Kurdish Kangal – Mehmet İşten

Belgesellerde bir kaplanın ceylanı parçaladığını gören bazı canım insan, gözlerini elleriyle kapatıp “iii….vahşet, cani” vb. ünlemler çıkarır; oysa aynı kaplan avıyla işini bitirir bitirmez saatte 100 km.yi aşan bir hızla koşacak ve günlerdir aç bekleyen yavrularını emzirecektir. O canım insan bu sahneyi de görebilse ne düşünecek acaba? Öte yandan iyi kızarmış bir pilici, ağzını kocaman açıp lüpleten insan görüntüsünün ceylanı parçalayan kaplan görüntüsünden “daha az iğrenç” olduğuna ne kadar kolay inanıyor.

“Vahşi, barbar, cani, acımasız, iyi” vb. kavramlar insanmerkezli bir dünya için insanlar tarafından ve onların medeni olanları tarafından uydurulmuş ve yine yalnızca aynı insanların dünyasını açıklayabilecek kavramlardır. “Tabii” hayatta işler böyle yürümez. Tabii hayatta yalnızca “tabii” olan vardır, tabii olmayan şey geçerlilik kazanamaz. Her canlı bir diğerinin besinidir ve bizim adlandırmamızla “besin zinciri”nin bir parçasıdır. Bunu vahşi, ayıp ya da canice sözcükleri ile değil yalnızca “tabii” ile açıklayabilirsiniz. Yaşanan bütünüyle tabii bir mücadele, tabii bir hayatta kalma savaşıdır. Her canlının diğerinin besini olduğu bir dünyada “adil” olan da budur. Bu çerçevede “şiddet”in kendisinden ne anladığımızı da sorgulamak gerekmez mi? Acaba bu kaplan, ceylan üzerinde “şiddet” mi uygulamıştır? Bunu cinayet olarak adlandırmak nasıl saçma ve mantıksız olacak ise vahşet ya da şiddet olarak adlandırmamız da aynı şekilde saçma olacaktır.Bu kavramlar yalnızca insanlar dünyasında geçerli olabilecek kavramlardır.

Doğada hiçbir şey yabancılaşmamıştır, her şey tabiidir. Burada “tabii” olmayan tek bir unsur vardır: İnsan. Nitekim bütün canlılar diğerinin besiniyken yalnızca insan denilen canlı türü, bu besin zincirinden çıkmıştır, yalnızca insan başka canlılar tarafından yen(e)mez. O beslenme’de sadece aktif olarak var olan tek canlıdır.

Ona sorsanız kaplanın ceylanı parçalaması vahşettir de hayvan çiftliklerinde her gün milyonlarca hayvanın boğazlanması “toplu katliam” değildir, doğal’dır hatta. Her şey bizim için vardır. Hayvanları evcilleştiririz,’üretilebilecek’ birer canlıya dönüştürürüz; bitkileri ehilleştiririz, rekolteyi artırmak için bitkilerin, sebzelerin genetikleriyle oynarız.

Evcilleştirme doğaya hile yapmaktır oysa. Hiçbir kaplan yiyemeyeceği kadar ceylan öldürmez; hayvanlar biriktirmez ve saklamaz. Besinini üretmez, sadece avlar. Asıl vahşet hangisidir acaba? Kaplan her on saldırısından ancak birinde amacına ulaşabilmektedir, yani ceylanın kurtulma şansı vardır; o da bu mücadeleye göre geliştirmiştir kendini, yine riski paylaşmak için sürüler halinde gezer. Hatta ceylanın beslenme rejimi kaplana göre daha az risklidir diyebiliriz. Peki ya insan? Tavuk çiftliklerinde ve büyükbaş hayvan çiftliklerinde ‘üretir’ besinini. Risk yok, başarısızlık ihtimali sıfır. Tavuklara günde 3 defa yumurtlamaları için yapay ışıklandırma, daha kilolu olmaları için hormon takviyesi yaparak. Ömrünü yalnızca kendisinin sığabileceği kutucukta geçiren tavuklar. Ötekiler de öyle, daha çok kazanç için üzerlerinden denenmeyen yöntem kalmayan domuzlar, koyunlar, sığırlar...

İnsana sorsanız çocukları eğlendirmek ve hayvanlar dünyasını tanımalarını sağlamak üzere sirklere ve hayvanat bahçelerine, yunus parklarına götürmek eğitimli her anne babanın “doğal” görevidir. İlkokul çocuklarını buralara eğitsel kol faaliyeti kapsamında götüren öğretmen “çağdaş” öğretmendir. Öğrenmeyi zevkli hale getirmiştir. O parklarda, sirklerde, hayvanat bahçelerinde hayvanlara bin bir işkencenin yapılıyor olmasını söz konusu etmeniz en hafifinden abesle iştigaldir.

