet sınıflardan göreli olarak özerkti. Bu özerkliği sağlayan ise toprak mülkiyetinin tabana yayılmamış olmasıydı. Bu anlamda devlet konusunda Anarşistler ile Marksistler arasında süregelen anlaşmazlık noktasında bu coğrafyadaki devlet yapısı ile ilgili olarak Anarşistlerin daha doğru bir noktada olduğu söylenebilir. Malum Anarşistlere göre sınıflar aslında devletin bir sonucudur yani sınıf olgusu esas olarak ekonomik tabanlı bir sosyal yapı değil siyasi temelli bir olgudur, ekonomiyi yaratan da devlettir.

“Sınıfsız” Sınıflı Toplum

Ortadoğu toplumları ile ilgili olarak son yapılan araştırmalar her  iki tespiti de doğrulayacak nitelikte. Marcella Frangipan,  Ortadoğudaki Devletin Oluşumu üzerine Sümer2 ve Anadolu kaynaklı araştırmalarında devletin oluşumunda toprak sahibi sülelalerin ekonomiyi kordine etmek ve kontrol etmek amacıyla devlet yapısını oluşturduğunu, yani bir bürokrasi oluşturduğunu belirtir.3  Devletin ilk fonksiyonu da ekonomiyi kodlamak ya da kontrol altına almak olmuş. Ürünler, yıllık mahsul miktarı, kimin ne kadar toprağa sahip olduğu, kimden ne kadar yağ, süt, buğday ya da arpa elde edileceği memurlar tarafından tek tek sayımı yapılarak kayıt altına alınmış, sonra da vergi miktarları buna göre saptanmış. Kısacası Frangipan’ın tespitleri sınıfların ekonomik tabana sahip olan sosyal katmanlar olduğunu ve devletin de bu sınıfların toplumu kontrol altında tutmak için oluşturduğu bir bürokratik aygıt olduğu tespitini doğrular nitelikte. Ancak hem Aslantape Devleti gibi erken bir devletsi oluşumla ilgili tepitleri, hem de sınıflar ile şeflik sistemi yani Hiyerarşi olgusuna dikkat çeken bulguları Anarşistlerin özellikle de Murray Bookchin’in erken hiyerarşiler ve bölünmüş toplumlar ile ilgili tespitlerini doğrular nitelikte. Diğer yandan bir başka  ilk uygarlıklar ve Ortadoğu üzerine araştırmaları ile bilinen Charles Keith Maissels’in tespitleri de Anarşistlere destek verecek mahiyette. Özellikle ekonomiyi devletin icad ettiği, teknolojiyi devletin ilerlettiği tespitleri Anarşistleri doğrular mahiyette.

Ortadoğuda gördüğümüz ilk devlet henüz savaşçı nitelikler sergilemez. Yani kent=savaş kavramı her yer için doğru değildir. Kent-Devleti doğar doğmaz saldırgan, baskıcı değil daha çok otoriterdir. Bununla  karizmaya dayanan ve temelinde yetkilendirme olduğundan gönüllü itaate dayanan yetki ve saygınlık anlamında bir otoriteyi kastediyorum.

Hidrolik toplumların alameti farikası olan sulama arkları, kanallar, su haznesi gibi hidrolik araçlar aslında köyde başlamıştır. Sulama daha neolitik çağda tarımda başlayan bir süreçti. Gerçi bunlar saban tarımı olan tarla ve büyük çaplı sulamaya değil küçük çaplı sulamaya dayanıyordu. Yapılan nehrin akışını yönlendirmekti. Ama sadece teknoloji değil iş bölümü, ticaret, endüstri, kurumlar düzeyinde işlevlere göre oluşan ayrışma, devlet başkanından önce  güçlü şef, kent meclisinden önce kabile konseyi, hatta savaşçının öncülü olarak avcı, tapınak, hiyerarşi, törenler, takvim, matematik ve geometri, sanatsal incelik gibi toplumsal unsurlarda köyün ürünü olarak kente bahşedildi. Neolitik köylerin saz damlarındna sızan yağmur suyunu toplayan küpler en gelişmiş örneklerine kentlerde rastladığımız sarnıçların prototipiydi. Suyun ve toprağın denetimiyle doğayı boyunduruk altına almak daha neolitikte başlayan bir süreçti.

