Futbol ve Şiddet - B. Eraslan

1967 hayat

"1967 Kayseri stadyum faciası, 17 Eylül 1967'de Kayserispor ve Sivasspor takımları arasındaki maçta çıkan, 43 kişinin ölümü, yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan tribün olayları.

20. dakikada Kayserispor'un 1-0 öne geçtiği maçta iki takım taraftarları arasında gerginlikler yaşanmış, Kayserispor taraftarlarının Sivasspor taraftarlarının üzerine yürümeye başlamasıyla çıkan panikte 43 kişi ezilme ve havasızlık sonucu hayatını kaybetmiştir. 43 kişinin öldüğü haberinin Sivas'a yayılması sonucu Sivas'ta yaşayan pek çok Kayserilinin işyeri saldırıya uğramıştır.[1] Çıkan olaylar nedeniyle iki takıma da 17 maç saha kapama cezası verilirken takımların 5 yıl boyunca aynı gruplarda futbol oynamaması kararı alınmıştır.[2][3][4]

1940'lardan o güne değin Sivas'ta ticaret büyük ölçüde Kayserili tüccarların elindeydi. Bu tablo Sivaslılar tarafından pek hoş görülmemekteydi. Çıkan tribün olaylarında bu faktörün de etkili olduğu da ileri sürülür.[5][6]" (Vikipedi)

Türkiye de futbolda şiddet kuşkusuz bu maç ile başlamadı ama şiddetin çıplak gözle göründüğü bilinen en kanlı futbol olayıdır.

2011-2012 Futbol sezonu uzun yıllardır birikmiş çözümsüz bırakılmış organizasyon sorunları “Paran kadar güçlüsün” ilkesine dayanan adalet ya da adaletsizlik anlayışı, bölgesel şovenizmi (rakibi düşmanlaştırmaya) kendi yönetebilme yolunun açılması için tek pratik yöntem olarak gören kulüp yöneticilerince kışkırtılmış bir taraftarlık anlayışı sonucunda birbiri ardısıra gelişen olaylar futboldaki bütün sorunların açığa çıkmasına sistemin eskisi gibi sürdürülemez hale gelmesine neden oldu.

Son 20 yıldır endüstriyel futbolun nihai egemenliği ile birlikte yatırım ve rant alanına dönüşen futbolda eskiden en azından kısmen varolan tatlı rekabet iklimi tamamen kayboldu. Futbol kazanmak için her şeyin mübah olduğu ahlaksız bir iktidar savaşına dönüştürüldü. Futbol kültürü adım adım militarize edildi. Bu savaş o kadar ciddiye alındı ki futbol kulüpleri birer ordu, kulüp başkanları birer başkomutan taraftarlar ise birer nefere dönüştürüldü. Eskiden elitist bir yaklaşımla; “kulübü ne idüğü belirsiz üçbeş taraftara teslim edecek değiliz” yönünde basına demeçler patlatan yöneticiler artık “taraftar başımızın tacıdır, bu kulübün gerçek sahibi onlardır” biçiminde popülist demeçler vermeye holiganizmin (faşizan) kitle ruhunu gıdıklamaya başladılar. Amaç her ne pahasına olursa olsun bu oyunu “sert oynamak” idi. Bunun yolu ise futbolla ilgili herkesi her kurumu baskı altına almak terörize etmekten geçiyordu. Kulüplerin “yüksek” menfaatleri bunu gerektiriyordu. Medyayı, federasyonu, hakemleri, kurumları, taraftarları vs. herkesi baskı altına alarak manipüle etmek iyi yöneticilik yapmak anlamına geliyordu. Rakibini kutlayan, onun başarısını alkışlayan sporun fair-play ruhu içinde bir yarışma olmasını içine sindirenlere artık bu solan bahçede yer yoktu. 1996’da Fenerbahçe Trabzonspor’u Trabzon’da 2-1 yenerek şampiyonluğunu ilan ettiğinde; empati yaparak rakibin emeğine saygı konuşması yapan Aykut ve Oğuz “bizim takımda centilmenliğin lüzumu yok” diyen Fenerbahçe başkanı Ali Şen tarafından alel acele takımdan gönderilmişti (aslında bu bir bahaneydi ama bahane olarak bunun öne sürülmesi bile önemliydi). Galatasaray’ın müteveffa başkanı Özhan Canaydın 2002’de tarihi maçta takımına 6 gol atan Fenerbahçe’yi alkışladı diye sonraki maçlarda kendi stadında kendi seyircisince yuhalanıyor, bazı yöneticilerince ve çok bilmiş köşe yazarlarınca acımasızca eleştiriliyordu.

