İnfak, İhsan ve Mitualizm, Mizan ve Adalet (Anarşizm, İslam ve Mülkiyet) – Dilaver Demirağ

Bu coğrafyada olduğu kadar batı coğrafyasında da İslamla Anarşizm arasında bir yakınlık olduğunu düşünmek bir yana bunun olduğunu iddia etmek bile uygunsuz düşer. Öyle ki Ellul gibi bir Hırıstıyan Anarşist bile bunu olanaklı görmez. Cemil Meriç’in söylediği gibi batı düşünceleri arasında Proudhon da yankılanan biçimi ile Anarşizm, İslam’a en yakın görüştür önermesi  önyargıda uzak bakıldığında aslında o kadar da uygunsuz değildir.

Anarşizmde savunulan Adalet fikri ile İslamda ki Adalet fikri birbirlerine oldukça yakındırlar. Şüphesiz arada güçlü nüanslar vardır. Proudhon için federalizmle mutualizm birbirinden bağımsız düşünülemez, dahası Proudhonun olumlu baktığı mülkiyet ile İslamın olumladığı mülkiyet arasındada farklar vardır. Proudhon için bir kervan ticareti ve bunun ürettiği mülkiyet uygunsuzdur, onun savunduğu mülkiyet ancak kişinin özerkliğini güçlendiren ve ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadardır, onun savunduğu mülkiyet ücretli emeği kapsamaz bu anlamda yanında bir kaç kişi çalıştıran küçük bir dükkan bile onun savunduğu küçük mülkiyet anlayışı ile tam olarak örtüşmez. Ama bu nüanslara rağmen Godwin ve Proudhondaki Anarşizm ile İslam birbirlerini dışlamazlar. Dahası islam nezdinde Proudhonun ilkbaşlardaki Gnostik Hrıstiyanlık anlayışı isevi bir tavır olarak meşrudur da. Ama sonraki anti- teist Proudhon ile İslam bir biri ile örtüşmez. Bu küçük ama önemli nüanslara dikkat çektikten sonra

Öncelikle İslam ile komünist anarşistler tamamen ayrışırlar, İslam kişinin kendi gayreti ve çabası ile yani bir emek sarfederek özel mülk edinmesine ve buradan doğacak zenginliğe karşı değildir, (dönemin yaygın ticaret unsuru olan kervan ticaretinde bile bir emek vardır) İslam Roma hukukundaki sınırsız mülk ve servet birikimi hakkına ve daha sonra  gelişecek kapitalist birikime karşıdır. Eğer anarşizm dendiğinde bundan komünizmi anlıyorsak İslam ve anarşizm uzlaşmaz, ama sınırlı mülkiyeti kabul eden ancak servetin adil hatta eşit dağılımını savunan bir tür tüketim komünizmi kastediliyor ise İslam bununla uzlaşır ve bu kapsamda mutualizm olarak anarşizm ile İslam birbirine oldukça yakındır. Bu kapsamda İslam ile mutulist anarşist düşünürler arasındaki kıyaslamaya ilkin Godwin’in etik bir ilke olarak yücelttiği adalet ve yardımlaşma ülküsü ile başlayalım. Her ne kadar mutualizm kavramı Proudhon’a ait olsa da Godwin’in adalet ülküsü de mutualizmi kapsar.

İnsan doğası konusunda iyimser bir görüşe sahip olan Godwin insanın doğal durumu gereği özgür ve eşit olduğunu bu nedenle de hükümetin gereksiz olduğunu savunur. Onun etik görüşleri fayda üzerine kuruludur, etik en büyük genel faydanın gözetilmesiyle belirlenen davranış sistemidir. Özgürlük bilgi ve erdem gibi değerler kendi başına bir amaç taşımaz, bunlar insanın mutlu olmasını sağlayacak araçlardır. Bu kapsamda Godwin için adalet de fayda sağlamak için bir araçtır. Adil insan herkesin mutlu olmasını sağlayan en yüksek faydayı üreten kişidir. Bütünün iyiliğinden haz duyan yardımsever kişi, hazların en büyüğü olan iyiliği üreten kişidir. Ona göre bu ilkeyle bağlantılı olarak vazgeçemeyeceğimiz şeyler yoktur; mülkümüz, hayatımız ve hatta özgürlüğümüz bile genelin faydası için vazgeçebileceğimiz şeylerdir.Adalet genelin iyiliği için bunlardan vazgeçebilmeyi içerir. İnsanlar daha sonraları Kropotkin’in de vurgulayacağı gibi- karşılıklı dayanışma, yardımlaşma için doğmuştur. Böyle bir toplumda hükümete gerek yoktur. Adalet ilkesine sahip bir toplum devlete gerek duymaz.