Bütün bu bulgular önemli. Çünkü bu bulgular neden demokrasi olgusunun batıda ortaya çıkıp geliştiğini ve neden batı dışındaki toplumlarda batı tipi bir demokrasinin tutmadığını, tutmakta güçlük çekeceğini anlamamıza yaracayak cinsten. “Doğu Despotizmi” (ben bundan böyle komünal devletli toplumlar ya da hidrolik toplumlar ifadesini kullanacağım) araştırmaları devletle ekonomik sınıflar arasındaki doğrudan ilişkiyi, batının toplumsal gelişim evrelerini doğrulamayan, o çizgi ile kıyaslandığında ayrıksı duran bir yapıyı ima eder. Oğuz Adanır Marksın Asya Tipi Üretim Tarzı kapsamında sözünü ettiği özellikleri potlac dediğimiz armağan döngüsüne dayanan toplumlara atfeder. Bu anlamda bu toplumlar köleci, devletli yani sınıflara bölünmüş, tabakalı bir toplumdur ama ayrışmış özel mülkiyet rejimine sahip olmayan, dayanışmacılıkla sömürünün eş zamanlı bir biçimde varolduğu toplumlardır. Bu ayrıksı toplum biçimine Marks “Doğu Despotizmi” adını verecekti.4 Bu devlet biçiminde e sulama önemli bir rol oynuyordu. Doğu'da, geniş tarım alanlarının sulama, bataklıkların kurutulması, su kanalları açılması gibi önemli işlerini büyük çapta bir organizasyonunun gerçekleştirmesi gerekiyordu bu da devletti. Marks bu toplumların özellikleri ile ilgili şu tespitleri yapacaktır: “Asya tipi üretim biçiminde mülkiyet yok, sadece bireyin toprağı tasarrufu var, gerçek mülk sahibi komündür" (Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri, Ankara 1967, s. 86). Bu toplumların örgütlenme biçimi ile igili yaptığı tespitler de önemli.

"Örneğin Asya temel biçimlerinin çoğunda olduğu gibi, bu tarz küçük komünleri kucaklayan ve onlara hükmeden tepedeki birliğin en yüksek ve tek mülk sahibi olarak görünmesi ve gerçek, komünlerin de ancak veraset yoluyla toprağın sahipleri durumuna gelmeleriyle bağdaşabilir. Tepedeki birlik gerçek mülk sahibi ve ortak mülkiyetin gerçek önkoşulu olduğuna göre, onun büyük sayıdaki ayrı ayrı komünlerden ayrı ve onların üstünde bir şey olarak görünmesi pekala mümkündür. Bu durumda birey mülksüzdür ya da kendi mülktür. Yani bireyin, çalışmanın ve yeniden üretimin doğal koşullarıyla ilişkisi ve bu koşulların karşısında bulunduğu inorganik doğayı benimseyip mülk edinişi, onun sübjektifliğinin objektif niceliği, bütünü kucaklayan birliğin bireye komün aracılığıyla ilettiği bir bağış gibi görünmektedir. Despot, burada, çok sayıda küçük komünlerin babası rolündedir ve böylelikle bunların hepsinin ortak birliğini gerçekleştirir. Bundan çıkan sonuç şudur ki (hukuki bakımdan emekle, gerçek mülk edinme biçiminde tespit edilen) artık-ürün, bu en yüksek birliğe aittir. Böylelikle Doğu despotizmi hukuk bakımından mülkiyetin yokolması gibi bir sonuca varır görünmektedir. Gerçekteyse onun temeli, küçük komünün içinde imalatla tarımın birleşmesinden meydana gelmiş olan kabile mülkiyeti ya da kolektif mülkiyettir. Komün böylece kendi kendine yeter duruma gelir ve içinde yeniden üretim ve artık-üretim şartlarının tümünü ihtiva eder"5

Bu tip mülkiyet ilişkisinde ve üretim biçiminde bireylerin özel mülkiyeti olmadığı halde sömürülme olayı vardır. Marks'ın dikkatine çarpan ve dikkatleri çekmek istediği olay buydu. Bu sömürüyü despot, yöneticiler, memurlar gerçekleştiriyorlardı. Sömürülen artık-ürün bu yöneticilerce çarçur edildiği için hiç bir zaman bir birikim gerçekleşmiyor ve bu yüzden de Asya tipi üretim biçimi başka bir üretim biçimine dönüşemiyordu.

