Korku, Kaygı, Özgürlük, Ölüm ve İntihar Üzerine Değinmeler – Alişan Şahin

“Dünya’da kaygınız vardır, ama tasalanmayın, çünkü ben Dünyayı aştım” Yuhanna İncili'nden..

Korku, kötülük etme-edilme’nin insan vücudunda yarattığı var kalmaya yönelik bir tepki, ölüme karşı duruş ve varlığın yaşama doğru atılışı olarak tanımlanırsa, korkusuzluk ise, mantıksal olarak takip edilecek bu yolda, varlığın ölüme doğru atılışı ve var kalmayı ve yaşıyor olmayı kaale almaması olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla korkusuzluk ölümü hiçleme ve ya yaşamıyor-yaşıyor olmaktan fazlaca bir anlam bulmamak ve fakat yaşama katlanmak için varlığını ölüme doğru atmak anlamına gelir. Bu ölüme atılış şehvetle ölüme koşmayı istemek yada istememek anlamında negatif yada pozitif tercihlere sahip olmak manasına gelmemekte ve daha doğrusu bizi o kadar enterese etmemektedir. Korkusuzluğa dair söylenecek şey, burada, onun yaşam içerisinde varoluşa dair bir duruşunun olduğudur. Fakat yaşam içinde asıl olarak durmakta olan korkunun kendisidir. Korkusuzluk ve Korku, korkan ve korkmayan öznelere sahip olmayı gereksinir ve bu kavramlar  birbirlerine eş değildir ve aynı düzlemde yer almazlar. Korku devamlılığını sürdürdüğü anlar boyunca korkusuzluk ortaya çıkmaz. Korkusuzluk, korkmayı engelleyen bir faktör olarak da işlev görmez. Korkusuzluk, korku kendini var kıldığında, bir’in tercihiyle ortaya çıkabilir.

Korkusuz olmak korkmamak anlamını taşımamakta ve fakat korkuyu tanıma ve ona katlanabilme ve göğüs gerebilme anlamına daha yakın durmaktadır. Korkusuz olan, korkudan ıstırap çeken, bu ıstırabı ve onunla yaşamayı bilendir.

Kaygı ve korku’ya dair bir diğer ayrım noktası kaygının özellikle kimlerden meydana çıktığına dair yapılan değerlendirmedir. Buna göre kaygı, korkak ve ürkek olanda değil, cesur olanda ve kendini tehlikeye atanda ortaya çıkar. M. Heidegger “adamın-bir”inden bahsederek asıl varoluşu , kitle içindeki çözülmüşlüğünden kurtulup kendi benliğini bulan bir kişi ve böylece ölüm ve yok olma kaygılarını yenen kişi de olarak tanımlar.

Korkuyu “kötülük etme-edilme” kavramını temel alarak tanımlamak için, “kötülük etme-edilme” de korkunun yöneldiği varlığın durduğu yerdeki ifade biçimine yapılan bu vurgu, varlığın karşısındaki, tehlikeyi yönelten bir diğer varlık olan diğeri’nin bu eyleyişinin kötülük olarak adlandırılması ve kötülük yapıldığına dair bir kavramlaştırmaya sahip olması gerekmektedir. Burada diğeri’nin kötülük etme ya da etmeme kastı taşımasının fazlaca bir önemi yoktur. Önemli olan tehlikenin yöneldiği varlığın korku duyarak bunu kendine yönelik bir kötülük eyleyişi olarak adlandırmasıdır.