Onun için, sahip olduğumuz her şey doğanın bize verdiği emanettir ve adalet ilkesi toplumu oluşturan bireyler olarak herkesin sahip olduğu haklara sahip bir toplum içindir. Bu nedenle o serveti insanları mülk sahibinin kendi faydasını sağlamak için çalıştırıldığı bir birikim olarak görür. Bu birikim bir güçtür yani bir iktidar ya da Tahakküm alanı. Godwin için bu adaletsiz bir durumdur, bu nedenle çalışma herkes için olmalıdır ve herkes emeğinin meyvelerini adilce elde edebilmelidir. Bu da herkesin bunu sağlayabileceği bir toplumsal fırsat eşitliği ile mümkün olur. Parayı da kendi başına amaç olarak görmeyen Godwin, ürünleri de dörde ayırır geçim araçları, entellektüel ve ahlaki ilerleme araçları, pahalı olmayan haz araçları ve lüks tüketim ürünleri. Lüks tüketim ürünleri adaletsizliğe neden olduğundan adil bölüşüm imkanını engelleyen bir birikim biçimidir. Godwin daha sonraki komünist anarşistler gibi özel mülkiyete tamamen karşı değildir, o da daha sonraki halefi Proudhon gibi sınırlandırılmış yani servete dönüşmemiş mülkiyeti bir hak olarak görür. Bu kapsamda mülkiyet haklarını üç şekilde ele alır. İlki; kullanımı bana ait olan, başka türlü edinilen yarar ve hazza kıyasla daha büyük bir toplam yarar ve haz sağlayandır, bu benim sürekli hakkımdır, ikinci dereceden mülkiyet ise ilkinden farklı olarak herkesin kendi üretiminin ürünü üzerinde sahip olduğu tasarruf hakkıdır. Godwin bunun kapitalist toplumda adaletsizliğe neden olduğunu düşünür ama üçüncü dereceden mülkiyet olan ve sermaye birikimi anlamında zenginliğe ve lüks savurganlığına neden olan mülkiyet, sömürüye neden oluşturduğu için adaletsizdir, Godwin bu tür mülkiyet hakkının sınırlandırılması gerektiğini düşünür. Godwin’in tutumu açıktır, kapitalist sermaye birikimi zenginliğin ortak paylaşımı yerine zenginliğin gaspı üzerinden işlediği için adil bir toplumun düşmanıdır.1

Marshall Hodgson İslam’ın mesajının insanlara ulaştırıldığı dönemde o topraklarda güçlü bir adalet geleneğinin yerleştiğini söyler.

“Gerek İbrahimi gerek Mazdeki geleneklerin yaklaşımları son tahlilde tarih içinde Adaletin cemaat içinde gerçekleşmesini desteklemek şeklinde özetlenebilir. Bütün peygamberler adil davranışın en üstün dini davranış olduğunu vurgulamışlardır... İran-Sami gelenekleri (popülist olsun olmasın) dikkatleri kişilerarası adalet meseleleri üzerine çevirdiler. Böylesi bir kurgulama her bireyin hayatta iken hayır ya da şer işlemiş olmasına göre ebediyyen cezalandırılacağı hesap günü öğretisi içinde billurlaştı..Musevilikte ve onunla ilişkili gelenekler içinde  toplumsal adalet dolayısıyla kurulu düzene daha da meydan okuyan anlamlar üstlendi.. İbrahimi geleneklerin bir çoğu başlangıçta toplumdaki daha az ayrıcalıklı sınıfların diğerleriyle eşit itibarını ve nihai haklarını yansıttılar.” 2

Hodgson’nun sözünü ettiği ilkeyi, benzeri bir bakış açısını İslam da taşır. O’da toplumdaki zayıfların güçlüler ile eşitlenmesini talep eder.  Bu nedenle İslam mülkiyeti bir tür kişisel gelir olarak düşünür, ancak bunun meşru yoldan elde edilmesi gerekir, herkes emeğinin meyvelerini yemek hakkına sahiptir, toprağı işleyen çiftçi toprağın sahibidir, elde ettiği malları aldığı riskin ve göreli refahının garantisi olacak bir kâr karşılığı satan, ama bu kârı da sınırlandırılmış olan tacirin kazancı helaldir yani meşru kazançtır. Ancak pek çok ayet bu kazancın sınırılarını da çizer. Mutlak mülkiyet hakkını tanımaz. Kur’an insanlara verilen zenginlik hakkının bir tür zilyetlik hakkı olduğunu, mülkün mutlak olmadığını belirtir, hatta İslam mülk sahibi olmak için gösterilen tutkuyu, daha çok zenginleşmek için çabalamayı küçümser. Bu tür çabaları kişiyi ebedi saadete götürecek yoldan saptıran şeyler olarak görür. Tevazuyu, yeterliliği bir erdem olarak yücelterek kişiyi mal gözlü olmaktan kaçınmaya teşvik eder.

İslam’ın dünya kavrayışına göre insan bu dünyaya kendi insanlaşma sınavını vermek ve bu sayede ruhunu kurtarmak için gelmiştir. Onu bu dünyaya bağlayacak herşey- hele de aşırı düşkünlüğe de dönüşüyor ise-Allah’a ibadet etmekten alı koyan herşey, mal, evlat, akraba vb. -ki bunlar İslam öncesi kabile değerleri olarak çok önemsenen, övülen şeylerdi-insanı manevi kurtuluş olarak büyük bir ziyana sokacağından olumlanmaz.Allah’ın öğütlerinde bunlar insanı asıl hedefine-Cennet-varma noktasında oyalayan süsler olarak sunulur. İnsanı kurtaracak olan hayırlı ameldir (davranış); bunlar da kazancının kendine yetecek kalanı dışında kalanı yoksula dağıtmak, Allah’a yakınlaşmak ve onun rızasını sağlayarak cenneti kazandıracak şeylerdir.

“Size verilen herşey, dünya hayatının geçici malı ve süsüdür. Allah nezdindekiler ise daha hayırlı ve daha devamlıdır. Hiç düşünmez misiniz?” (Kasas: 60)

Kur’an’ın mülk konusundaki bakış açısı nettir. İnsanlar arasında mutlak manada bir eşitlik söz konusu olamaz, çünkü Allah insanları farklı yarattığı gibi, farklı da rızk vermiştir. Bu anlamda “Allah zenginliği dilediğine verir”.  Lâkin zenginlik ile gönendirdiği kişi, sahip olduğu servetin eğer hakkını veremez ise bu zenginlik onu cehenneme götürecek bir ağırlık, boyuna geçirilmiş ateşten bir halkadır.

