Anarşist Bir Program - Errico Malatesta

malatesta

Anarşist bir program...

Amaçlar ve Hedefler

İnsanlığa musallat olan birçok kötülüğün kötü bir toplumsal örgütlenmeden kaynaklandığına ve insanın isteseydi ve nasıl yapacağını bilseydi, bu kötülükleri ortadan kaldırabilecek olduğuna inanıyoruz.

Günümüz toplumu, insanın insana karşı öteden beri süre giden savaşının eseridir. İşbirliği ve dayanışma sayesinde herkesin payına düşebilecek yararları anlamaya çalışmadan, kan bağı yoluyla kendisine en yakın olanlar hariç geri kalan herkesi rakip ve düşman gibi görerek, başkalarının yaşamları üstüne hiç kafa yormadan, kendisi için mümkün olan en büyük çıkarı elde etmeye çalışmaktadır.

Böyle bir savaşta, açıkça en güçlü ya da daha şanslı olanlar kazanmak zorundadır ve kaybedenlere o ya da bu şekilde boyun eğdirip zulmedeceği kesindir.

İnsan hayatta kalmak için tamı tamına gerekenden daha fazlasını üretemediği sürece, fatihlerin tek yapabileceği kurbanlarını kaçırtmak ya da kılıçtan geçirmek ve onların topladığı besinlere el koymak olabilirdi.

Tarım ve hayvancılığın keşfiyle birlikte, insan yaşaması için gerekenden daha fazlasını üretebilir hale geldi. Fatihler de fethettiklerini bir kölelik durumuna indirgemeyi ve onları kendi çıkarları için işe koşmayı daha kârlı buldular. Fatihler başka insanların emeğini başka araçlarla sömürmenin daha uygun, daha kârlı ve güvenilir olduğunu fark ettiler. Toprağı ve çalışma araçlarını kendi tekellerinde tutanlar, hakları gasp edilerek geçim araçlarından mahrum bırakılan kişi üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip oldular. Üretim araçlarından mahrum bırakılanlar, yaşamlarını sürdürebilmek için toprak sahiplerine başvurup, onların koşulları altında onlarla çalışmak zorunda kaldılar.

Böylece, her türden bir dizi çetrefilli mücadele, istila, savaş, ayaklanma, bastırma, mücadele yoluyla kazanılan ayrıcalıklar, ezilenlerin savunma, fatihlerin saldırı için oluşturduğu birlikler üzerinden adım adım bugünkü topluma ulaştık. Bu toplumda kimileri toprağı ve tüm toplumsal serveti miras olarak alırken bu mirastan her bakımdan mahrum bırakılan geniş halk kitleleri sömürülüp mülk sahibi küçük bir sınıf tarafından ezilmektedir.

Bugün birçok işçinin içinde yaşadığı sefalet bu durumdan kaynaklanır ve bu sefalet de cehalet, suç, fahişelik, kötü beslenmenin yol açtığı hastalıklar, zihinsel çöküntü ve vakitsiz ölüm gibi kötülükleri yaratır. Tüm bunlardan, kitleleri baskı altında tutmak için gereken araçları elinde tutan mülk sahibi sınıfı yasallaştırmak ve onları işçilerin taleplerinden korumak için var olan özel bir sınıf (hükümet) doğar ve bu sınıf, emrindeki güçleri kendisi için ayrıcalıklar yaratmak ve eğer yapabilirse mülk sahibi sınıfın kendisine de boyun eğdirmek için kullanır. Bunu Tanrı’nın iradesi ve ölümden sonraki yaşam vs. hakkında bir dizi masal yoluyla, ezilenleri sesini çıkarmadan baskıyı kabul etmeye ikna etmek için uğraşan ve (tıpkı hükümetin yaptığı gibi) mülk sahibi sınıfa hizmet etmenin yanı sıra, kendi çıkarlarına da hizmet eden bir başka ayrıcalıklı sınıfın (ruhban sınıfının) yaratılması izler. Bunu, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden ve gerçek bilimin olumsuzlanması olan resmi bir bilimin yaratılması izler. Bundan ise vatansever ruh, ırk nefreti, savaşlar ve bazen savaşların kendisinden daha feci olan silahlı barış doğar; sevgi işkenceye ya da sefil bir ticarete dönüşür. Sonuç olarak, az ya da çok saklanan nefret, rekabet, tüm insanların içindeki kuşku, güvensizlik ve evrensel korku oluşur.