"Kendi kendilerini durmadan aynı biçimde üreten ve tesadüfen yıkıldıkları takdirde de aynı yerde ve aynı adla yeniden ortaya çıkan bu kendi kendine yeterli topluluklardaki üretim örgütlenişinin basitliği, Asya toplumlarının değişmezliği'nin -bu, Asya devletlerinin sürekli olarak yıkılıp yeniden kurulması ve sonu gelmez hanedan değişmeleri karşısında büyük bir çelişki teşkin eden bir değişmezliktir- sırrını çözecek anahtarı sağlamaktadır. Toplumun ekonomik öğelerinin yapısı, siyaset göğündeki fırtına bulutlarından hiç etkilenmez"6

Kuşkusuz Marks’ın tespitlerinde oryantalist etkiler ve bu anlamda sömürgeciliği meşrulaştıracak imalar vardır. Bu ünlü durağanlık tespiti uygarların barbarları uygarlaştırmaları için müdahale etmeleri gerektiği tespitine cevaz vermiş ve Marks tam da bu nedenle İngilizlerin Hindistandaki emperyalist işgalini olumlamıştır. Ama bütün bu arızlarına rağmen Ortadoğu toplumlarının batı toplumlarından tamamen farklı bir gelişim süreci yaşadığını anlamak ve kabul etmek bakımından bu tespitler önemlidir.

Burada uzun uzadıya hidrolik toplumları ya da Komünal Devletlilik durumunu anlatmak değil amacım. Esas olarak şu iki olguya dikkat çekmek istiyorum.

Birincisi batı tipi devlet toplumsal-ekonomik sınıflar üzerinde yükseldiğinden o sınıfların mücadelesine sahne olmuştur. Ve batı demokrasisi dediğimiz şey bu mücadelelerin ürünüdür. Devlet orada sermaye lehine davransa da, sonuçta sınıfsal denge gözetme çabası nedeni ile diğer sınıflar lehine de bir takım düzenlemelere gitmiştir. Nitekim batı demokrasileri günümüzde giderek kan kaybediyorsa bunun nedeni neo-liberalizm ile devletin sermaye tahakkümü rolünün giderek daha çok pekişmesi. Bu nedenle mevcut krizin batıda yeni tür faşizmlere gebe olma olasılığı da bir hayli güçlüdür. İkincisi de bizdeki kemalist devlet anlayışının dayandığı temeller de büyük oranda bu devletçi yapı ile ilişkilidir. Ve devlet göreli de değil bir hayli özerkliğe sahip olarak, adeta kendi başına varolarak toplumsal sınıfların üzerinde kendine yer tutmuştur. Ve hâlâ günümüzde devlet rant paylaşımı bakımından önemlidir ve siyasi partiler clientalist yani rant dağıtımı üzerinden kendilerine militanlar elde ederler.

Sınıflı Toplumun Bir Tezahürü Olarak Batı Demokrasisi

Yukarıda da değindiğim gibi batılı liberal demokrasi, esas olarak Yunan-Roma toplumlarına özgü olan sınfsal mevzilenmenin bir ürünü. O yüzden bu demokrasi bütün farklılaşmalarına, gel gitlerine rağmen en iyi batılı toplumlarda işliyor. Batı dışı toplumlarda ise Japonya ve Hindistan örneklerini kısmen dışarda bırakmak kaydı ile, pek de iyi işleyemiyor. Şu anda küreselleşme yolu ile batı dışı toplumlar da bu sürece ekleniyor gibi gözükse de, bu gerçek değil. Tersine olan şey despotik devlet yapısının başka biçimlere bürünmesi.