Bunu Allah’a ait Rahman ve Rahim sıfatları ile açıklayabiliriz. Allah herkese bu dünyadaki yaşamını sürdürecek geçimlik manasında rızk vermiştir. Bu konum onun Rahman sıfatında cisimleşir. Lakin kiminin rızkı taşkın bir nehir gibi-Kârûn  örneğinde olduğu gibi-kiminki de suyu azalmış bir dere gibi olabilir. Bunların her ikisi de iman sınavıdır. Taşkın nehir kendi suyunu dere ile paylaşırsa nehir taşmaya devam edecektir, ama cimrilik eder de dereden banane ne derse de o zaman o nehir zaman içinde kurumuş dere yatağına dönecektir. Yani zenginlik cömertlik niteliğine dönüşmüş, paylaşılan bir şey ise heladir, Allah o kişinin malını bereketini arttıracaktır. Ama cimrileşirse de o mal kişinin en büyük azabı haline gelecektir. Allah bu yüzden zenginleri sürekli uyarır ve hatta tehdit eder. Kısacası İslam için zenginlik meşrudur ama bir kayıtla paylaşılıyorsa. Aksi halde mal üstüne mal yığılarak sosyal eşitsizlik söz konusu oluyorsa o zaman o zenginlik kötülük kaynağına dönüşmüştür ve sahibini dehşetli bir azab bekler. Allah’a ve Ahiret gününe iman etmiş bir müslüman için bu dehşete kapılacağı bir şeydir. Eğer kişi azmış yani Ahiret günü hesaba çekileceği inancını umursamaz bir biçimde servet tutkusuna kapılmış ise, o zaman da Kârun örneğinde olduğu gibi o servet onun elinden alınır bu kıssa da olduğu gibi yerin dibine geçirilerek yahut bahçe sahipleri kıssasında olduğu gibi ziyana uğrayarak (meseala büyük bir iflas gibi) o serveti elinden alınır. Kur’an servetin müsadere edilmesine dönük herhangi bir şey söylemez. Ama Hz. Ömer’in  ictihadı buna kapı aralar niteliktedir. Hz. Ömer zekatını vermeyenler ile savaşarak onların servetine zor yolu ile el koymuştur.

Allah’ın nezdinde hayırlı kazanç nedir? Öncelikle emeğe dayanan, kişinin kendi çalışmasının ürünü olan kazançtır, ama kazanmak yetmez. O malı temizleyecek, arıtacak olan yoksulların, zayıf düşürülmüşlerin hakkını vermektir. Kur’an’da paylaşmanın ve onun sağlayacağı denklik ilişkisinin önemine dikkat çekilir.

“Allah, rızıkta kiminizi kiminize üstün kılmıştır. Fazla verilenler,neden rızıklarını ellerinin  altındakilere aktarıp da hepsi onda eşit hale gelmiyor?  Allah'ın nimetini mi inkâr ediyor bunlar?” (Nahl Suresi 71. ayet)

Söz konusu ayetle ilgili bir kaç müfessir  bu ayette kastedilenlerin Mekke müşrikleri olduğu ve kendi yanlarında çalışanlarla kazançlarını bölüşmek istemediklerini belirtir. Daha radikal müfessirler ise bu ayetin bölüşümsel eşitliğin kanıtı olduğu düşüncesindedir. Hangi müfessirin görüşü kabul görürse görsün, ayetin işaret ettiği şey rızıkla gönendirilenlerin bu rızık olarak verilen zenginlikten öncelikle yanlarında çalışanların, daha sonra da diğer yoksul, muhtaç konumdaki insanlara aktarılma yolu ile faydalandırılmasıdır. Yani insan Allah’ın verdiği rızkı vermekte sadece bir aracıdır, bu nedenle de kendisini rızkın sahibi gibi görüp hakkı olanlara hakkını vermeme cimriliğini gösteremez, bu Allah’ın verdiğine karşı bir nankörlüktür.

Dahası İslam en güçlü şekilde Peygamber zamanında, daha sonra da ilk üç halife döneminde mustazaf olarak adlandırılan sosyal bünyede eşitsizlik nedeni ile güçsüz düşürülmüş olanların durumunu iyileştirmeyi ve ezilenlerin dinde söz sahibi olmasını, yani itibarsızlaştırılanların itibar sahipleri ile eşit itibara sahip olmasını önemsedi. Özellikle Peygamber dönemi en zayıfların diğerleri ile eşit olduğu bir dönem oldu.

Kur’an zayıfları daha üstün gördüğünü ve onların güçlülere yeğ tutulduğunu Mısır’da ki Yahudiler üzerinden bir ilke olarak inanırlara benimsetir.

“Gerçekten Firavun bulunduğu yerde büyüklenip zorbalığa kalkıştı. O yerin halkını fırkalara böldü. İçlerinden bir fırkayı zayıflatıp eziyor, oğullarını boğazlatıyor ve kadınlarını sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan biriydi. Biz ise istiyorduk ki, yeryüzünde ezilenlere lütufta bulunalım. Onları önderler yapalım. Onları vârisler kılalım.” (Kasas, 4-5)

Bu ayetteki ifadeler radikal adalet talep edenlere esin verecek niteliktedir. Allah bu ayet ile açık bir şekilde zayıf düşürülenleri büyüklenen güçlülerden daha üstün gördüğünü ortaya koymuş oluyor.