Bizler bu durumu radikal bir biçimde değiştirmek istiyoruz. Nefretin yerine sevgiyi, rekabetin yerine dayanışmayı, kişisel refahı tek başına aramanın yerine, herkesin refahı için kardeşçe bir işbirliğini, zulüm ve dayatmanın yerine özgürlüğü, dinsel ve sözde bilimsel yalanın yerine gerçeği geçirerek bu durumu onarmak istiyoruz.

Bu nedenle:

1. Toprak, ham maddeler ve çalışma araçları üzerindeki özel mülkiyet ortadan kaldırılmalıdır.  Böylelikle, hiç kimse başkalarının emeğini sömürmek yoluyla yaşam araçlarına sahip olmayacak ve herkese üretme ve yaşama araçları temin edildiğinden, herkes tamamen bağımsız olacak ve ortak bir amaç için ve kişisel sempatilerine uygun olarak kendi arasında özgürce bir araya gelerek, özgür bir pozisyonda olacaktır.

2. Devlet ve kanun yapan ve onu diğerlerine dayatan her güç ortadan kaldırılmalıdır. Buna bağlı olarak monarşiler, cumhuriyetler, parlamentolar, ordular, polis güçleri, hâkimler ve cebri güçlerle donatılmış her kurum ortadan kaldırılmalıdır.

3. Toplumsal yaşam, üreticilerin ve tüketicilerin oluşturduğu, üyelerinin arzularına uygun olarak yaratılan ve değiştirilen, bilim ve tecrübenin yol gösterdiği ve doğal ihtiyaçlardan kaynaklanmayan her tür vergiden uzak özgür birlikler ve federasyonlar vasıtasıyla örgütlenecektir ve zorunluluk duygusunun ağır basması yoluyla ikna olan herkes, bunlara gönüllü olarak teslim olacaktır.

4. Gelişme ve refah için gerekli olan yaşam araçları, çocuklar ve kendi geçimini sağlayamayan herkes için teminat altına alınacaktır.

5. Bilim perdesi ardında saklanıyor olsa dahi dinlerle ve tüm yalanlara karşı savaş verilmelidir. Herkes için ileri düzeyde bilimsel öğrenimin önü açılmalıdır.

6. Rekabete ve vatansever önyargılara karşı mücadele etmek gerekir. Sınırların ortadan kaldırılmalı, tüm halklar arasında kardeşlik bağları oluşturulmalıdır.

7. Ailenin yasal her bağdan, ekonomik ve fiziksel her baskıdan, her tür dinsel önyargıdan kurtularak, aşk pratiğinden ortaya çıkacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Bunlar bizim idealimizdir.

Yollar ve Araçlar

Bir dizi başlık altında amaçlarımızın ve uğruna savaştığımız idealin ana hatlarını çizdik ancak bir şeyi istemek yeterli değildir: İnsan bir şeyi gerçekten istiyorsa, onu elde etmek için yeterli araçları kullanmalıdır ve bu araçlar, keyfi olmak yerine şiddetle arzuladığımız amaçlar ve mücadelenin gerçekleştiği koşullar tarafından belirlenmelidir. Çünkü araç seçimine önem vermezsek, başka amaçları, şiddetle arzuladığımız amaçlarla muhtemelen taban tabana zıt amaçları gerçekleştirmiş oluruz. Her kim ki yola koyulur ve yanlış bir sapağa girer ise istediği yere değil, yolun onu götürdüğü yere gidecektir. İşte bu nedenle, arzuladığımız amaca götüreceğini düşündüğümüz ve benimsemeyi planladığımız araçların neler olduğunu belirtmemiz gerekir.

Bizim idealimiz, başarısı için yalıtılmış bireye bel bağlayan bir ideal değildir. Mesele toplumun hayat tarzını bir bütün olarak dönüştürmekle ilgilidir. İnsanlar arasında sevgiye ve dayanışmaya dayalı ilişkiler kurmakla; yalıtılmış bireyler ya da bir sınıfa veya belli bir siyasi tarafa mensup olanlar için değil, tüm insanlık için maddi, manevi ve entelektüel açıdan tam gelişim sağlamakla başarılabilir. Üstelik bu, zor yoluyla dayatılabilecek bir şey olmayıp, her birimizin bilincinin aydınlanması yoluyla ortaya çıkmalı ve herkesin özgür rızasıyla başarılmalıdır.

Bu nedenle, ilk görevimiz insanları ikna etmek olmalıdır. İnsanların başlarına gelen belalardan ve bunları yok etme şanslarından haberdar olmasını sağlamalıyız. Herkesin içinde, başkalarının mutsuzluklarına karşı sempati ve tüm insanların iyiliği için canlı bir arzu uyandırmalıyız.