Özalla başlayan devletin sermaye sınıflarının egemenliğine dayanması süreci bu bakımdan önemlidir. Çünkü devlet artık rant dağıtımı olmak yerine, büyük oranda bu rantın düzenlendiği ve bunun büyük oranda uluslararası sermayeye aktarıldığı bir odak olmaya doğru değişim geçirdi bu dönemde. Bu da ister istemez toplumda bir dinamizme, bir mücadele sürecine yol açtı.AKP’yi iktidara taşıyan da bu dip dalgası ya da toplumsal dinamizm oldu. Toplum yaşamının değişmesi için devletle yeni bir düzenleme ilişkisi olmak istedi. Devletin koruyucu fonksiyonlarından vazgeçmeden yani devlet rantının bölüştürülmesi ekseninde yaratılan göreli refah son bulmadan, daha otoriter ancak sıradan vatandaşın önünü daha çok açabilen, bürokratik tıkanmaların daha az olduğu bir demoktasi. Ancak bu demokrasi, batıda olduğu gibi birey özgürlüğünü maksimize edecek bir özgürlükler alanı da yaratmamalıydı. Eşcinsellik tartışmalarının dayandığı temel zemin de bu zaten. İşte tam bir batı tipi demokrasi olmasa bile, belli bir demokratik dönüşüme yol açan/açacak olan ve bunun da öncülüğünün AKP tarafından yapılıyor olmasının nedeni sınfsal mevzilenmede yaşanan bu değişim. Devlet ekonomideki ağırlığını kaybettikçe ve devlet rantın topluma da damlayacak biçimde paylaşıldığı bir yer olmaktan çıktığı oranda, iktidar da el değiştirmeye başladı. Uluslarası sermayeye daha başarılı bir biçimde eklenen anadolu sermayesi ile Özal dönemindeki ekonomik değişimden etkilenen üst orta sınıfların partisi olan AKP eli ile devlet de el değiştiriyor. Bir anlamda geleneksel yerli sermaye sınıfı iktidara yavaş adımlarla zaman zaman çatışarak, zaman zaman uzlaşarak yerleşti. Eski hakim sınıflar ise yaşadıkları statü kaybı nedeni ile bu iktidara iki egemenlikçi kurum olan Ordu ve Yargı aracılığı ile direnmeye çabaladıysa da hem uluslararası güç odakları, hem de medya serrmayesindeki çeşitlenme nedeniyle Ordu ve Yargı ciddi bir meşruiyet erozyonu yaşadı. Bunun sonucu olarak eski güçlerin direnme kabiliyetleri önemli ölçüde zayıfladı. Son yaşanan tartışmalarının gösterdiği gibi bu sınfların ya da eski deyimle mütegalibenin elindeki son silah, etnik şiddeti iktidara karşı kullanarak iktidarı zayıflatmaktı. Ama görülüyor ki bu silahta yavaş yavaş geri tepiyor. Ve ordu aşamalı olarak PKK ile mücadeleden el çektiriliyor. Bu da tamamlandığında artık eski hakim sınıflar ciddi bir iktidar kaybı yaşayacaklar. Bu sınıfların şu anda ellerindeki tek güç, gelen şehit haberleri ile yükselen milliyetçi tansiyon ile orta sınıfların giderek yoksullaşmasını kullanarak güç toplaması beklenen CHP ile MHP’nin oluşturacağı zımni koalisyondu, fakat ne MHP ne de CHP bunu yapacak güçte, tersine AKP karşısında nal topluyor . BDP bahsi ayrı bir yazıyı hakedecek denli farklı bir durum.

Ancak bu değişimin gerçek bir liberal demokrasiye yol açacağı tezi yanılgı. Çünkü burada hâlâ o demokrasinin nesnel toplumsal koşulları mevcut değil. Türkiye disiplin toplumundan denetim toplumuna ya da bio-iktidar şeklindeki devletin son uğrağı olarak denetim, kontrol ve gözetim eksenli güvenlik devletine geçiyor..Bunun gerçekleşmesinde yaşanan güçlüklerin nedeni ise Türkiye de batı demokrasisini oluşturan koşulların yokluğu.

Batı demokrasileri dediğimiz şey büyük ölçüde faşizm sonrası toplumlardır. Amerikanın da desteği ile tüketimi düzenlenen bürokratik refah toplumları, bu refahın yarattığı güçlü orta sınıfların liberal demokrasiye imkân alanı açtığı bir siyasal süreçtir bu.  Çelişkilerin yumuşak olduğu, toplumun görece istikrarlı bir konumda mevzilendiği bu toplumsal iklimde devleti tehdit edecek bir isyan ya da devrim korkusu olmadığından, dahası söz artık değiştirici gücünü kaybettiğinden, artık devlet iktidarına olan itaat rasyonel bir biçimde içselleştirildiğinden batı toplumları bir liberal demokrasi ortamı oluşturdu. Daha doğrusu böylemiş imajı verdi. Çünkü çok sonra soğuk savaş sonrası anlıyoruz ki batı demokrasilerinin zirve yaptığı bir dönem aynı zamanda Gladio’nun da zirve yaptığı bir dönem olmuş. Yani İstisna hali olarak olağanüstü hal düzeni alttan alta işlemeye devam etmiş ve devlet için tehlikeli olduğu düşünülenler bir biçimde mesela Almanyadaki Baider Meinhoff olgusunda olduğu gibi, Aldo Moro cinayetinde olduğu gibi dürülmüş.