Bu açıklamadan hareketle,  korkuyu nesnesi olan bir kaynaktan hareketle tanımlamayı korkuya ilişkin yapılan bir diğer önemli anlama çabası olarak anlayabiliriz. Diğer’i kavramının ifade ettiği ise insan varlığının tekliğinin ötesinde var olan her şeydir.1

Bir, çevresindeki her şeyden korkma potansiyeline sahiptir. Çünkü içine atılmış olduğu bu dünya ona tamamen yabancıdır. O, burada bir yabancı olarak yaşamaktadır. Burasını hiç bir zaman kendisinin ve kendisi gibi hissedemez. İnsan varlığının maddi ve manevi koşullanmışlığı ya da belirlenmişliği, onu buraya dair her daim bu yabancılık duygusu içinde tutacaktır. Kendisine karşı yönelen somut her harekette bu tehlikeyi, iradi olarak ya da değil, kaygıyla karşılamak insan varlığının doğasına ilişkin bir durum olarak adlandırılabilir. Bu durumu kaygı olarak adlandırmak gerekmektedir. İnsanın atılmışlığı ya da içine bırakılmış olduğu dünyası onu kaygısıyla beraber var kılmaktadır. Bundan dolayı geldiğimiz bu noktada başka bir kavrama vurgu yapmak durumunda kaldık. Bu kavram Kaygı kavramıdır. Cümleyi şöyle de okuyabiliriz. İnsan Kaygı ile var. Fakat yukarıda vurguladığımız Korku’ya dair açıklamalardan hareketle Kaygı ile Korku arasında bir ayrım yapmak zorundayız. İnsanın tüm varlığını kapsayan Kaygı her an ve her durumda insanla beraber mevcut iken, insan her zaman ve her an Korku içerisinde değildir. Kaygının kaynaklandığı yer ise belirgin ve somut değildir. Bu somut olmama hali insani tehlikelerle dolu olan dünyada tedirgin kılmakta ve bu tedirginlik hali onu her olay karşısında, kendine ilişkin savunma tepkisinin ürünü olarak, her zaman rasyonel tepkiler gösterme yetisinde yoksun kılmaktadır. Bu yüzdendir ki korkulduğunda bir korktuğunu ifade edecek cümlelere ancak ünlemlerle tepki verir. Korku anında bir kendini boşlukta ve anlamsız bir dünyanın ortasında bulur.  Ve fakat bir her zaman ve her daim kendini korumak için hazırlıklı olmak zorundadır.

Korkulan nesne her zaman orada olduğu gibi durmakta ve fakat bir anda, kendisine yöneldiği düşünülen eylemle bir’i korku duymaya itmektedir. Onun orada olduğunu biliyor olmamız, onun korku yaratacağına dair hareketle korkulan olarak tanımlamamızı olanaklı kılmaz. Korku yaşandığında adına korkulan şey adına kaygı düymamız, bizi bu korkuyu duymaya yönelten temel motivasyonun o şey olduğunu açığa çıkarır ve adına korkulan şey de açığa çıkar.

Canlı varlıkların (istisnaları bir tarafa bırakırsak yada korku duyan varlıkların hepsinden bahsedersek) ölüme yönelik yaşamları onların tüm oluşlarından korku duymalarına yada kaygıyı yaşamalarına neden olmakta mıdır? Aslında  soruya bir için yukarıda yanıtı  “Nesnesi belli olduğunda bir’i ürküntü duymaya iten nedenin onda yaratmış olduğu duyguya korku ve fakat nesnesi belli olmadığında yaşanan şeye kaygı” olarak vermiştik( bu ayrım Kierkegaard’dan gelmektedir). Dolayısıyla bu soruya cevap vermenin güçlüğü, yasanan hissi rasyonalize edecek araçlara somut olarak sahip olmamamızdan kaynaklanır. Fakat üzerine konuşulacak bir mevzu olduğundan –ki şimdiye kadar onu yapmaktayız- cevap vermeye çalışacağız. Korku ve kaygı kavramları arasındaki ayrımı koymanın, kimi durumlarda, zorluğunun açık olarak bilinmesi gerekmektedir. Yani canlı varlıkların ölüme yönelik olan yaşamları onların tüm oluşlarından kaygı duymalarına neden olmaktadır yani bu yanıt canlı varlıkları da kapsamaktadır. Kaygı ve korku kavramlarının günlük yaşamdaki anlamlarının birbirine kimi zamanlar yakın oluşları ve hatta aynı şeyi ifade ediyor oluşları bu kavramların tanımlanmasındaki güçlükleri de ortaya çıkarmaktadır. Canlı varlıklar için yapılabilecek böyle bir genelleme, böyle bir soruya aranacak cevapta karsı karsıya kalacağımız problem, hayvan yada diğer canlıların var oluşlarındaki hissiyatlarına ilişkin deneysel sonuçları tahlil etmemizi gerektirir. Gözlemlere bakıldığında toplumsal yasam içinde olan canlıların kaygı benzeri davranışlar içinde bulunup tepkiler verdikleri variddir. Fakat tüm bunları bir’in korku ve kaygılarını anlamaya yönelik çabanın bir kırıntısı olarak alabilir ve fakat indirgeme yapamayız. Korku ise tüm canlı varlıkların yaşadıkları bir mefhum olarak aşikar olmalıdır herkesçe... Bir ise kendi varlığını tehlikeler ve tehditler karşısında (tehditlerin en büyüğü, bir için, yaşanılan toplumsal mekan ve o mekanı bir ile paylaşan diğer birler yani başkaları’dır) korumaya yönelik bir duruşa sahip olmalıdır ki, kendini sağlam ve güvende hissedebilsin. Fakat bu mümkün değildir. Bu durumdan dolayı sürekli ikircik halindedir. Bu ikirciklilik hali bir’i kendini güçlü kılmaya itmekte ve bir güçlü olmak kavramına sahip olmaktadır. Bir’in hiçliğin içine atılmış olması onu bu duyguyla doldurmuştur zaten. Bir bu duruşunda ölüme yaklaştığını en yakın olarak hissettiği anlarda varlığından korku duymaktadır. Yani varlığının yok edilmesinden korku duymaktadır. 2

