Zorunlu Eğitim - Mehmet İşten

Kimsenin gerçek manada düşünmeye ihtiyaç duymadığı anlaşılıyor. Kamplar, önderler, öcüler, kahramanlar var. Ellerinde de mihenk taşları güdük ideolojiler, siyasal argümanlar, dayanaklar. Bir konuya bakacakları zaman bu ideoloji gözlüklerini takıyorlar, her şey billurlaşıyor. Ergenekon’sa konu, tak gözlüğü ya gericilerin memleketi ele geçirme operasyonunu görürsün ya da şeffaflaşmayı ve bağırsakların temizlenmesini; PKK ise  ya vatan bölünüyordur ve hainler vardır ya da ezilen halkın soylu direnişi…

Karara bağlanmıştır aslında konular. Sana tekstini verirler, gider evde ezber edersin. Göremeyenlere üzülürsün, farklı düşünenlere düşmanlık beslersin olur biter.

Şimdi 4+4+4 var elimizde. Kamplar ne görüyordur; ya dincilerin takiyye ile eğitimi istedikleri hale getirdiklerini ve demokrat unsurların karşı çıkması gereken bir durumu ya da inançlı insanların da inançları doğrultusunda öğretim görecekleri bir eğitim sistemini. Büyük çoğunluk da zaten kendisi düşünmez ve düşüncelerine itibar ettiği kamp hangisiyse onun buyurduğunca davranır.

Yığınlar ve ahali neyse de mesela özgürlükçü oldukları, daha güzel bir dünya düşüne sahip oldukları varsayılan sosyalistlere; Allah’tan başka ilah tanımadıklarını ve vicdan sahibi olma konusunda bayrağı en önde taşıdıklarını umabileceğimiz İslamcılara ne oluyor? Hele de önyargıları özgürlük olan anarşistlere?

Eğitimin ne olduğu konusunda hakiki bir görüş geliştirmemişsin, şiddetin, iktidarın, tahakkümün hayatımızdaki yerini düşünmemişsin, 4+4+4 hakkında parmağı en önce sen kaldırıyorsun! Otursana oturduğun yerde. Bütün “siyasal bilinci” AKP karşıtlığı üzerinden oluşan zevat, “onlar yapıyorsa vardır işin içinde bir iş ve karşı çıkmam gereken bir taraf” maddesi uyarınca hemen başladılar aynı teraneye. Sosyal paylaşım sitelerinde ve medyada;  sosyalist, İslamcı arkadaşların hatta anarşist olduğunu düşünen ama içinde kuvvetli  bir  batıcılık, ilericilik ve din karşıtlığı (hepsi sol alışkanlıklardır, sol sapmadır yani J)) taşıyan anarşist arkadaşların 4+4+4 aleyhine paylaşımlarına rastlıyorum. Birileri diyor ki yıllar önceki ezber üzerinden, “zorunlu eğitimi 4 yıla indiriyorlar, kız çocuklarını eve kapatacaklar”; ötekiler de diyor ki “zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarıyoruz.” Kavga gürültü. Zorunlu eğitimde uzlaşmış herkes.  Yani “ne”de uzlaşmışlar, çocukları devletin ideolojisine göre birer yurttaş yapmada.

Siyasal arenada rakiplerine bir gol daha atabilmek uğruna vicdanı, insanı, kendi ilkelerini görmezden gelen, hatta sırf o golü atmak uğruna kendi ilkelerine küfreden, bir şeyin siyaseten yanında veya karşısında yer alan bir dünya insan.