Burada ise çelişkiler sert, geniş bir orta sınıf hem var, hem yok, liberal demokrasi doğrultusunda geniş bir talepte yok (aslında demokrasinin kolay vazgeçilirliğinin kanıtı İngiltere, Amerika vb. ana kapitalist ülkelerdeki olağanüstü hal uygulamalarını aratmayan güvenlik önlemleri) hal böyle olunca da çok kültürlülük, demokrasi vb konularda yeterli birikime sahip olmayan, 12 eylül sonrası giderek sağa kayan bir toplumsal taban da olunca burada AB normlarında bir demokrasiyi oturtmak zor.

Ve en önemlisi aslında batı demokrasisi denen şey tüm gücünü totaliter olabilmesinden buluyor, Türkiye son 10 yıla kadar iktidarın dışsallığı ile şanslı bir haldeydi. Devlet ve onunla örtüşmeyen, yan yollardan devletle ilişkisizliğini korumaya çalışan bir toplum var gibiydi. Ama Türkiye batılılaştıkça  batı normlarını uygulamaya çalıştıkça devletle toplum arasındaki mütekabiliyette artıyor ve Türk toplumunda özellikle orta sınıflar giderek sıfır toleransçı bir yeni ırkçılığa savruluyor. Bunun dinamiklerini anlamak ve biyo iktidar ekseninde hayat tarzlarının siyasallaşması olgusunu, bununla bağlantılı olarak da hukukun eski ve yeni halleri arasındaki bağları görmemiz gerekir.

Bio-İktidar Olarak Kemalizmin Sonu: Disiplin Toplumundan Kontrol Toplumuna Geçiş

Michel Foucault Biyoiktidar adını verdiği modern kapitalist devletin mutlakiyetçi iktidar dönemindeki baskıcı pratiklere daha az ihtiyaç duyan, asıl işlevinin düzenleme olduğu ve bu yönüyle de modern bir işletme gibi iş gördüğü bir yapı olduğunu belirtir. Modern devletlerin amacı “bedenlerin zaptedilmesini ve nüfusun kontrol edilmesini başarmak için sayısız ve farklı tekniklerin uygulanışındaki bir patlama” aracılığıyla, özellikle de istatistik ve olasılığın kullanılması yoluyla, düzenleme pratiğine geçilmesidir. Bireyin bedeni hedef alınır. Disiplinde esas olarak burada iş görür. disiplin toplumu ve düzenleyici kontroller adını verdiği teknolojiler sayesinde iktidar tek tek bedenlerde varolur, tek tek insanlara hükmeder ve böylece (kabaca söyleyecek olursak) her bireyi bir polis haline getirerek iktidarı dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya doğru yayar. Disipliner iktidar öncelikle bedeni hedefler; o, `boyun eğdirilmiş, talimli bedenler, "uysal" vücutlar' yaratmayı amaçlar. Fakat o aynı zamanda psikolojik bir~takım sonuçlar oluşturmaya da yönelir. Disiplin, bireyin beden ve ruhunun ta içine işleyen, bireyin hayat ve zamanını, kapitalist işgücüne dönüştüren bir güçtür.7  Disiplin Toplumu, bireye işaret eden "imza" ve bireyin bir "kitle" içindeki konumunu işaretleyen idari rakamdan ibaret iki kutuplu bir toplumdur. Böyle bir toplumda birey, sürekli, her biri kendi yasalarına sahip olan aile, okul, kışla, fabrika gibi bir kuşatma mekánından öbürüne geçer.8

Modern Ulus Devlete özgü olan biyo-iktidar biçiminde aynı zamanda bir dizi norm ile toplumsal yaşam düzenlemeye tabi tutulur. Hukuk da bu normatif düzenlemenin bir başka biçimidir. Kemalizm Biyo-İktidarın disiplinci evresine denk düşen ve esas olarak toplumsal yaşamı devlet etkisi ile zaptı rapt altında tutmaya çabalarken, diğer yandan kurumlar kuşatması ile devletin ulusu haline dönüştürmeye dönük bir çok pratiği de devreye sokmuştu. İşte bugün sonuna gelinen şey devletin özerkliği temelinde toplumun bizzat devlet tarafından kontrol edilmesi. Bunun yerine biyoiktidarın bir başka biçimi olan güvenlikçi kontrol toplumu ile denetim toplumu biçimlerinin içiçe geçtiği yeni iktidar biçimi oluşmaya başlamış halde.