Şu halde, bir için toplumsal mekan, tehlikeler ve tehditlerle dolu bir mekan olarak tarif edilebilir. Kaygısının sürekli olduğunun farkında olmayan bir için dünya-içinde-olmak bir’in otantik bir duruşa sahip olmaması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla o Ölüm düşüncesinden de uzak ve gerçekten “yaşıyor” olmamaktadır. Kaygısının ve korkularının ayırdında olan bir için ise “özgürlüğün” kapıları açılmaktadır. Korku vasıtasıyla kendini dünya-içine bırakan bir kendi olur ve “özgürlüğe” düşer. 3

Dolayısıyla duyulan korku ve içinde bulunulan kaygı hali bir’i daima seçim yapmaya ve yaşama yönelik (ölüme doğru akışta) duruşunda değişik seçimlerle eyleyişlere itecektir. Bu bir’i köle’de yapabilir, isyancı’da.   Her halükarda bir kendini tanıyacak ve seçimiyle özgürlüğü’nü kullanacaktır. Fakat ne olursa olsun bir hiç bir zaman korkular ve kaygılardan münezzeh olmayacaktır.  Korku ve kaygı yaşamın ve varlığın özüdür.

*Schelling; kaygı, insanın aklıyla kendi kendisinin efendisi olamamasından duyulan kaygıdır der ve bunu “ yaşamın ve varoluşun temel taşı korkunç olandır” şeklinde tamamlar. Bu değerlendirmenin bir bakıma doğruluğu açıkken Kierkegaard ve Heidegger’deki açıklığına ve teferruatına sahip değildir. Ve korku ve kaygı arasındaki ayrıma yeterince temas etmez. Ayrıca bu mevzu babında Schelling’e dönersek o, insan yapısının egoistliğe eğilimli olduğunu ve dolayısıyla  kötülüğü sevmesinin insan yapısını belirlediğini söyler ve bundan kurtulmanın yolunu insanın benliğini aşmasından bulur ve kötülüğü kişinin kendi içine kapanıp radikal bir şekilde hiçbir kimseyle ilişki kurmak istemeyişinde bulur.

