Bozulama – Mehmet İşten

"Basit sesler, doğal olarak gırtlaktan çıkar, ağız doğal olarak az çok açıktır; ama sesleri eklemlemeyi sağlayan dilin ve damağın değişiklikleri dikkat ve alıştırma ister; bunlar istemeden yapılamaz, bütün çocukların bunları öğrenmeleri gerekir, birçoğu da kolayca öğrenemez bunu. Çığlıklar ise basit seslerden oluşur." -J. J. Rousseau-

Dillerin kökenini incelediği o şahane yapıtında  J. J. Rousseau dillerin gereksinimlerden değil, güçlü duygulanımlardan doğduğunu söyler. İlk sesleri insanlardan çekip alan açlık ya da susuzluk değil, aşk, nefret, acıma ve öfkedir  der.

Sesler yok olmuyor. Geniş ovalarda yankılanıyor. Rüzgârın taşıdığı. Kılıç şakırtıları, nal sesleri, gövdesi yarılan bir adam.  Mızrak saplanmış bir atın acıyla kişnemesi. Atın yıkılışıyla bize doğru yükselen toz bulutu. Terimizle karışan tozun gövdemizi çamura bulayışı. Aynı nehir akıyor, aynı tomruklar takılıyor kayalara. Kızıl ve eflatun karışımı ufuk, birbirine sarılan iki siluet o zaman da vardılar.

Tepenin üzerinde bir deve kervanı. Göç var. Derken bir silah sesi, bir daha. Öndeki deve silueti devriliyor. Düşmüyor ama, diz çöküyor, secde ediyor adeta. Ardından peş peşe silah sesleri!..

Sesler yok olmuyor . Olaylar, insanlar gelip geçiyor ama onların sesleri baki kalıyor. Baki kalan bu kubbede bir hoş sadadır bunun için mi denmiştir? Öyleyse, birtakım Japon bilim adamları kubbedeki sesleri duymamızı sağlayacak o makineyi icat ettikleri gün duyacağımız sesler acı içindeki inlemeler, ulumalar, çığlıklar ve avazlardır elbette, hoş sadalar değil. Eşinden ayrılan yaralı ördeklerin, oğlunu yitirmiş babaların, Aslı'sından ayrılıp yanan Keremlerin dertli  iniltileri bulacak kulaklarımızı.

O acıyla inlemeleri biz en çok türkülerde duyarız. Hele de bağlamanın teline vurulduğu ilk andan, aşığın tiz bir ahla başlayıp nefes alamayacakmış gibi bitirdiği bozlaklarda. Bir ayrılık, bir yoksuzluk, biri de ölümdür anlattıkları. Seher yelinden haber sorar "O ne dedi sen ne dedin varınca?" diye. Diyar diyar gezerken  çan sesleri  arasından sitem eder ecele: Var git ölüm bir zaman da gene gel..1

Bozlak , bozulamak'tan gelir. Hem de Türkçenin bütün lehçelerinde. Bozulamak ise devenin acı acı bağırması, daha doğrusu bozulamasıdır. Deve başka türlü bir ses bilmez. Yalnızca acı acı bozular. Birbirinden çok uzakta yaşayan göçebeler dertli dertli feryat eden aşığın bu söyleme şekli ile devenin bozulaması arasında bir benzerlik görmüşlerdir. Bozlak demişlerdir. Deliboran bozular, Karacaoğlan, Abdallar 2, Muharrem ustayla oğlu hep bozularlar.

Bilmem duymayan var mıdır, herhangi bir hayvanın, insan da dâhil acı ile inlemesini. İster Ulysses Gaze'deki 3 ulumayı duyun, ister Gabbeh'teki 4  yaşlı adamın üzüntülü feryadlarını, ister bir belgeselde yavrusu ölmüş bir kurdun, aslanın, ayının, devenin  belki içli içli, belki böğüre böğüre ağlamasını. Tarifsizdir.

Geçtiğimiz günlerde yine acıyla bozuladı develer. Anadolu'da göçerliği devam ettiren son Yörük topluluğu olan Sarıkeçililer’in develerine silahlı saldırı düzenlendi. 6-7 yaşlarındaki bir deve ölürken biri ağır olmak üzere 5 deve yaralandı.

Sarıkeçililer, her yıl yaz aylarını Konya civarındaki yaylalarda geçiriyorlar. Devlete işgaliye (!) parası ödeyerek hayvanlarını otlatıyorlar. Onların göçleri her seferinde bu tür olaylara sahne oluyor. Yerleşik köylülere göre onlar yabancılar, topraklarına girip meralarını tüketen işgalciler. Kendi topraklarından geçmesinler istiyorlar.

Yörükler göçebedir. Hepimiz öyleydik. Çok uzaklardan geldik. Sonra kâh kılıç zoruyla kâh fermanla kâh hayat tarzının baskısıyla yerleşik hayata geçtik. Sarıkeçililer ise bu hayat tarzını sürdüren son topluluk.

Göçerler toprağın sahibi olmayı anlamazlar. Onlara göre toprak herkesindir, su herkesindir, hava herkesindir. Ne tuhaf bir algı değil mi!

Ama yüzyıllar içinde toprağı çitlerin ardına, suyu boruların içine hapsettik biz. Hayvanlarını otlatabilecekleri  yayla, çadır kurabilecekleri toprak; hayvanlarıyla beraber su içebilecekleri, üzerine HES kurulmamış dere bırakmadık. Birkaç yayla arasında döner dururlar mevsimden mevsime.

Bugünün mülkperest insanına Sarıkeçilileri anlatmak beyhude bir çaba muhakkak. Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun türkülerinin kaynağıdır onlar. Türkçenin kaynağıdır.  Bırakın dereler aksın özgürce, kervanlar yürüsün şu Anadolu topraklarında. Katile, soyguncuya bile yer bulduğunuz hayat tarzınıza göçerler mi fazla geldi! İlla bir şey yapacaksanız TDK’yı kapatın, oranın bütçesiyle Sarıkeçililerin göç yollarını özgürleştirin! Türkçeye onlar yeter!

Mehmet İşten

-----------------------

1.http://www.youtube.com/watch?v=vdP3a_HCHu0

2.https://www.youtube.com/watch?v=VX28leEdH_A

3.https://www.youtube.com/watch?v=bQxKu4lctqo

4.http://yaban-ci.blogspot.com/2012/02/acnn-dili-ulumadr-ve-siddettir-gabbeh.html

Önceki Yazı:Modernitenin Skopik Rejimi: Görme ve Görsellik – Martin Jay
Sonraki Yazı:Anarşist Alkolik Jaroslav Haşek*
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...