Egemenliğin Hukuku Kemalizmin Mutlak Devlet Anlayışı

Kemalizmin hukuk anlayışının da batıdaki biyo iktidar biçiminden etkilendiğini söyleyebilirim. Ortaçağdan bu yana hukuk kuramının temel islevinin iktidarın meşruiyetini tespit etmek olduğu kanısında olan Foucault, Batılı toplumlarda hukukun temel sorununun hükümdarın egemenliği sorunu olduğunu söyledikten sonra, hukukun tekniğinin ve söyleminin temelde, egemenliği iktidarın potasında eritmek ve onun yerine hükümdarın yasal haklarını ve bu haklara yasal boyun eğme zorunluluğunu öne çıkarma görevini üstlendiğini, bu nedenle Batı hukuk sisteminin bütünüyle kral merkezli olduğunun altını çizer. Egemenlik derken, birinin başkası üzerindeki, ya da bir toplumun başka bir toplum üzerindeki global egemenliğini değil de, toplumsal hayatın akışı içerisinde uygulanan sayısız egemenlik biçimlerini; hukukun merkezinde yer alan kralı değil de, karşılıklı hukuksal ilişkileri içinde bulunan uyrukları kast ettiğini söyleyen Foucault’ya göre, hukuk sistemi ve yargı alanı egemenlik ilişkilerinin ve çok biçimli uyruklaştırma tekniklerinin iletim aracıdır;ve hukuka ancak bu açıdan bakmak gerekir. Hasılı Foucault için hukuk egemenliğin rıza üretiminde başvurduğu disipliner bir tekniktir.

Kemalist iktidar da kendi pozitivizm anlayışı gereği hukuku böyle yorumlar ve hukuku devlet merkezli olarak, onu koruyacak bir biçimde konumlandırır. Bu yönüyle hukuk bir şiddet ilişkisidir. Ancak burada şiddet kavramından fiziki şiddeti değil, daha çok kişinin davranışlarında değişikliğe yol açacak biçimde zorlanmasını anlamak gerekir.

Walter benjamin'e göre de egemeni ayakta tutan''yasallık'' durumu şiddet tarafından tesis edilir (yasakoyucu şiddet) ve korunur (yasakoruyucu şiddet). Kurucu iktidar ile örtüşen yasakoyucu şiddet ile tali iktidara tekabül eden yasakoruyucu şiddet arasında, benjamin'e göre, ''diyalektik bir salınım'', ''bir yükseliş ve alçalış'' vardır. Bu diyalektiğin mantığı kendi sürekliliği içerisinde, tüm yasakoruyucu şiddetin- düşman karşı şiddeti bastırmasıyla- kendisinde temsil edilen yasayapıcı şiddeti dolaylı olarak zayıflattığıdır. Bu, ya yeni güçler ya önceden bastırılmış olanlar, o zamana dek yasa yapıcı şiddet üzerinde galip gelinceye ve sırası geldiğinde çürümeye mahkum olan yeni bir yasa kuruncaya dek sürer. Çünkü hukuk ve modern devletle şiddet arasında kurucu bir ilgi vardır. Modern devleti ve yasalarını var eden olgu, şiddetten başkası değildir ve şiddet o devleti koruma görevini de muhafaza eder. Benjamin'e göre şiddeti gerçek anlamda eleştirmek onun hukuka uygunluğuyla ele almak değil onun doğrudan asli karakteriyle eleştirmektir. Hukuk düzeni kurulduktan sonra, şiddet de o hukukun denetimine girer ve sınırlanır. Hukuk koruyucu şiddetin bu kendi kendini sınırlandırıp, eriyip gitmeye mahkum olmasına rağmen, Benjamin'e göre modern devletin kurucu unsuru olan şiddetle arasında sürekli geçişken bir zemin olmasının nedeni polis gücünden başkası değildir. Öyleyse hukuk şiddeti kesen değil, şiddeti gizleyen bir kurucu iradedir. Bu nedenle her hukuki değişim istisnanın yeniden belirlendiği ve buna bağlı olarak egemenin de yer değiştirdiği bir şiddet edimidir.