İslam’da dağıtıcı adaletin yansıdığı nokta İnfaktır. İnfak kelimesi, sözlükte ne-fe-ka kökünden gelir, enfaka fiilinin çekimli halidir.  Kavramın etimolojisine inenler Arapça’da geçen bazı ifadelere dikkat çekerler. Mesela Nefaka'ş-şey'u; tükendi, yok oldu, azaldı. Enfaka; fakir oldu, yanında ne varsa gitti, yiyeceği tükendi. Nefaka'l-bey'u; satış arttı, revaç buldu.” gibi anlamlara sahiptir. Ancak çoğu dilbilimci bu kavramın kullanımındaki asıl anlamının daha çok “para veya malı elden çıkarmak” olduğu kanısındadır ki zaten Kur’an’da infak edin dendiğinde kastedilen elde ettiğiniz ihtiyaç fazlası zenginliği elde tutmayın ve elden çıkarın. Bunu da gereksinmesi olanlara verin şeklinde gerçekleştirmeyi emreder. İnfak dini bir emirdir. Yani bu fiilin yapılmaması kişiyi ruhunun kurtulmasından men edecek, hesap günü Cennete değil, Cehenneme gitmesine neden olacak bir eylemdir, dahası kimi fıkıh yorumcusuna göre Allah’ın yapılmasını istediği bir şeyi yapmamak kişiyi Allah’a isyana götüreceği için bu kişinin statüsü münafık olarak bile görülebilir ki münafıklar müminlerden değil Allah’ın en nefret ettiği kişilerdendir. Çünkü imanı zayıf bir kişi olarak Allah’ın isteklerine değil insanların görüşüne değer verir. Bu yönü ile bazı ulemaya göre müşrik bile sayılabilir.

“Ey iman edenler, şurası bir gerçektir ki, Yahudi hahamları ile Hıristiyan rahiplerinin birçoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Bir de altın ve gümüşü hazineye doldurup, onları Allah yolunda sarf etmeyenleri bu yüzden acıklı bir azap ile müjdele! O gün o altın ve gümüşlerin üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak. Onlara, ‘İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi, şimdi tadın bakalım şu biriktirdiğiniz şeyin tadını’ denilecek” (Tevbe 9/34-35)

Bu ayetin vurgusunun yanında karşılık beklemeden vermeyi öven ayetler tıpkı Hıristiyan komünist anarşistleri gibi verin çağrısı yapmaktadır. Adamitlerin, Ophitlerin, Katarların sürekli vurguladığı da bu oldu paylaşın, verin. Bu ayetler ile İslam’ın da aynı vermeyi, paylaşmayı, dayanışmayı merkeze çıkaran anlayışı inançlı olmanın ön koşulu saydığını görüyoruz. Bu anlamda İslam Tevhidi gelenekteki ortaklaşmacılar gibi bir tür tüketim komünalizmini öne çıkarmaktadır. Ancak diğerlerinden bir farka sahiptir. O da şudur. Allah ayetlerinde sürekli kendi gereksinmelerimizden artanı vermeyi öğütlemekte, yoksa elinde ne var ne yoksa verip, kendi gereksinmelerini karşılayamayan ve başkalarına bağımlı olan bir hali içeren türden bir komünalizmi kabul etmemekte. Bu yönü ile baktığımızda İslam asgari bir geçimlik malı ya da gelir sağlayıcı bir üretim aracını insanların özgürlüğünün garantisi olarak görmektedir. Bu tarz bir bakışı komünist olmayan anarşistlerde de görürüz. Mesela Stirner mülkiyeti bireysel özerkliğin gereği olarak savunurken, mülksüzlüğü esas alan komünizmi de bir toplumsal baskı aracı olarak değerlendirir. Ona göre kendi yaşamını  başkalarının getirdikleri ya da verdikleri olmadan sürdüremeyen insanların olduğu bir topluluk, üyelerini denetim altına tutar. Stirner’in bakışı bir ölçüde Aristo ile benzeşir. Onun da yoksulları, köleleri demokrasinin içine dahil etmemesinin nedeni bu kişilerin kendi yaşamalarını özerk bir biçimde sürdürecek geçimlik maldan/gelirden yoksun olmalarıdır, böylesi bir kişi kendisinin gelirini sağlayan kişiye muhtaç olduğundan kararlarında bağımsız, hür olamaz. Böylesi bir kişi “zorunluluklar ülkesine” ait olduğundan “özgürlükler ülkesine” adım atamaz. İslam da kişinin kendi yaşamını özerk bir şekilde sürdürecek bir geçimliğe sahip olduktan sonrasını toplumda böylesi bir olanaktan yoksun olanlara vermeyi bir dinsel emir olarak  inanlara tebliğ ederek, toplumda herkesin “özgürlükler ülkesine” dahil olabilmesinin önünü açar. Kur’an ellerindeki fazlayı yanındakiler ile paylaşmayan Mekke müşriklerinin bunu yaparak eşitlenmekten korktuğunu belirtir. Kölesinin kendine denk bir itibara sahip olması, köle olmasına neden olan yoksunluk halinden kurtulması, aristokrat için kendi ayrıcalığının son bulmasıdır. Kur’an bu davranışı kınar ve fazlanın dolaşıma girerek toplumdaki herkesi ortalama gelir sahibi kılmasının gereğinin altını çizer. Bu anlamda İslam idealine uygun toplum sınıf ve statü farkının olmadığı, bu farkların ve dolayısıyla mülkiyetin tahakküme dönüşmediği, toplumun orta sınıf diyeceğimiz ana öbekte toplandığı zengin ve yoksul uçlarının ortadan kalktığı bir toplumdur diyebiliriz. Bu nedenle ayetlerde müminlerin vasıfları sayılırken sürekli infaka vurgu yapılır.