Bundan yıllar önce CHP, sol ve ilericiler hep birlikte zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılmasını istiyorlardı, sanıyorlardı ki bir insanın başını örtmesi, İslamcı olması cahilliktendir, bunları bir eğitsek şeriatın yükselişini önleriz. Sanıyorlardı ki bu İslamcılar çocuklarını, özellikle de kız çocuklarını eğitimin zorunlu kısmını –o zaman 5 yıl– hallettikten sonra okula göndermeyip kuran kurslarına gönderiyorlar, bu nedenle bir anda sayıları milyonlara ulaştı. Refah-AKP ekseni de o zamanlar şöyle düşünüyordu: “Kardeşim sana ne, benim çocuğumun nasıl bir eğitim almasından yana olduğumdan. İlla Kemalist çerçevede mi eğiteceğiz çocuklarımızı, ben dini eğitim istiyorum belki, yok mudur böyle bir hakkım.”  Her iki kamp da büyük bir gerçeği fark etmiş olmanın huzuru ve cakası ile (ee dönem de 28 Şubat dönemi)  fısır fısır muhabbet çeviriyordu, herkes tekstini koltuğunun altına sıkıştırıyor ve ezberini tamam eylemek üzere eve gidiyordu. Liberal aydınlar da genel manada “özgürlükçü” oldukları ve “statükoya karşı” oldukları için bu zorunlu eğitim meselesinde insanların çocuklarına istedikleri eğitimi aldırma haklarından söz açıyorlardı, hatta sınırları az daha zorlayıp sembol haline gelmiş “türban”dan yana tavır alanlara tesadüf ediliyordu. Sonra köprünün altı çamur deryası oldu. Batı Çalışma Grubu’nun modern fetvaları yürürlüğe girdi. Zorunlu eğitim sekiz yıla çıkarıldı, imam hatip liselerine  pek çok dezavantaj getirilip o okulların tercih edilmesi engellendi. Türbanlı hanım milletvekili meclisten, yetmedi vatandaşlıktan atıldı.

Ve fakat İslamcı düşüncenin ve artık yalnızca AKP olarak şekillenen diğer cenahın zayıflaması sağlanamadı, tam tersine bilindiği gibi ezici bir çoğunlukla yıllardır tek başına iktidar durumunda bu eksen. Onların da pek çok konuda bakış açısı değişti, beyazlaştılar, liberalleştiler; artık sanıyorum ne “kanlı mı olacak kansız mı” yakışır onların da ağzına ne de “"minareler süngü/ kubbeler miğfer/ camiler kışlamız/ müminler asker," dizeleri. İktidar ellerine geçince ve asıl çoğunluğun kendileri olduğuna sonunda inanabilince Kemalizm’le de barıştılar büyük ölçüde, cumhuriyetle de kapitalizm ve Batı’yla da.

Eğitim konusundaki düzenlemelerde tabanlarının önemli iki beklentisine az çok yanıt verdiler: İmam hatip liselerinin ve genel manada tüm meslek liselerinin katsayı mağduriyetini giderdiler ve başörtülü kızların üniversiteye girmelerini sağladılar geçici düzenlemelerle. Elhâk, bunlar da yapılması gereken şeylerdi. CHP ve sol başlangıçta hararetle karşı çıktıkları ve adeta “cumhuriyet elden gidiyor” diye bağrıştıkları yerden çok uzaktılar zaten artık, çünkü seçim sonuçları halk partisine halkın gerçek durumunu birkaç kez göstermişti. Artık başörtüsüne karşı olmadıklarını falan da söylüyorlardı siyaseten. Yıllar önce “zorunlu eğitim”in uzamışını memleketin bekasını sağlayacak tek kurtuluş gibi görenler tam bunları unutmuştu ki AKP 4+4+4 diye bir şey çıkardı. Karşı cephede hemen eski hastalık nüksetti: Vay efendim zorunlu eğitimi 4 yıla indiriyorlar, kız çocuklarını eve kapatacaklar, on yaşından itibaren başörtüsü takma serbestisi getiriyorlar falan diye yaygarayı bastılar. Sanki aradaki süreç hiç yaşanmamış gibi gene “zorunlu eğitim”in şeriatçı yükselişin önündeki en büyük kalkan olduğu fikri akıllarına geldi. Neyse izahlar yapıldı, tasarıda değişiklikler yapıldı ve görünen o ki 8 yıllık zorunlu eğitim sabit kalmak üzere uzlaşacaklar; gerçi AKP 12 yıl zorunlu eğitim diyor şimdi de. Bizimkiler gene kıllanabilir bu durumdan. Bakalım göreceğiz. Ama siyasal arenanın dışından, zorunlu eğitimin kendisi nedir diye bakan yok. Az baksana kardeşim; bu zorunlu eğitimi 25 yıla çıkarsan bir şey olur mu, ya da 2 yıla indirsen aynı tahribatı yapmaz mı çocukta?