Bu görüşler, korku ve kaygı kavramlarına ilişkin yaptığımız değerlendirmelerin birebir günlük yaşama ilişkin değerlendirmelere döndürülmesine neden olacak... Muhakeme seyrimiz bir nebze de olsa değişime uğrayacak. Görünen odur ki Schelling’in varlığın egoistliğine ilişkin yapmış olduğu tespit kabul edilebilirdir. Fakat egoistlikten kurtulmasına dair yapılması gerekenlerin içine kendini tamamen topluma açmaya yönelme ve kendine kapanmayı kötülüğün nedeni olarak alma düşüncesi, bu kötülüğü aşmaya yönelik tasavvufi deneyimleri görmemek anlamına gelmektedir. Biliyoruz ki  kendine kapanmak tasavvufta önemli bir “arınma” yöntemidir. İnsanın kendini, kendi kötülüklerinden arındırmasının temel hareket noktası kendine dönmek ve kendini tanımak olan tasavvuf ta,  bir çok sufi inzivaya çekilmeyi, kalbini kötülüklerden temizlemenin ve Allah’a kendini vermenin en önemli yöntemlerinden biri olarak görmüşler ve bunu bizzat yaşamışlardır. Tasavvuf geleneği içerisinden buna bir çok anlamlar ve işlevler yüklenmesine rağmen en önemli amaç bir yoruma göre “kendi kötülüklerinden toplumu, toplumun kötülüklerinden kendini” ırak tutmak olarak adlandırılmıştır. Tabii ki hikmet sahibi bir sufi hiç bir zaman toplumun kötülüklerinden kendini uzak tutmak gibi bir vurguya sahip olarak yukarıda kurduğumuz cümleyi sarf etmez. Bunu “kendi kötülüklerinden insanları ırak tutmak” olarak tanımlar ki buna ilişkin bir çok örnekle karşılaşmak mümkündür tasavvuf tarihinde...   Bu deneyimlerden dolayıdır ki  Schelling’in varmış olduğu sonuca hak vermemiz mümkün olmamaktadır. Çünkü biliriz ki tasavvuf  ehli hiç bir zaman anti-sosyal yaşam biçimleri de önermemektedirler. Ve biliriz ki onlar egoist, hiç ama hiç, değildirler ve böyle adlandırılamazlar. Her şeye rağmen tasavvuf ehli aşk’ı sever. Aşk’ın aşkına aşıktır ve onu dünyevi yaşam içerisinden en ulvi olana doğru arar. O daima kendi varlığını aşk’a doğru bir kavuşma hissiyatıyla kurar ve sürekli olarak bu kaygı içerisinde bulur kendini. O oncelikli olarak “insan”larla da bir ilişki içindedir. Onlar “Dünya bir meşakkat, bir üzüntü yeridir,”4 düsturundan hareketle İlahi aşk’a yönelmeyi tercih ederler.

Kendinden kaygı duymak, kendi varlığından ve edişlerinden kaygı duymak gibi bir durumun kavramsal çerçeveleri işte buradadır. “Kendi varlığından kaygı duymak” kendi varlığının yok edileceği kaygısından başka bir şey ve eylemeye yönelik –ki kişi her eylemiyle kendisini yapar- faaliyetinde kendi eylemiyle kendini yok etmesi ihtimali ve kendini, yeniden, kendi eskisinin üzerine bina etmesinden kaynaklanan kötülük yada iyilik yada kötü yada iyi şeyler yapmasından dolayı “kendi varlığından kaygı duyması”nı ifade etmektedir. Tasavvuf ehli bu durumda sürekli ıstırap içindedir.

Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,

Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.

Yahya Kemal

önce kalbim lanete çarpa çarpa gümrah

sonra kalbim gümrah ırmakları tanımaktan kaygulu

 İ. özel

*Heidegger ise kaygıyı Dünyanın-içinde-olma kaygısı olarak görür ve o, kaygıyı ölüm karşısındaki kaygıdan hareketle açıklar. Dünyaya atılmış bir varoluş olarak bu duyguyu en iyi hissettiren şey kaygıdır o na göre. Varoluşun içine düştüğü durum, güvensizliğe düştüğü durum ve “hiç” olduğunu hissettiği durumdur. Varoluş bu duruma katlanmalıdır, ki o bunun için cesur olmak gerektiğini vurgular. Bunun için ölümü daima göz önünde bulundurmalıdır. Ölümü ertelemek ve hiç yokmuş gibi davranmak varoluşun güvensizliğine katlanmamaktır. Asıl varoluş, kitle içinden yok olmayı aşıp, kendi benliğini bulan kişidedir ki ancak bu kişi, ölüm kaygısını aşandır.