“Onlar ki gaybe iman edip, namazı doğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan, Allah yolunda minnet etmeden harcarlar” (Bakara 2/3).

“Yüzlerinizi bazen doğu, bazen batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. İyilik yapanlar o kimselerdir ki; Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler” (Bakara 2/177)

“(Ey Muhammed!) Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin” (Bakara 2/219).

“Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın” (Bakara 2/254).

“Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu; işte onların Rabb’leri katında ecir ve mükâfatları vardır. Onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar” (Bakara 2/274).

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir” (Âl-i İmran 3/92).

“Rabb’inizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah’tan gereği gibi korkanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun. O Allah’tan hakkıyla korkanlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler” (Âl-i İmran 3/133-134).

“Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah’ın verdiği rızıktan gösterişsiz harcasalardı kendilerine ne zarar gelirdi? Allah onların söz ve işlerini çok iyi bilendir” (Nisâ 4/39)

Bütün bu ifadelerden yola çıkarak İslam’ın sınıf ayrıcalıklarının olmadığı, gelir farkının insanlar arasında iktidar ilişkilerini doğurmadığı bir toplumsal düzen talep ederek denklik anlamında adil bir toplum idealini -modern anarşizm henüz ortaya çıkmadan önce- dillendirdiğini söyleyebiliriz. Siyasi boyutta anarşi ve İslam ilişkisine halifelik bağlamında bir başka çalışmada değineceğimiz için, bu başlık altında daha çok anarşizmin adalet vurgusu ile  karşılıklık eksenli anarşi anlayışı arasındaki yakınlıklar temelinde bir bağ oluşturmaya, bunun İslam tarihi içindeki izlerini sürmeyi öne çıkardık.

İslam’ın infak, zekat vb ilkeleri uygulandığında mutualist olacağını söylemek olanak dahilindedir. Proudhon tarafından kullanılan bu terim karşılıklı yardımlaşmayı, dayanışmayı ve faydalanmayı öne çıkartır. Kapitalizmi de, kollektivizmi de reddeder. Proudhon insanların geçimlerini sağlamalarına olanak veren sınırlı bir mülkiyetin özgürlük olduğunu, ama bunun ötesinde sömürüye olanak sağlayan, rantsal anlamda, artı değer üretimine olanak verecek fazla üreten bir mülkiyete ise hırsızlık, yani insanların emeğine el koyan bir gasp olarak bakar. Bu anlamda mülkiyet insanların emeğinin gaspı, siyasal iktidar da insanların yapabilme erki anlamında özgür iradelerinin gaspıdır.

Proudhon için karşılıklılık (mutualism) göze göz, dişe diş ilkesinin iktisadi vechesiydi. Bu ilke ile herkes çalıştığı kadarının karşılığı olan bir gelire sahip olacaktı. Bu düzende para olmayacaktı, onun yerine emek kağıtları ile herkesin sarfettiği emeğe denk düşen ürüne sahip olma hakkı olacaktı. Bu anlam da yararlanma hakkı bir inayet değil bir haktır. Proudhon için de yardımseverlik bir inayet değil, karşılıklı faydalanılan bir haktır. Herkesin bir biri ile dayanışması bir toplumsal yükümlülüktür. Proudhon, mutualismi komünizmde olduğu gibi genel mülksüzlükten çok, tahakküm üreten mülke karşı konumlandırmıştır. Onun toplum tahayyülünde herkesin asgari gelir elde ederek yaşamını idame ettireceği bir asgari ya da geçimlik olarak mülklülük hali hem adaletin hem de özgürlüğün garantisidir. Bu anlamda Godwin’den farklı olarak zenginin yoksula değer aktardığı bir yardımseverlik ekonomisi değil, kimsenin zenginleşemeyeceği ama herkesin müreffeh yaşadığı, lüksün olmadığı ama insanların en temel ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılandığı bir toplum halini öne çıkarır. Bu toplum eşit ve özgür üreticilerden oluşan federal bir toplumdur. Onun için karşılıklılık anlamında özgür mübadele bu bir tür fırsat eşitliğidir. Yani o da Godwin gibi herkesin emeğinin meyvelerini yeme hakkı için, belli bir sınırı geçmeyen mülkten yanadır ki bu mülke geçim aracı diyebiliriz. Mesela bir bahçe, ya da küçük bir tarla, bahçe sahibi buradan elde ettiği ürünün bir bölümünü pazarda satarak kendi üretmediklerini mübadele etmiş olur. Bu anlamda Proudhon herkesin rekabetine açık olabilen , küçük mülk sahibi  köylüler ve zanaatkarların herhangi bir tekelin baskısı olmadan özgürce mübadelede bulunabildiği bir pazar ekonomisini talep eder. Ancak onun tahayyül ettiği özgür üreticiler birliği olarak pazar ekonomisinde birilerinin emeği ile geçinen mal sahipleri olmayacaktır. Bu anlamda Proudhon artı değere ve bunu üretecek fazlaya karşıdır. Onun özgür ve adil toplumu budur.3 Onun özlemini çektiği toplum bir tür loncalar ve köylüler birliğidir, bu birlik özgür üreticilerden oluştuğundan ve bu üreticiler işçi sınıfı gibi kendi emeğine yabancılaşmadığından, demokratik, federal bir toplumsal hayatı yaşama geçirecek kapasite ve yeterliliğe sahiptir. O kapitalizmin silip süpürdüğü küçük üreticilerin sözcüsü oldu ve adalet ütopyasını da buna uygun kurdu.