Kemalizm egemenliğe Hobbesçi anlamda mutlak bir anlam vermişti. Hobbese göre egemen insanların güvenliği karşılığında tüm hak ve özgürlüklerinden vazgeçtiği bir sözleşme sonucu doğar. Bugün toplum sözleşmesi (anayasalar bir toplum sözleşmesidir) genel irade kavramları ile çıplak anlamı gölgelenen şey bu egemenliktir. Hukuk; siyasal iktidar ve toplumsal rızanın kesiştiği meşruiyet alanıdır. Çünkü siyasal iktidarın amaçları ve eylemlerinin nitelikleri sorunu, aynı zamanda siyasal iktidarın kendisini ve eylemlerini topluma kabul ettirme sorunudur. Bu yüzden tüm siyasal iktidarların temel problemi,toplumsal rıza arayışıdır. Siyasal iktidarın kaçınılmaz olarak şu soruyu cevaplaması gerekir ki yasaları adil, eylemleri haklı, emirleri uyulabilir, cezaları katlanabilir, hataları mazur görülebilir olsun; ‘neden’ ve ‘ne adına’, ‘hangi amaç’ ve ‘ne/kim için’ iktidar? Bu gücü kullanma hakkını ve yetkisini nereden aldın? İşte hukukun nedenselliği kısaca bu sorulara verilen cevaplarda saklıdır. Yukarıda özetlediğimiz iki farklı siyaset geleneği içinde bu sorulara verilen cevaplar da farklılaşır.Hukukun yeri siyasal iktidarın ya yanındadır, ya da karşısındadır. Bu yüzden hukuku tanımlama sorunu, siyasal iktidarı tanımlama sorunudur. Siyasal iktidarın hukuka bakış açısı, yeri ve tanımı konusundaki argümanları siyasal sistem farklılıklarının temelini oluşturmaktadır. Hukuku siyasal iktidarca belirlenen ve kullanılan bir araç olarak gören otoriter sistemler onu, güç, etki, otorite, hegemonya ve baskı unsuru şeklinde ele alırken demokratik olarak tanımlanan siyasal sistemlerin hukuku birey ve toplumun belirleyiciliği altında kullanılan bir güvenlik aracı olarak ele aldığı varsayılır.9

Agambenin istisna hali kavramı tam da bu liberal demokrasi düşündeki çatlağı ifade eder ve egemen olarak modern devletin hiç bir zaman liberal ütopyada olduğu gibi birey hak ve özgürlüklerini genişletme kaygısı gütmediğini, daha çok bunun olduğu geçci durumlar olduğunu göstermesi bakımından değerlidir. Liberal demokrasinin totaliter karaekteri ve liberalizmin bir yüzünün her zaman neden faşizme dönük olduğu ayrı bir yazıyı gerektirdiğinde bu paranatezi burada kapatıp konuya geri dönüyorum.

Kurucu iktidar geleneğinin mutlak egemenlik ilkesi gereği hukuk, egemen gücün bir buyruğu olarak karşımıza çıkmaktadır. Kurucu iktidar geleneğinde hukuk siyasal iktidarın mutlak egemenliğine hukuksal temel ve rasyonel uyum kazandırmaktadır. Kurucu iktidar geleneğinde egemenlik kavramının iki yönü vardır. İlki, yasaları yapma iktidarını ifade eder: burada yasalar daha çok sert yaptırımlarla toplumun üyelerini bağlayıcı direktiflerdir. İkincisi ise, diğer tüm toplumsal varlıklar, egemen varlıktan daha aşağı ve ona bağlı ve bağımlıdır. Bu egemen yapı, diğer egemen yapılardan hiçbirine bağlı değildir. Hepsinin üstünde egemen güçtür. Bu bağımsızlık ile beraber ortaya çıkan siyasal iktidarın tartışılmaz ve sorgulanmaz yapısı hukuk aracılığıyla mutlaka ve kutsala dönüştürülmektedir. Kendi iktidarını ‘tartışılamaz’ ve sorgulanmaz kılan bu anlayış gereği hukuk, egemen gücün egemenlik aracıdır. Kurucu iktidar geleneğinde devlet, siyasal iktidarın kullanıcı gücü olarak cebri iktidar ve adaletin dağıtılmasının düzenleyiciliğini temsil etmektedir. Devlet bu tekelini kamunun iyiliğinin mutlak bilicisi ve uygulayıcısı olma iddiasından almaktadır. Devletin üstlenmiş olduğu görevler olan güvenlik, adalet, eğitim ve diğer siyasal, toplumsal ve ekonomik düzenlemeler, temelde toplumun organizmacı bütünlüğüyle paralel olan hiyerarşi ve toplumsal eşitsizlik anlayışıyla meşruluk kazanan görevlerdir. Eşitsizlik ve hiyerarşik düzen ile kurulu bir toplumda egemenlik, kendisini bu eşitsizlikten kaynaklanan toplumsal uyumsuzluk vedüzensizliğe karşı korumak zorundadır. Bu zorunluluk, hukuku ve hukukun toplumsal uyum ve düzen misyonunu ortaya çıkarmıştır. Bu misyon gereği hukuk siyasal iktidarın toplumu düzenlemek için kullandığı bir araçtır. Amaç ise, sadece siyasal iktidarca rasyonalize edilmiş ve benimsenmiş toplumsal düzen ilkelerinin gerçekleştirilmesidir.10