Anarşistler biraz tembeliz, kendimiz meseleyi kavradığımız zaman artık o konuda bir şey yapma, yazma, söyleme gereği hissetmiyoruz. Karşı olduğumuz şeylere karşı olmak evrensel ve basit bir realiteymiş gibi düşünüyoruz. Mesela özgürlükten ne anladığımızı, askerliğe, hiyerarşiye, militarizme, devlete vb. neden karşı olduğumuzu birkaç sayfayla anlatmak zül geliyor. Bunlardan biri de zorunlu eğitim. Anarşistler zorunlu eğitime karşıdır. Tersini düşünen var mıdır bilmem, ama anarşistlerin asgari müştereklerini şöyle bir düşününce mümkün değildir gibi geliyor bana. Yeni bir şey değil elbette söylediklerim, zorunlu eğitime ve okula karşı olmak anarşistler için ilk varılan duraklardan biri.  Bu, devlete karşı olmanın zorunlu bir sonucu. Tüm devletler kendi ideolojilerine uygun "birey"ler, "yurttaş"lar yetiştirmek ister, esas itibariyle “eğitim” kişiyi eğip bükme sürecini ifade eder. Devletlerin eğitimi, genel planda kapitalizmin ve endüstriyel toplumun, özel planda da ulus-devletin devamını sağlar. Hepimiz bir biçimde bu sürecin içinde bulunduğumuza veya içinden geçtiğimize göre eğitim sürecinde açıkça yaşanan insan onuruna aykırı, kişiliğe yönelik saldırılara ve farklılıkları yok etmeye dönük uygulamalara şahit olmuşuzdur. Her anında otoritenin hissettirildiği ve bunun için de en büyük desteğin, çocuğunu canı kadar sevdiğini düşünen aileden alındığı garip bir süreçtir eğitim. “Eti senin kemiği benim” gibi muhayyileyi zorlayan bir sözün son derece doğal bir "iyi veli" sözü olabildiği bir süreç. Öğrencinin yaratıcılığına –gerçek yaratıcılık diyorum– kesinlikle müsamaha gösterilemez. Çocuklar hiçbir şekilde özgürlük yönünde teşvik edilmez, daima kurallar ve kurallara uyma yönünde bir teşvik vardır. Kompozisyon, şiir, resim yarışmaları açılır; öğretmenler hiç okumaz bunları, öyle bir beş dakika bakıp birini seçerler. Her şey formalitedir. Bu devlet okulları açısından değil sadece, tüm okullar için gereklidir, geçerlidir. Her öğretmenin ilk sorguladığı, çocuğun ortaya koyduğu şey yasa ve yönetmeliklere uygun mudur meselesidir. Öğretmen zaten hilkat garibesi bir varlıktır. Resim öğretmenleri resimden, edebiyat öğretmenleri edebiyattan uzaktır. Edebiyat öğretmenlerinin kitap okuma oranı ile başka bir meslek grubunun oranı kıyaslansın oranlar aynı çıkar en iyimser bakışla. Kaç edebiyat öğretmeni, günümüz şairlerini geçtim, Asaf Halet Çelebi şiiri hakkında, Turgut Uyar hakkında hatta Nazım Hikmet şiir hakkında ÖSS kitaplarından kulağına çalınan birkaç cümle dışında birkaç paragraf konuşabilir, yazabilir? Kaç müzik öğretmeni, Anadolu Rock’ın gelişimini, müziğin anlamını çocuklara anlatabiliyordur? Kaç matematik öğretmeni problem çözme dışında mesela matematik tarihiyle ilgili konuşma yapabilir? Öğretmenin bildiği tek şey vardır, maaş. Ona gelecek zam, ek ders ücretleri, emeklilik ikramiyesi. Tamam, nihayetinde herkes geçinmek ve karnını doyurmak zorundadır da işini bu derece bayağı yapıp nasıl haklı bir ekonomik talep edinebilirsin ki? Sendikalarla ilgisi tamamen bu maaş, zam, özlük hakları vs. yönündedir; sendikalar da bunu kavradıklarından oraya yoğunlaşırlar. Durum fecaattir yani okullarda.

