Şimdi Pan-Anarşi Zamanı - Dilaver Demirağ

dilo

Lise yıllarımda sosyalist hareketin içinde çeşitli değişimlere tanıklık etmiştim. O dönemde benim de içinde olduğum Dev-Genç eksenli gruplar için üçüncü yolcular deniyordu. Bizler Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki derin bölünmenin dışında durarak Sovyetler Birliğini revizyonist, Çin Halk Cumhuriyetini de bozulmuş bulanlardık. Sovyetik ayaklanmayı da kabul ediyorduk, Halk savaşını da. Sovyetler Birliğini Sosyal Emperyalist bulmuyor, Çinin karşı devrimci olduğunu redddiyorduk. Bizim için sosyalizmin nabzı Kübada ve Latin Amerika'da atıyordu. 

Okula dönem dönem çeşitli gruplar hakim oluyordu. Ortaokul yıllarımda Maocu gruplardan Halkın Yolu okulda etkinken, sonraki yıllarda okula Dev-Genç eksenli Parti Cephe grupları özellikle de dev genç egemen olmuştu, o yıllarda dev-genç dev yoldu, daha sonra Dev-Genç hem dev sol’un hem dev yol’un kullandığı ortak isim olmuştu.

Sol bölüne bölüne ufalıyordu, kişisel liderlik hırsı, karizma sol içinde deyim yerinde ise enti püften gerekçelerle ayrışmaya yol açıyordu.  Dev-Yol içinde İstanbul Kanadı Dev-Sola-ki ikisinin de çıkış noktası Kurtuluş’tu- dönüşürken daha sonra Dev-Yol içinden Devrimci Kurtuluş grubu çıkacaktı. Ayrılık gerekçeleri ise kendilerinin Mahir Çayan’ın yoluna daha sadık olmaları diğerlerinin pasifist ya da sekter olmasıydı. Diğer sol gruplar açısından da durum çok farklı değildi. Mesela Partizandan halkın Kurtuluşuna kadar uzanan yelpazede savunulan görüşler üç aşağı beş yukarı aynıydı. Aradaki farklar nüans ayrımı olmasına rağmen Partizan Halkın yolunu, Halkın Yolu Halkın Kurtuluşunu, Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliğini bunlar da diğerlerini revizyonist, sekter vb çeşitli eleştiriler yönelterek suçlamaktaydı. Gel zaman git zaman aradaki nüans düzeyindeki fikir ayrılıkları, derinleşmiş farklara, eleştiriler de düşmanlık noktasına varacak noktaya geldi.

Bir gün bizim okulda forum adı verilen anma toplantılarının birinin ardından dev-genç ile halkın kurtuluşu grubu arasında demir çubuklarla birbirine yöneltilen saldırıya-hatta silah çekmeye-varan çatışmaya tanıklık ettiğimde şok olmuştum Araya girip ayırmaya çabalaıyordum, devrimcilerin faşistler dururken birbirine saldırmasının hata olduğunu, bunun düzenin işine geleceğini söylemiştim. Ama ara dayağı yemekten de son anda kurtulmuştum. Bu süreç zaman içinde birbirini öldürme noktasına varacaktı. Sosyalist gruplar arasında fraksiyon anlaşmazlığı nedeni ile işlenen cinayet ne kadardır sayısını bilmiyorum, ama ilk zamanlar faşistler tarafından öldürüldüğü söylenenlerin daha sonra rakip frakisyon tarafından öldürüldüğünü ve bunun bir kan davasına dönüştüğünü biliyorum.

Bu noktadan sonra sol artık duraklara bombalı pankart asacak kadar toplumdan koptu. Tüm bunların 12 Eylül'ü hazırlayan devlet tarafından, kontrgerilla tarafından örgütlendiğini arka planında da CIA olduğunu sonradan öğrendik. Ama sol o zaman kendisine dönük hazırlanan bu komplonun farkına varmak bir yana, yakında gerçekleşecek devrim hayalleri ile yaşamaktaydı. Hâsılı sosyalistler artık hem kendilerine, hem de yaşadıkları topluma ciddi biçimde yabancılaşmıştı.

Aradan yıllar geçti ve ben Anarşist düşünce ile tanıştım, tüm gönlümü, yüreğimi, hayatımın en güzel yıllarını bu harekete verdim (önümde bir gençlik daha olsa aynısını yapmaktan asla imtina etmeyeceğimin de bilinmesini isterim) ve onunla tanıştığımda Anarşistlerin hegomonya, sosyal alan egemenliği gibi kaygılar taşımadığını öğrendim.