Zira bu topyekün bir iktidar savaşı demekti ve savaşın psikolojik bir boyutu vardı. Rakibin moralinin bozulması, özgüveninin sarsılması gerekiyordu. Başarı tek hedef idi. Başarı yapılan yatırımların karşılığının alınması ya da zarar edilmemesi için tek çıkış yoluydu. Herşey başarıya endekslenmeliydi.

O kadar ki, kulüplerin alt yapısını oluşturan genç takımlar kategorilerinde bile amaç yarına yönelik alt yapısı temeli sağlam oyuncular yetiştirmek yerine tüm hesaplar her ne yapıp yapıp kupa almak üstüne kurulur oldu. Yöneticisinden, eğitmeninden, antrenöründen, sporcu arkadaşından ve rakiplerinden bunun dışında başka bir davranış tarzı görmeyen genç sporcular yönetmeliklerde sözü edilen fair-play ve spor ahlakının nasıl bir şey olduğuna dair en ufak bir fikir sahibi olamadan büyükler kategorisinde oynamaya başladılar.

Medya (merkezi ve yerel) yıllardır şiddet iklimini destekleyen yayınlar yaparak kulüp içi ya da kulüplerarası iktidar mücadelelerine kendi pozisyonunu alarak eklemlenmeyi kendi açısından da medyanın yarattığı yapay rüzgarı yüksek tiraj ve ranta çevirmeyi tercih etti.

Futbol yöneticiliği ise türedi zenginlerin tanınır bilinir olma ve böylece iş dünyasında ya da politik arenada kendi çapıyla orantılı köşebaşları kapma aracı haline geldi.

Günümüzde futbol sosyolojik bir fenomen haline gelmiş durumda. Dünyada özellikle Latin Amerika da futbol her zaman gündemin birinci maddesini oluşturmakta. Türkiye’de de futbol Latin Amerikada olduğu gibi futbol gündemin en önemli maddelerinden çoğu zamanda birinci maddesi. Ancak futbolda şiddet eğiliminin her geçen gün daha da artması hele hele son iki sezonda yaşananlara bakınca şimdi bunun nedenleri üstüne düşünmenin tam zamanıdır diyebiliriz.

Modernleşme ve kentleşme beraberinde kırdan şehire göçü de getirdi. Bu göçle birlikte kentlere yerleşen insanlar geldikleri topraklara onları bağlayan değerlerin yerine yenilerini koymak zorunda kaldılar. Eski yaşam biçimi içinde yeniden üretilen değerler sistemi üzerinde yükseldiği coğrafya ve kültürel iklim yokolunca ayakları boşlukta kaldı ve ilk bulduğu benzerlerine sarıldı. Bunlar bölgesel milliyetçilik, hemşehricilik, bölgecilik, tarikatçılık ya da takım taraftarlığı vb. biçimlerde alt kimlikleri doğurdu. Tüm bunlar kaybedilen coğrafya ve kültüre dair yeni bir aidiyet duygusu ikamesine imkan veriyordu.

Burada önemli olan sosyolojik olarak zaten çok parçalı halde bulunan toplumsal yapının artık bu yeni aidiyetler üzerinden daha da parçalı hale geliyor olmasıdır.

Siyasal iktidarlar, futbolu kitlelerin ayrıştırılması ve apolitikleştirilmesi yolunda işlevsel bir araç olarak kabul ettiler. Gerek yerel gerekse de ulusal medya bu ayrıştırılmaya ve apolitikleştirilmeye çanak tuttu. Futbol üzerinden yaratılan aidiyetler rekabetin biçim değiştirmesiyle birlikte kontrol edilemez bir sokak şiddettine çanak tutmaya başladı. Eskinin meczup ve “kafasına göre merkez” amigolarının yerini kulüp yöneticileri ve mafya ile içili dışlı yeni tribün liderleri almaya başladı. Bilet ve rant paylaşımı kontrol etmeye başlayan bu tribün liderleri aralarında paylaşım savaşlarına girmeye birbirlerini bıçaklamaya, birbirlerine silahlar sıkmaya başladılar.