İslam da bir özgür üreticiler birliği öngörür; ilk dönemlerinde dayandığı toplumsal zemin küçük çiftçi, zanaatkar, küçük hayvan sahipleri, aristokrasi ve büyük kervan tacirleri karşısında ezilen daha küçük ölçekli ticaret yapan kervan sahipleri ile köleler oldu. Bu nedenle İslam Peygamberi İsa gibi mülkiyeti reddetmedi, ama Amos ve Yeşeya peygamberlerde olduğu zayıfların kollandığı adil bir toplum ülküsünü savundu. Onun adil toplumu bir denge toplumudur, sınıflar arasında denge diyeceğimiz bir adalet tasavvuru söz konusudur, özellikle büyük mülk sahiplerinin, servet sahiplerinin diğer toplum kesimlerini ezdiği bir toplum biçimine asla göz yummaz. Ticareti ve pazar ekonomisini önemser ama adalet ilkesi gereği kârâ sınırlama getirerek aşırı zenginleşmenin önüne geçer. Bu yönü ile ilkelerini Kur’an’dan alan bir ekonomi Proudhon’un özgür üreticiler birliğine hayli yakındır.

Öncelikle mal ve mülk kavramları Kur’an da ayrılmıştır. Ancak mülkün de malların da asıl sahibi Allah’tır. Mal derken bununla kastedilen kişiye bir gelir, topluma da bir fayda sağlaması amaçlanan üründür. Bu anlamda herşeyin yaratıcısı Allah olduğu için söz konusu ürünlerin de yaratıcısı ve dolayısıyla sahibi Allah’tır.  İlk dönem İslam toplumunda, Roma hukukunda olduğu gibi mutlak sahiplik öngörülmez.

Kur’an’a göre ‘bütün mülk’ (mal, iktidar ve zenginlikler) Allah’ındır. İnsan, o mülk üzerinde yaşar, onu kullanır, geçimliği için harcar, sonunda o mülkün nöbetini başkasına bırakır ve ahirete gider. İnsanlardan bazıları çok mala sahip olabilir, bazıları da muhtaç olacak kadar az mala sahip olabilir. Kimileri hasta ve sakatlık yüzünden yeteri kadar mal kazanamaz. Üstelik çok mala sahip olmak da bir imtihan sebebidir. Allah (c) insanları ilimle, sağlıkla, malla, geniş imkânlarla, çocukla sınamaktadır. Malı insana veren Allah, bu maldan muhtaçlara ve elimizin altındakilere de vermemizi emretmektedir. (Nûr, 24/33; Hadid, 57/7).

Kur’an’da gelir için, geçim için kullandığımız mallar da yoksulların hakkı olduğu için gerek sadaka ile, gerek infak ederek, gerekse zekâtı vererek bu hak sahibine iade edilir. Bu nedenle mümin bir mal sahibinin elde ettiği maksimum zenginlik ancak orta gelir seviyesinin az üzeri olabilir.

Bir müminin kapitaliste dönüşmesi de mümin olarak kaldığı sürece imkansızdır, çünkü böyle birinin elinde mal, servet birikip “devlet” olamaz. Böyle biri elindeki fazlayı hak sahiplerine iade ederek, “öncü”, “önder” kılınmak istenen zayıf düşürülmüşlere harcar.

“Ama takva sahipleri bahçelerde, pınar başlarındadırlar. Rabb’lerinin kendilerine verdiği mükâfatları almaktadırlar. Çünkü onlar, daha önce dünyada iyi davranan kimselerdi. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar seher vakitlerinde Allah’tan bağışlanma dilerlerdi. Onların mallarında isteyen ve istemeyen yoksullar için bir hak vardı” (Zariyat 51/15-19)

“Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır. O halde gücünüzün yettiği kadar Allah’tan korkun, dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Eğer Allah’a güzel bir borç verirseniz, Allah onu sizin için kat kat yapar ve sizi bağışlar. Allah çok mükâfat verendir, halimdir.” (Teğâbun 64/15-17)

“Fakat , o sarp yokuşa göğüs veremedi. Bildin mi sen, o sarp yokuş nedir? Köle azat etmek veya salgın bir kıtlık gününde yemek yedirmektir, yakınlığı olan bir yetime veya hiçbir şeyi olmayan yoksula” (Beled 90/11-16)

Kur’an’ın verdiği ölçülerle ‘mal’, insanın yaşayabilmesi ve ayakta kalabilmesi için bir vâsıtadır. İnsanı ayakta tutmak amacına yönelik olarak kullanılırsa bir anlam taşır. Eğer dünyalık değerlerin elde edilişi uğruna harcanırsa veya bu amaç için elde edilmeye çalışılırsa o zaman olumsuz bir anlam kazanır. Böylece ilk İslam toplumu anarşist ölçülere ters düşmeyecek bir toplumdu, karşılıklılık esastı ve adalet de dinin direğiydi.