Anarşizmle tanıştığım dönemlerde okuduğum metinlerde Anarşistler arasında da düşünce farkları olduğunu, ama bunun seksen öncesi solda olduğu gibi birbirine silah çekecek kadar nefrete dönüşmüş derin ayrılıklar olmadığını okumuştum. O metinlerde Anarşistler arasında çeşitliliğin doğal bir zenginlik olarak görüldüğü, ancak son tahlilde bunların aynı denize doğru akmakta olan nehir kolları olduğu yazıyordu.

Ancak hem bu 1 Mayısta yaşadıklarım, hem de süreç içinde tanık olduğum, duyduğum pek çok olay bunun böyle olmadığını ortaya koydu. Meğer bu ülkede siyasal muhalefetin kaderi değişmiyormuş. Anarşistler de şu an sol gibi bin türlü fraksiyona ayrılmış durumda ve malesef basbayağı da adam kapma mantığını da içeren bir hegomonik anlayış anti- otoriter olduğunu söyleyenler arasında yer buluyor. Anarşistler anarşistleri eleştirmek, onunla çeşitli nüansları güzel bir dille tartışmak bir yana birbirine dayak atmaya, tehdit etmeye varan bir karşıtlık içindeler.

Biz Anarşistler neyi paylaşamıyoruz. Hedeflediğimiz bir İktidar, birbirimiz üzerinde hegomonya tesis etmeye dönük iktidar içerikli emellerimiz mi var. Şu ya da bu konuda farklı düşünebiliriz, anarşiye giden yol konusunda bütünü ile farklı yöntemlere sahip olabiliriz, örgütlenmeyi ya da örgütlenmemeyi tercih edebiliriz, birimiz cinsiyet ya da cinsel tercih meselesini kendi anarşist mücadelelerinin önceliği sayabilir ya da bir diğerimiz hayvanların kurtuluş mücadelesini önemsiyor olabiliriz. Şu ya da bu anarşist düşünürün fikirleri bize daha sıcak gelebilir. Mücadele yöntemlerimiz birbirine taban tabana zıt olabilir. Ama sonuçta hepimizin ortak talebi bu baskıcı toplumsallık biçiminden çıkmak, içinde yaşadığımız otoriter, baskıcı sistemi dönüştürmek, özgür bir toplumu hemen şimdi buradan başlayarak örmek değil mi. Anarşi hepimizin ortak ideali değil mi, hadi bıraktım ilk anarşist kuşağın birbirine kardeşim diye hitabını, birbirine yoldaş gözüylede mi bakmaktan aciziz.

Ben dinle anarşi arasında uyumu hedefleyen bir anarşi anlayışını hedefliyorum, bana göre din karşıtı bir anarşi anlayışının bu toplumda hiç bir karşılığı yok dahası ben anarşist dönüşümü aynı zamanda manevi bir dönüşüm olarak görüyorum.  Bu düşünceler ile anti- teist anarşizm anlayışını eleştirebilirim, yerden yere vurabilirim. Ama bir ateist ya da anti teist anarşistle yan yana gelmekten, herhangi ortak iş yapmaktan asla imtina etmem. Hatta sözümü söylememe imkan verildiğinde din karşıtlarının dergisinde, internet sitesinde yazmaktan da çekinmem. O eleştirdiğim yoldaşım için her tür fedekarlığı da yapmaktan asla imtina etmem. Bir yoldaşımın başına bir şey geldiğinde bunu kendi başıma gelmiş kabul ederim. Şu ya da bu konuda çok ciddi ayrı düşünsem de benim için her anarşist yoldaşımdır.

Bildiğimce batıdaki Anarşistler de böyle düşünüyorlar. Bir pasifist anarşist ile şiddete dayanan direniş yöntemlerini bir mücadele pratiği olarak benimsemiş bir anarşist, bir vegan yeşil anarşistle ya da ilkelci ile bir anarşist komünist yahut anarko sendikalist, bir müslüman anarşistle eşcinsel anarşist yan yana kol kola aynı kortejde yürüyor. Polis saldırdığında herkes birlikte direniyor, polis kortejden bir yoldaşı almaya kalktığında herkes onla kenetlenebiliyor. Hiç kimse bir diğerini dışlamıyor.

Oysa biz de 1 Mayıs'ta yan yana yürümek bile mümkün olmuyor. Bu 1 Mayıs'ta üç ayrı kortej Anarşistler olarak yürüdü. Oysa bir Anarşist kortejin içinde herkes kendi pankartı, dövizi, mor, pembe, yeşil, kırmızı bayrakları, farklı sloganları ile alabildiğine renkli ve şenlikli bir görüntüyle yürüyebilirlerdi. Böylece dosta düşmana Anarşistler arasındaki farkların çok fazla olmasının doğal olabileceği, farkların bir ayrışma, dışlama nedeni olmadığını, bunun Anarşist düşüncenin doğasında olan bir şey olduğunu göstermiş olacaktık.