Yöneticiler başarıya endeksli bir oyunu başarısızlıkla bitirdiklerinde düzenleyici kurumları, rakipleri suçlamak daha çok işlerine gelir oldu. Rakiplerin en ufak hatası komplo teorileriyle akıl dışı noktalara getirildi. Rakiplerin kirli işleri ifşa edilerek düşmanlık tohumları ekildi ve fanatik taraftarlara açık hedefler gösterildi. Yöneticilerin dillerine şiddet ve nefret egemen oldu. Bir “düşman” takım taraftarının üzerinde renklerini belli edecek bir işaretle kurtarılmış alanlardan geçmeye çalışması rakibin linç edilmesi için yeterli gerekçe olarak kabul edildi. Kısacası reel politikanın tüm kirli metodları futbol dünyasında da uygulanır oldu.

Futbol’un özerkiğe geçişi aslında “temsili demokrasi” denen ucuz piyesin futbola uygulanmasından başka birşey değildi. Güçlüler futbolun suyunun başını tutmakta kendi çıkarlarını savunan “özerk” yönetimleri seçmekte gecikmediler. Artık herşey sanal bir gösteriye dönüşmeye başladı. Bu yarışmanın sonuçları önceden öngörülebiliyordu zira rekabet eşitsizdi. Yok eğer buna rağmen öngörülebilen sonuçların tecellisi tehlikeye düşerse bu durumda güçlüler sonuçları etkileme güçlerini kullanıyorlardı. Eşit ve adil olmayan bu yarış nispeten güçsüzleri, küçük takım taraftarlarını ve yarışın kaybedenlerini rahatsız ediyordu. İçin için bir adaletsizliğe maruz kaldıklarını hissediyor buna karşı bileniyorlardı. Adaletin olmadığı yerde güven olmaz güvenin olmadığı yerde de barış olmaz. Olmadı da nitekim. Stadlarda, sokaklarda kan dökülmeye, taraftarlar meydan muharebelerine girmeye dahası polisle de çatışmaya başladılar.

Önceki sezon kabul edilen “sporda şiddet yasası” kağıt üzerinde kaldı ve onu uygulayacak bir irade bulamadı. Geçtiğimiz futbol sezonun hemen başında büyük bir medya desteği ile başlayan şike operasyonu ve sonrasında açılan davası ise kısa sürede amacının futbolu temizlemek değil endüstriyel futbolun güçlüsü Aziz Yıldırım’ı itibarsızlaştırarak tasfiye etmek olduğunu belli etti. Böylece futbolun “temizlenmesine” gönülden destek verebilecek kitleler süreci önce izlemekle sonra da eleştirmekle yetindiler.

Şike operasyonunu planlayan irade (ki bir tür toplum mühendisliği projesi idi) olası gelişmeleri öngöremedi. Operasyon otoriter başkan figürü Aziz Yıldırım ile Fenerbahçe taraftarı arasındaki bağı ideolojik olarak koparamadı. Sunulan deliller ve polisin medyaya servis ettiği bilgiler Fenerbahçe taraftarını kulüp başkanına sırtını dönmeye ikna etmedi. Operasyonun yapılış biçimi Aziz Yıldırım’ın şike yapıp yapmadığı sorusunu tali bir ayrıntı haline getirdi. Taraftarlar takımına ve başkanına hataları sevapları ile sahip çıktılar. Operasyonun ikinci ayağı işlemedi. Taraftarların kararlılığı ve toplumsal bir direniş örgütlemesi hükümeti zor durumda bıraktı.

Öte yandan daha önceki yıl kokusu çıkan şike iddialarından ötürü 3 Temmuz sonrası süreçte Trabzon şehrinde beklentilerin en üst düzeye çıktığı Şampiyonluğun Trabzonspor’a verilmesi yönünde beklentilerin doğduğu muhtemelen bu konuda politikacılarca da Trabzonspor’lulara sözler verildiği tahminler dahilindedir. Fenerbahçe’nin yönetimi ve camiası ile birlikte operasyona direnme yolunu seçmesi ve şike davasının içinin doğru dürüst doldurulamaması, operasyonun belli bir çevre ile sınırlı kalması “temiz futbol” beklentilerini aşağıya çekti ve bu durum da planlanan oyunun bozulmasına katkıda bulundu.