Öğrenciler buğday taneleri gibi öğütülürler bu değirmende, kâh notla, kâh cezayla, kâh ödülle. En acımasız psikolojik testlere tabi tutulurlar her gün. İstenenleri eksiksiz yapan çocuğun övülmesi ötekiler üzerinde her gün uygulanan bir psikolojik işkencedir. Kişiliği beş para etmez adamlar, kadınlar çocuklara sürekli emirler verirler, şahsi işlerini yaptırırlar, kızım şuradan bana bir çay al, oğlum git bana sigara al, şunu getir, bunu götür. Hiçbir öğretmen böyle davranan bir arkadaşına “kardeşim ayıptır, çocuklara böyle davranmaya, onlardan sürekli bir şeyler istemeye ne hakkın var, okul mu burası senin krallığın mı” demez, diyemez; çünkü herkes aşırı sosyaldir. Okul krallığında her öğretmenin küçük prenslikleri vardır, her şeyi o yaratmış gibi mutlu mesut yaşarlar okulda. Duyuyoruz, fiziksel şiddete hala başvuranlar varmış, ama en az onun kadar ağır bir psikolojik şiddet cenderesinden geçer çocuklar her sabah: “Saçın niye toplu değil, eteğini yukarı çek, ayakkabının rengi ne böyle, kaç defa dedik size hayvanlar, hani forman, arman, velini çağır!” Listenin tamamını duysanız şaşırırsınız. Eğer okula giden çocuğunuz varsa bunları her gün yaşadığını, yaşaya yaşaya kabullendiğini sakın unutmayın e mi? Hayatlarının sıvası her yerinden dökülen, evlerindeki çocuklarıyla iletişimsiz, idealsiz bir dünya maaş salağı adam, kadın okulda bütün tatminsizliklerini sizin çocuklarınız üzerinde gideriyorlar.

Anne babalar okullara çocuklarını şahane, özgür, yaratıcı insanlar olmaları için değil, istenenleri öğrenmeleri ve sonucunda ömür boyu zavallı bir hayat sürmelerine yarayacak bir meslek edinmeleri için gönderir. İlk yıllarda çocuklarına bakarlar, onun olağanüstü, sıra dışı yetenekleri ve zekâsı olan bir çocuk olma ihtimali hâlâ varsa kafalarında bunu merak ederler. Zaten böyle bir şey varsa da esas yapacakları şey bunu nasıl paraya ve başarıya tahvil edeceklerini düşünmektir. Doğal olarak çok büyük bir çoğunluk böyle bir şey olmadığı, çocuklarının son derece sıradan bir çocuk olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorunda kalır. Oradan sonrası artık bilinen tablodur. Bir baltaya sap olsun isterler, bu derece düşer hedef. Ama kolay değildir bu da. Çok zorlu bir süreç bekler onları, çocuk azarlanacaktır, kaşlar çatılacaktır, başka çocuklarla karşılaştırılacaktır, kendi hayatlarının nasıl zorlu olduğu, onun sahip olduğu imkânlara sahip olmadıkları, kendileri için bir şey beklemedikleri türünden acındırmalardan, hayat derslerinden başlayıp “dayak cennetten çıkmadır”a uzanan bir dizi eylem hayata geçirilir.