Adalet kavramının iki anlamı vardır, birisi Allah’ın yaradılışındaki ölçü olan Mizan’nın yani dengenin bozulmaması için herşeyin Allah’ın yaradış amacına uygun olarak düzenlenmesidir, karşıtı olan zulüm ise bu düzenin ve dengenin bozulmasından doğan karmaşıklık ve bunun verdiği eziyettir.

Topluma bakan yönü ile adalet ise ADL kökünden gelir. Bu Allah’ın isimlerinden de biridir. Allah adildir, herkese hakkına düşeni verir ve adalet ölçüsü ile davranır. Adl kavramı Kur’an terminolojisi ile ilgili kitaplar da yer almıştır.  Bunlardan en tanınmış olan Ragıp El İsfahani ünlü sözlüğü Müfredat’da Adl’ı denklik olarak ve adil davranışı da “payların taksîminde eşit muâmele yapmak ve dengeli olmak” şeklinde tanımlar.4

Kur’an ‘da adaletin yanında mizan kavramı da kullanılır. Mîzân dengedir, ölçüdür ve terazi simgesi gibi kefelerin birbirine denk olmasıdır. Hemen hemen Kur’ân yorumcularının büyük çoğunluğu mîzân’ı adalet olarak yorumlamıştır. Kur’an’da genel kullanımına baktığımız da dengelilik ve ölçülülük olarak ifade edilir. Denge hali bir kozmik düzen olarak yaradılışın özelliğine işaret eder ve bu anlamda İlahi İrade’ye uygun bir toplumda adil yani ölçülü, denk, paylaşan bir toplumdur.

Adalet’in bir başka yönü ise kısttır ki Gazali’nin bu kavrama yüklediği anlam devrimci bir adalet ülküsünü,  sömürücülere karşı mücadeleyi meşru kılacak yöndedir, buna göre kıst “zalimden mazlumun hakkını alan” anlamına gelir, Allah mazlumun hakkını zalime yedirmez ondan bunu alır. Buradan akıl yürütme ile Ebu Zer’in aç olduğu halde kılıç çekmeyenlere şaşırmakta olması gibi zalimin zulmüne uğrayan yani sömürü, baskı vb. altında inleyen bir toplum zalime başkaldırmalı ondan hakkını almalıdır. Yani “münkire kılıç çalmalıdır”

Ama kıst sözcüğü aynı zamanda payına düşeni vermek, hakkının teslim edilmesi demektir tam da adalet kavramının ifade ettiği boyutu yani hakkaniyeti de içermektedir. Kur’an kavramlarını içeren sözlüklerde kıst; “insaf, merhamet ve adaletle verilen veya alınan, bölüştürülen nasip olarak kullanılır. Yani nasip sözcüğünün de kökeninde bu vardır. Nasip kişinin payına düşendir ki rızk ile anlamdaştır. Kıstla davranmak adaletle davranmaktır. Mizanın iki kefesi denkleştilip (adl yapılıp), sonra bölüştürülen nasiplerdir ki, çok kez Adl ve Adli de aşan bir insaf ve merhamet ifade eder. Kıst’ta da, gerek mizan ve gerek Adl’de olduğu gibi 'vasat' olma, orta yolda gitme, her türlü aşırılıktan sakınma söz konusudur. Nitekim, 'iktisad' 'kelimesi de kıst'tan gelir ki, 'adalet ve hakkaniyetle davranmak, hiç bir aşırı yöne meyletmeden ortadan dosdoğru yürümek'” demektir.

Bu kavramlar bölüşümü ve bölüşümde de herkese ihtiyacına göre vermeyi içeriyor. Yani mesela kediye et vermek kıstaslı yani ölçülü, dengeli ve adil bir davranıştır. Ama eti koyuna verdiğinizde o zaman yaptığınız ölçüye ters düşer zulme yol açarsınız. Bu nedenle ihtiyaç sahibine tam olarak gereksinme duyduğunu veren bir infak anlayışı adil olur. Bu hali ile modern anlamı ile almamak kaydı ile kıst eşitlikçi bir davranış biçimini, paylaşmayı, üleşmeyi ve üleştirmeyi içerir.İslam adil olmayan kişiyle savaşılmasını ister. Bu da mizanla birlikte anılan haddidtir yani demir. Demir kılıcı, yani gücü ifade eder ancak bu tahakküm anlamında bir iktidarı değil, yapabilme erki anlamında iktidarı içerir ki kişinin hakkını araması ve bunun için zalimle mücadele etmesi Kur’an ölçülerine göre meşrudur. Vermek yani infak etmek merhameti de içerir ki merhamet yumuşaklığı, ayrımsız vermeyi (kök Rahman’dır ki Rahman Rahim’den farklı olarak Allah’ın rızkı tüm yaratıklarına ayrımsız vermesidir) içerir.

Bütün bu kavramlar, Kropotkin’in karşılıklı yardımlaşma ve Proudhon’un adalet olarak mutualizm ilkesi uyuşur. Daha önce değindiğimiz gibi Proudhon adaleti içkin yani doğada, toplumsal hayatın dokusunda mevcut olan bir ilke olarak görür. Kişinin yaşamsal ve sosyal ihtiyaçlarını gidermesini sağlayanın ötesinde biriken servet olarak mülkiyeti de hırsızlık olarak tanımlar. Bu kıstın haddi aşan zulme bakan yöndür ki bunun adı gasptır. Bu anlamda Kur’an’nın da Prudhon’un da servet birikimi ya da kapitalist sermayeye bakışı aynıdır.