Korku ve kaygı kavramlarının temellendiği temel fenomen ölümdür. Ölüm ise korku ve kaygı kavramlarından hareketle benimsendiğinde -ki bunu adı cesarettir Heidegger’e göre- varoluşu ontik hale getirir.

Diğer bir soruyu korku ve intihar ilişkisi üzerine kurabiliriz. Korku intihara sevk eden bir etmen midir? Buna net olarak evet cevabını vermek şimdiye kadar yapmış olduğumuz muhakemelerden hareketle mümkün görünmemektedir. İntihar ve korku arasında kuşkusuz bir ilişki var. Fakat bu ilişki korkunun kökenini ve korkunun toplumsal yaşamı düzenlenmesine  ilişkin sorulacak bir soruyu açıklayamaz. Bu ilişkiyi ters bir noktada da kurmak mümkün. Yani intiharı yaşamın red edilmesine ve ölümün varlığını onaylamaya ve ona koşmaya yönelik bir hareket olarak tanımlamakta mümkündür.  Fakat Heidegger’den ve tasavvuf geleneğinin – hem tanrı inançlı varoluşçuluk açısından hemde tanrısız varoluşçuluk açısından da- duruşundan hareketle intiharı bir için başvurulacak ve özgürlüğe kavuşturacak bir çözüm olarak görmek mümkün görünmemektedir.

Sartre “insanın edindiği özgürlük bilinci, ıstırap(kaygı)dadır” der “Varlık ve Hiçlik”te.

Heidegger “Hiç köklü bir şekilde açığa çıkmaksızın, kendi olma da, özgürlük te yoktur” der ve Hiç’i açığa çıkaran ise “korku” dur o’na göre. Tüm bunlara ise varoluşun, ölüneceğinin farkında olarak (ölümü bilmek mümkün değil fakat ölüneceğinin farkında olunabilir) ve bu deneyimler (korku, ürküntü, ıstırap vb.) yaşanarak varılabilir.

Korku’nun intihar’a sebep bir etmen olmasını ise (bu kavramı deştiğimiz boyutlarıyla cevaplamaya çalışırsak) mümkün görmemekteyiz. Bu ilişkiyi korku ile değil fakat dünya’dan kaygı duymanın başka boyutlarıyla yada başka kavramlarıyla ilişkilendirirsek belki daha uygun bir alana el atmış olacağız.

Bize ne başkasının ölümünden demeyiz

çünkü başka insanların ölümü

en gizli mesleğidir hepimizin

başka ölümler çeker bizi

ve bazan başkaları

ölümü çeker bizim için.. Özel)

Alişan Şahin

alis@itaatsiz.org

-----------------------------

1 Burada iki kavram arasında ayrıma gitme gereği hissetmekteyim. Bu kavramlar diğeri ve başkası kavramlarıdır. Diğeri kavramı insan varlığının tüm tekliğinin ötesindeki her şeyi, doğa,ve diğer canlıları ifade ederken, başkası kavramı, insan varlığının tekliğinde ifade edilenin karşısındaki kendisi gibi olan, olumlu yada olumsuz herhangi bir değerlendirmenin ötesinde, öbür  insan varlığıdır.

2 Bu ikircikli halin bir başka boyutta ifadesini Hegel’in “Tin’in Fenomenolojisi”nde, “özbilinç” ve “köle-efendi diyalektiği” gibi kavramlarının açılımında bulabiliriz.

3  M.Heidegger, ”Metafizik nedir?” TFK yay.

4 İbn Arabi, İlahi Aşk, Syf. 136. İnsan yay.

Önceki Yazı:Post Kolonyal Anarşizm Olarak İslami Anarşizm – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Fakirliği Seçmek Erdeme Götürür (Üç Örnek)- Alişan Şahin
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...