Okul, çocuğun hayata hazırlandığı yerdir, bakın bu doğru. Rezil hayatımızın her türlü sembolik uygulaması, her türlü minimal gösterisi var orda. Güç, güçsüzlük, beğenilme, beğenilmeme, fark edilmeme, haksızlığa uğrama, iktidarla ilişki nasıl kurulmalı, başarıya giden yol nedir, insanları nasıl kandırırsın, nasıl tavlarsın, gemisini yürütmek nedir, mış gibi yapmak nedir, aşk nedir, karşılık bulamamak nedir, gereksiz bilgi nedir, köprüyü geçene kadar ayı kimdir, kimden korkmak lazım, kime tepeden davranmak lazım, sosyallik nedir, dışlanmak nedir, bundan nasıl kurtulunur? Bu ve benzeri envai çeşit şeyi öğrenir çocuk okulda. Ama bunlar müfredat dışı konulardır. Yine de öğrenir, hakkını yememek lazım, okul her sosyal ortamda öğrenilen hayat bilgisini öğretir size.

Bu tornadan geçen öğrenci şunları öğrenemez: özgürlük nedir, sistem nedir, insanların canlıların sadece bir türü olduğu, insan istedi diye tüm gezegenin bir biçimde düzenlenemeyeceği, devletin ne olduğu, kardeşliğin ne olduğu, doğayla bütünleşmiş bir yaşamın ne olduğu!

Fakat zorunlu eğitime karşı çıkışımızın temel sebebi; okulun, var olan düzenin doğruluğunu ve meşruluğunu, derslerde hiçbir şey anlatılmasa bile, yavaş yavaş ve geri dönüşümsüz bir biçimde beyinlere nakşetmesidir. Ayrıca derslerde anlatılanların hepsi yalan dolandır. Tarih dersi ilerlemeci bir zihniyetle, “ilkelden bugüne”, “geriden ileriye” sıralamasında verilir. Hesaba göre en eskiden yaşayanlar “en geri”dirler. Devletler, savaşlar, kahramanlıklar, düşmanlar. Yani bir çocuğu böyle bir tarih eğitiminden geçirirseniz dünyayı anlamaması, yanlış anlaması ya da bütün bu olan bitenin ve sonuçlarının iyi mi kötü mü olduğunu kavramaması için her şeyi yapmış sayılırsınız. Batı’nın şekillendirdiği ve tüm dünyaya kabul ettirdiği aydınlanmacı, rasyonalist, bilimselci, medeniyetçi zihniyet, beden eğitiminden, müziğe, psikolojiden fen bilimlerine hatta din kültürü ve ahlâk bilgisine kadar tüm derslere sindirilmiştir. Anarşistler bundan dolayı bu eğitime karşıdır. Ama böyle değil de içeriği anarşistlere çok uygun hazırlanmış olsaydı bile bu kez hayatın bilgi alanlarına bölünmesi, yabancılaştırıcı etkisi ve bilginin tahakkümün kaynağı yapılmasından dolayı yine zorunlu eğitime karşı çıkacaklardı. Okula karşı çıkmak, özgürlüğün önünde en büyük engeller olarak gördüğümüz, yabancılaşmanın kaynağı devlete, endüstriyel topluma, şehirler halinde yaşamaya, “toplum” halinde örgütlenmiş yaşama; beyaz, ilerici, akılcı ve uygar dünyaya karşı oluşumuzun bir parçasıdır.

İşte bundan dolayı eğitime hayır, okula hayır diyoruz.

Mehmet İşten

Etiketler
Önceki Yazı:"Devletin" Son Demleri - Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Kapitalizme Karşı "Sivil İtaatsizlik Alanları" - Alakır Nehri Kardeşliği (A.N.K)
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...