Kıst"Ka-Se-Ta' fiilinden gelir; bu fiil 'zulmetmek, haktan sapmak, adalet üzere davranmamak, başkası­nın nasibine el atmak' anlamına da gelir ve o zaman mastarı 'kast' olur. Kasit 'zulmeden, başkası­nın nasibine kasteden' manâsını verir ki, Kur'an'da bu  şekliyle de  geçer: “Muhakkak  bizden  Müslümanlar  vardır  ve  bizden kasitler vardır;  kim Müslüman olursa, işte onlar doğru yolu aramışlardır. ve kasitler ise, cehennem'e  odundurlar (Cinn:14-15).

Kapitalizm gaspsa, kasıtsa mutualizm olaral adalet kıst’tır. Proudhon birbirlerine karşılıklı fayda sağlayan, aralarında sözleşme yapanların toplumunu mutualizm olarak tanımlar.

İslam toplumunda da (Kur’an’a göre kurgulanmış İslam toplumunda) sözleşme esastır, sözleşme karşılıklı rızayı içerdiği gibi, anlaşmaların yazılı olmasını ve karşılıklı anlaşma ile kurallara bağlanmasını da içerir. Basit değiş tokuş ya da pazar içeren ticaret de karşılıklılık içeren anlaşmalara dayanır. Böylece birebir federalist bir ilke ile oluşturulmasa da karşılıklılık ve sözleşme temelli toplum anlamında Proudhoncu mutualizm ile benzer anlayışlara dayanır. Peygamber dönemindeki Medine İslamında devlet olmadığından ve bir topluluk ilkesi ile hareket eden karşılıklılık ilkesi ilk İslam toplumunun ana ilkesi olduğundan ilk dönem İslamiyet ile komünist olmayan anarşist düzen ilkesi arasında çok ciddi yakınlıklar söz konusudur ve bu yönüyle Medine İslamı ile anarşist toplum birbirlerine uzak değillerdir. Zaten devlet tarafından istila edilinceye dek tüm toplulukların anarşizm ruhunu içerdiğini düşünürsek, Medine İslamı ve Mekke’de ki ilk dönem, özgür insanlar topluluğu olarak anarşinin mirasını taşır. Her ikisi içinde adalet içkindir ve kaynağını aşkın bir zeminden alır, dahası denklik düzlemindeki adalet modern eşdeğerlik ilkesi ya da komünist eşitlik ilkesi ile aynı olmamak kaydı ile eşitlikçidir . Proudhon için de adalet benzer bir yönelim içerir ve eşitlikçidir. Daha sonra komünist anarşizm ilkesi ile mülkiyeti kökten reddederek Proudhon’dan ayrışan Kropotkin de bugün potlaç dediğimiz karşılıklı yükümlülüğü, vermeyi, harcamayı merkeze çıkarır. Bookchin’de indirgenemez asgarinin tüm toplum üyelerine emek versinler ya da vermesinler açık olması gibi ilkelerin kabile değeri olarak biryükümlülük içerdiğini belirtmiştir.

Karşılıklı Yardım adını taşıyan kitabında Kropotkin tüm canlılar arasında olduğu gibi insanlar arasında da dayanışmanın birinci ilke olduğunu gösterir. İnsanların elde ettiği ortak zenginliği toplum üyeleri ile bölüşmesi ilkesi İslam’ın adalet ilkesi ile çakışır.  Kıst ilkesinde olduğu gibi karşılıklı yardım da topluluk içinde devlet ve tahakküm içerecek bir özel mülkiyetin uç vermesini önler. Kropotkin söz konusu kitabında kabile insanlarının adalet gereği birbirileri ile dayanıştıklarını, yardımlaşarak sefaletin önüne geçtiğini, zayıflara el uzatıldığını, yardıma gereksinmesi olanların yardımına koşulduğunu belirtir. Anlattıkları Anadolu köylerinde yaşanan imece ilkesini, zayıfların kollanmasına dönük ahlaki yükümlülüğü betimler adeta.

Hasılı Tek Tanrıcılık ile anarşi birbirine düşman olmak bir yana, pek ala da birbirini besleyecek iki gezegendir denilebilir. Sorun Tek Tanrıcılık da değil, sorun yatağından sapmış anarşizmin anti-teizmini anarşinin mutlak şartı sayan zihinde. Özellikle de bizdeki dogmacılıkda.

Dilaver Demirağ / itaatsiz.org

Dilaver Demirağ’ın Anarşizm Unutulmuş Olanı Hatırlamak , (Okur Kitaplık, Temmuz 2012)  kitabından alınmıştır.

* İtalik bana aittir.

------------------------------------------------------------------

[1] Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, İmkansızı İstemek,Çev: Yavuz Alogan, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara -2001, s:297-308

[2] Marshall G.S Hodgson, İslam’ın Serüveni, Bir Dünya Medeniyetinde Bilinç ve Tarih çev: Cilt 1, İslam’ın Klasik Çağı, İz Yayıncılık, 2000, S. 28

[3] Peter Marshall, age, s:351,369,375,

Paul Thomas, Marx ve Anarşistler, çev: Devrim Evci,Ütopya Yayınları, 2000, s:227

[4] Râğıp el-İsfehâni, Müfredât, Kur’ân Kavramları Sözlüğü, Çeviren ve Notlandıran: Yusuf Türker, Pınar Yayınları,2007, s: 341

Önceki Yazı:İçimizdeki Faşizm – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Post Kolonyal Anarşizm Olarak İslami Anarşizm – Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...