İşte geçen yıl yapılan kısmi Anayasa değişikliği ile bu değişiyor. Hukuk, güç devletini organı değil neo-liberal iktidarın toplumu düzenleme tekniklerinden birine dönüşüyor. Ancak hala eski düzenin kuralları da işleyerek hukuk bir şiddet biçimi olarak muhalifleri bastırmada, tasfiye etmede kullanılan bir araç olarak işini yapmaya devam ediyor. Bunun ne tür sonuçlar doğurduğu ya da doğurmaya devam edeceği, devletin özerkliğinin yaşadığı değişimin niteliği ve disiplin toplumunun denetim, kontrol ve gözetim eksenli bir güvenlik devletinin almasının demokrasi mi olduğu üzerinde tartışılması gereken bir olgudur. Bu yüzden liberal düşünce ve onun demokrasi anlayışı ile hesaplaşılması gereklidir. Ancak bunun solcular ve solcu anarşistler tarafından yapıldığı gibi liberal düşünceyi suçlamakla değil onun vaadlerinin kısıtlılığının ortaya konularak yapılması ve bir yandan da demokratik erdemlerin öneminin altının çizilerek, gelişkin demokrasi tahayyülünün liberal erdemleri kapsayarak aşan niteliğine değinilerek yapılması anlamlı ve işe yarar olur.

Dilaver Demirağ / itaatsiz.org

--------------------------

Dipnotlar

1. Kavramın Oryantalizm ile flörtünün ve bundan doğan sorunlarını bilmiyor değilim. Ancak kavramın bu sorunlu yükleri bir kenara bırakıldığında bu topraklarda batı tipi liberal bir demokrasinin ve aynı zamanda batılı anlamda sosyalist bir hareketin neden oluşamadığını anlamada hayli elverişli olduğunu düşünerek bu yazıda Doğu despotizmi kavramını kullanmayı yeğledim.

2. Sümer meselesi hali hazırda uygarlığa geçiş tartışmalarının en tartışmalı alanı, çünkü bugüne dek elde edilen bilgiler ilk devletli toplumun Sümer olduğunu söylüyordu, ancak son yıllarda yapılan araştırmalar bu tespiti değiştirdi. Çünkü Mısırın’da eş zamanlı olarak devletli topuma geçtiği arkeolojik olarak da kanıtlandı

3. Marcella Frangipane, Yakındoğu'da Devletin Doğuşu, çev: Z.Zühre İlkgelen, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul-2002

4. Talihsiz bir isimlendirme olmakla birlikte Marks bu kavramı Monteskiyöden almıştır. Aydınlanmacıların oryantalist bakış açısını ifade eder bu kavram. Oysa Witfogel’in aynı adlı eserinde kullandığı hidrolik toplum devletin Ortadoğudaki varoluş nedenleri açısından önemli bir yeri olan büyük çağlı organizasyonları gerçekleştirme özelliğine dikkat çeker. Bu yönüyle de nötr bir kavramdır.

5. age, s. 76

6.  Kapital Cilt I, Kitap: III, Çev:Mehmet Selek s. 80-85

7. Vikipedi, biyoiktidar maddesi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Biyoiktidar

8. Ali Yaşar Sarıbay, Habil ve Kabil"den bugüne "mahalle baskısı", http://www.tumgazeteler.com/?a=2906158

9. Halis Çetin, Egemenlik ve Hukuk İlişkisi Üzerine, http://iibf.cumhuriyet.edu.tr/.pdf

10. Çetin, agm.

Önceki Yazı:İstanbul’un Mutenalaştırılması ve Kentsel Dönüşüm – Alişan Şahin
Sonraki Yazı:Zorunlu Eğitim - Mehmet İşten
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...