Operasyonun failleri geri adım atabilmenin hesaplarını yapmaya başladılar. Ancak ok yaydan çıkmıştı bir kere ve herşey “kamuoyunun” (medyanın) önünde cereyan ediyordu. Hükümet ve yargı yalpaladıkça sinirler gerildi ortada büyük bir adaletsizliğin hakim olduğu duygusu her kesimi kapladı. Bu şiddetin ve öfkenin artışını tetikledi. 3 Temmuz 2011’de başlayan operasyonun ardından kısa bir şaşkınlık geçiren Galatasaray yönetimi bunun geniş çaplı bir “temiz eller” operasyonu olmadığını (bir Aziz Yıldırım operasyonu olduğunu) ve işin ucunun kendisine dokunmayacağını anladı. Hemen pozisyon alarak durumdan yararlanmaya krizi kendi açısından bir fırsata çevirmeye çalıştı. UEFA nezdinde girişimlere ve lobiciliğe başladı. Beşiktaş yönetimi ise bu işin şike olayına adı karışan bir diğer “mağduru” olarak refleks göstermeyi seçti ve eski sistemin (Fenerbahçe’nin) yanında yeraldı.

Ortalık karşınca futbol federasyonları da değişmeye ya da sallanmaya başladı. Şike’nin tescil edilip suçlu takımların küme düşürülmesi halinde sistem çökecek en başta da naklen yayın gelirleri yayıncı kuruluşun kulüplere ödemeyi yüklendiği parasal miktarın karşılanmasını imkansız hale getiriyordu.

Yapacak tek şey vardı sistemi kurtarmak... İktidar partisi içinde de homurdanmalar başlarken anaakım medyanın bir kısmı çoktan makas değiştirmeye başlamıştı bile. Fenerbahçe taraftarı kenetlenmiş operasyona direniyordu. İddianame açıklanınca hukuksal açıdan operasyonun sanıldığı kadar güçlü bir pozisyonda olmadığı görüldü. Hükümet yavaş yavaş çark etme manevraları yapmaya başladı. Federasyon Ligin statüsünü değiştirmiş klasman sezonun ardından play off diye kısa bir lig daha oynanmasına karar vermişti.

Bir sürü gelgitlerden sonra Yıldırım Demirören’in yeni futbol federasyonuna başkan olmasıyla birlikte şike yapanın küme düşmesini emreden futbol disiplin talimatnamesinde değişiklikler yapıldı küme düşürülmesi kaldırıldı ya da zorlaştırıldı. Hakkında ağır suçlamalar bulunan Fenerbahçeli yöneticiler aklandı, kitlelerin zedelenmiş olan adalet duygusu tatmin edilsin diye kulüplerin tamamına yakını PFDK (Profesyonel Futbol Disiplin Kuruluna)’ya verildi “aklanın da gelin” dendi. Ancak bu sefer sürecin başından beri kendisini bu işin dışında gören ve şike davasında adı geçmeyen GS gibi pek çok kulübün taraftarları bu işi öfkeyle karşıladılar. Kendilerini kurban olarak hissettiler.

Tüm bunlar takımların taraftarlarındaki adaletsizlik, haksızlığa uğramışlık duygusunu güçlendirdi. Öfke yumağı çığ gibi büyüdü. Ortam provokasyon için son derece uygun bir hale geldi. Herkes büyük olaylar beklemeye başladı. Süper Final’in son 3 haftası bunun işaretleri ile doluydu. İnönü Stadı’nda Galatasaray maçı oynanırken bir kısım Beşiktaşlı taraftarlar “ya allah bismillah allahü ekber” diye bağırarak hakemleri linç etmek için sahaya girmeye çalıştılar. Trabzonspor-Fenerbahçe maçında sahaya yabancı madde yağdı. Maçtan sonra konuk takım otobüsünün camları kırıldı, kurşunlandı, oyuncular 3 saat stadda mahsur kaldı. En son olarak da son haftadaki Fenerbahçe - Galatasaray maçında maçın kazasız belasız bittiği konuşulurken ve tribünler boşalmaya başlarken bir grup taraftar sahaya girdi ve herşeyi kırıp döktü. Polisin cevabı sert oldu ve stadı gaza boğdu. Bu sırada stadın dışında bir grup taraftar polisin zırhlı araçlarıyla sokaklarda çatışıyor polis arabalarını ters çeviriyordu. Bir yandan bu olaylar devam ederken öte yandan anadolu'da çeşitli şehirlerde şampiyonluk kutlaması yapan Galatasaray taraftarları bölge takımlarının taraftarlarının saldırısına uğradı.

Kulüp yöneticilerinin, siyasal iktidarların, medyanın ve futbol camiasının elbirliği ile yarattığı gerilim filminin bu sezonluk son perdesi oynanmış durumda adalet ise Alibeyköy’de bir semt takımı, peki ya yarın ne olacak?

B. Eraslan

Önceki Yazı:Kim Sever 'Feminist'i - Sultan Komut
Sonraki Yazı:Vatansızlığa Övgü
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...