Madem Anarşizm birey ve topluluk diyalektiğine dayanıyor, madem anarşizm gönüllülüğü esas alan bir yatay ilişki biçimini benimsiyor, madem anarşizm her bireyin kendi enerjisini işin içine katabileceği bir birliktelik toplumsallık biçimi amaçlıyor. Öyleyse Anarşistlerin yan yana olmasını engelleyen nedir?

Hatırlıyorum platformist örgütlenme noktasında iki karizmatik anarşist figür birbiri ile tartışıyorlardı, birbirlerine yoldaş diye hitap ediyorlardı, asgari nezaket, asgari birbirine önem üzerine kurulu hitap birbirini önemseyen bir ilişkiyi ima ediyordu. Düşünüyorum bu iki figür yan yana gelmekten imtina edermiydi, bu iki figür birbirinden farklı düşündüğü için ayrışır birbirini son zamanların moda kelimesi ile ötekileştirici ilişki kurarmıydı. Tersine birbirilerini kucaklamaktan asla çekinmezlerdi. Ki böyle de olmuştur. Savaş konusundaki politikaları nedeniyle Anarşistlerin çoğunun uzak durduğu Kropotkin öldüğünde bütün Rusyadaki Anarşistler orada yer almışlardı.

Yunanistanı bir Alev topuna çeviren İsyancı Anarşistler ile Pasifist Anarşistler hiç mi birbirleri ile tartışmadılar, hiç mi sert tartışmalar yaşanmadı. Ama Aleks için pasifistinde ilkelcisine kadar herkes bir arada olmakta tereddüt etmedi.

Sol içindeki ölesiye rakabet aslında Sol içinde hegomonya kurma mücadelesiydi yani basbayağı bir İktidar kavgasıydı. Devlet bu rekabeti kızıştırmasa da aradaki ayrılığın sertleşmesi olağan olacaktı, çünkü bu bir hakimiyet mücadelesiydi.

Peki ya Anarşistler? Sorun hâkimiyet, hegomonya tesis etme mücadelesi mi? Bence hayır. Bir sosyal hareket eğer genişleyemez, derinleşemez ise enerjisini kendi içine çevirir ve en ufak ayrıntılar bile ayrılık nedeni olabilir. Anarşizmin Türkiyedeki 20 yıllık serüveni düşünüldüğünde bir arpa boyu yol katedilemediği açık değil mi?

Yunanistan ya da İngilteredeki Anarşistler de kitleselleşmek, toplumsallaşmak, toplumda kök salmak yerine bir avuç kişi düzeyinde kalsaydı orada da süreç buna benzer bir hal alabilirdi.

Ama orada Anarşistler enerjilerini dışa çevirmiş durumdalar, etkinler, düzeni sarsabilme yeterliğine sahipler. Sguatlar, kooperatifler, komünler, daha birçok örgütlenme süreç olarak devrim ekseninde derinleşmekteler. Anarşistlerin asıl derdi sistemle ve ona dönük bir mücadele içindeler. Yani toplumsallaşma kaygısı merkezi bir yere sahip. O nedenle de Anarşistler birbirilerine dönük şiddet içinde değiller, herhangi bir gösteride anında bütün anarşistler hızla örgütlenmekteler. Hal böyle olunca tartışmalar, görüş ayrlıkları birbirini dışlama noktasına gelmiyor.

Bizde ise eksik olan bu, örgütlü mücadele, örgüt lafı edildiğinde her ne hikmetse anarşistlerin önemli bir bölümü şeytan görmüş gibi oluyor, vebadan kaçar gibi kaçıyor. Hal böyle olunca da Anarşizmin görünümü ye kebabı iç şarabı deyimine uygun bir âlemcilik biçiminde oluyor. Belliki Anarşistlerin bir bölümünün toplumun ne düşündüğü, neyi sorun ettiği meselesi, toplumsallaşma mevcut sisteme dönük sahici anlamda-yani lafta olan ya da cam çerçeve indirmekten ibaret olan sahte yıkıcılık değil-yıkıcı bir enerjiyi oluşturmak kendi kişisel hazlarından daha az önemsiz.

Böylesi bir Anarşizm algısı egemen olunca sekterizmin sahaya yansıması ve cam çerçeve indirme zevki baskın oluyor, o zaman da bir avuç anarşist birbirini yiyip duruyor. Anarşistler enerjilerini sosyal derinlik oluşturmaya hasretmedikçe de bu tür yazılar daha çok yazılır durur. Ben de çenemi yorar değerli zamanımı dediklerime zerre değer vermeyeceklere hasreder dururum.

Dilaver Demirağ / itaatsiz.org

Önceki Yazı:Söz Uçar, Yazı Uçamaz - Remzi Gürkan
Sonraki Yazı:Çalışmak Kader Olduğunda - Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...