Bütün bir gezegenin “tabii hayatı” insanın dahil olduğu bütün alanlarda bozulur. Gezegeni kendimiz için var sanırız ve gücümüz sayesinde kendimize göre dizayn ederiz.

Eski Yunan'da Protogoras'ın "her şeyin ölçüsü insandır"ından 2000 yıl sonra 17. yüzyılda Decartes’ın “Düşünüyorum o halde varım”ı zaman içersinde insan merkezli bir dünya fikrinin nasıl oluştuğunu ve geliştiğini gösterir niteliktedir. Hem felsefe, hem dinler tarihi hem de bunları da kapsayan medeniyet tarihinin dayandığı temel saik bu: İnsan her şeyin merkezidir. Galileo’dan sonra dünya’nın evrenin merkezi olmadığı kabul edilmiştir, ama insanın evrenin merkezi olduğu ve her şeyi yapmaya hakkı olduğu fikri güçlenerek yaşamaya devam etmiştir.

"Eski Ahit”teki Yaradılış Efsanesi'nde insan’ın dünya varlıklarına egemen olmak üzere yaratıldığı belirtilmektedir. Kuran’da “varlıkların en şereflisi”dir. Bakara suresinde "Size verdiğim nimeti ve sizi dünyalardan üstün tuttuğumu hatırlayın" denmektedir; yine aynı surede "O, yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir bina kıldı. Gökten su indirip onunla size rızk olmak üzere üzümler meydana getirdi." denir.

İnsanın istisnailiği kadar üzerinde uzlaşılmış bir paradigma yoktur; felsefe, sosyoloji, dinler, bilimler, tarih, sanat, sinema, kapitalizm, sosyalizm ve diğer ideolojiler dünyaya bakışlarında hep insan için, insan üzerindendir. Oysa içinde olduğumuz, nefes aldığımız eko-sistem biyosferde başka her şeyle birlikte varız ve onlar varsa biz varız.

İnsanın, diğer canlılar üzerinde, doğa ve gezegen üzerinde her türlü tasarrufunu meşru gören medeniyet tasavvurumuzun varacağı yerin ne olduğu sorusundan da öte “yaşam ortamı” ile ilişkisini tahakküm üzerinden kuran ve doğaya hakim olmayı insan türünün en büyük başarısı olarak gören, bunu da çocuklarına bu şekilde öğreten bir algının “başka türlü bir dünya “ kurması da sadece lafta kalacaktır, bu bakış açısıyla “başka türlü bir dünya” mümkün değildir. Kaldı ki bu afili lafın simlerini biraz kazıdığımızda yine insan için “başka türlü bir dünya”nın kast edildiği görülebiliyor. Bu “başka türlü bir dünya” acaba yunuslar, foklar, köpekler, tavuklar, sığırlar için ve ağaçlar için, hava için ve dereler için de başka türlü bir dünya olacak mıdır? Bu başka türlü dünyada evcilleştirilip ırkları ele geçirilmiş tavuklar, koyunlar, sığırlar, atlar, köpekler olacak mıdır?

Geçenlerde Youtube’da dolaşırken gördüm : “Kurdish Kangal” adıyla hazırlanmış yüzlerce video vardı.

Hadi vahşi, cani ve benzerlerini geçtim, ama ulus gibi bütün bütün insan dünyasına ait bir kavramı öteki canlılara bulaştırmaya ne demeli? Kendi meselelerine hayvanları alet etmenin bu kadarına pes!.. Zavallı kangal kendini bir millete ait hissediyor mu soran yok. Ataol Behramoğlu’na atıfla söylersek “bebeklerin ve köpeklerin ulusu yok”tur efendiler.

Elbette sadece “kurdish kangal” değil biraz bakınsak kim bilir ne tuhaflıklar buluruz bunun gibi. Rakı’da, baklava’da, lokum’da… Yunanlarla Türkler arasında yaşanan senindi benimdi kavgalarını biliyoruz, biraz milli çokça ticari olan bu tür kavgalar umarız Kangal’ların, köpeklerin, kuşların, çiçeklerin patentini almaya varmaz.

Mehmet İşten

Önceki Yazı:Türkler ve Şehir – Mehmet İşten
Sonraki Yazı:“Beyaz Türk'ün Yükü”: Oryantalizm, Kemalizm ve Türkiye'de Kürtler – Welat Zeydanlıoğlu
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...