Aç ve açıkta olanlara herkesin maddi ihtiyaçlarını temin etmenin nasıl mümkün ve kolay olabileceğini ispatlayacağız. Ezilen ve hor görülenlere özgür ve eşit insanlardan oluşan bir dünyada mutluluk içinde yaşamının nasıl mümkün olduğunu göstereceğiz; düşmanlık ve şiddet yüzünden acı çekenleri, insanın dostlarını sevmeyi öğrenmesiyle sağlanan huzura ve insan sıcaklığına giden yola yönelteceğiz.

Günümüz toplumunda bize acı veren bu kaçınılabilir ve adaletsiz kötülüklere karşı; insanların aklında isyan fikrini canlandırmakta ve onların bu kötülüklerin nasıl doğduğunu ve onlardan kurtulmamızın insan iradesine nasıl bağlı olduğunu anlamasını sağlamakta başarılı olduğumuzda, ve toplumu herkesin yararına dönüştürmek için insanların içinde canlı ve güçlü bir arzu yarattığımızda, o zaman ikna olmuş olanlar kendi emeklerinin yanı sıra, hali hazırda ikna olmuş olanların tecrübeleri üzerinden de bir araya gelecek ve buna ek olarak, ortak idealleri uğruna hareket edebilmek isteyeceklerdir.

İşaret etmiş olduğumuz gibi, özgürlüğü, insanlar arasındaki sevgiyi ve insan yeteneklerinin radikal gelişimini zor yoluyla dayatmaya çalışmak gülünç ve amaçlarımıza ters olacaktır. Bu yüzden, başkalarının özgür iradesine güvenmek gerekir. Bizim tüm yapabileceğimiz ise insanların iradesinin gelişmesini ve ifade bulmasını teşvik etmektir. Onların da aynı özgürlüğe sahip olduğunu yadsımamız gerekir. Ancak görüşlerimizi paylaşmayanların irademizi ifade etmemizi engellemesini kabullenmek de eşit derecede saçma ve amaçlarımıza terstir. Bilinmelidir ki, herkesin eşit özgürlüğünden doğal olarak doğan sınırlar dışında hiçbir sınır olmaksızın, herkese düşüncelerini yayma ve deneyimleme özgürlüğüne sahiptir.

Ne var ki, mevcut ayrıcalıklardan istifade eden ve günümüzde tüm toplumsal yaşam üzerinde tahakküm kurup onu kontrol edenler, özgür iradeye -sıklıkla kaba kuvvetle- karşı çıkmaktadır. Onlar tüm üretim araçlarını ellerinde bulundurmaktadırlar ve bu yolla, sadece yeni komünal yaşam biçimlerindeki özgür deneyim olasılığını ve işçilerin kendi emekleriyle özgürce yaşama hakkını değil, yaşam hakkının kendisini de bastırmaktadırlar. Patron olmayan herkes, açlıktan ölmemek için sömürülmeye izin vermeye ve ezilmeye mecbur bırakmaktadırlar.

Ayrıcalıklarını savunmak amacıyla yaratılmış polis güçlerine, hâkimler heyetine ve ordulara sahip olan Egemen sınıf, ayrıcalıklarını ortadan kaldırmak isteyenlere, geçim araçlarının ve özgürlüğün herkes için olmasını talep edenlere zulmetmekte, onları hapse atmakta ve katletmektedirler.

Mevcut ve anlık çıkarlarını titizlikle koruyan, tahakküm ruhuyla yozlaşmış, gelecekten korkan ayrıcalıklı sınıf, genel olarak cömert bir hareketten olduğu gibi çıkarlarıyla ilgili daha geniş bir kavrayıştan da eşit derecede acizdir. Mülkiyetlerinden seve seve vazgeçeceklerini ve bugün hükümleri altında tuttukları ile eşit olarak ve birlikte yaşamayı benimseyeceklerini ummak aptalca olacaktır.

(Ayrıcalıklı bir sınıfın kendisini bütün ya da bazı ayrıcalıklarından asla yoksun bırakmadığını ve bir hükümetin de, zor ya da zor korkusuyla öyle yapmaya zorlanmadığı sürece, iktidarını asla terk etmediğini kanıtlayan). Tarihten çıkan dersler bir yana, burjuvazinin ve hükümetlerin kendilerini yalnızca tam mülksüzleştirmeye değil, halktan gelen en küçük talebe karşı da savunmak için silahlı kuvvetleri kullanmayı düşündüğüne ve en gaddarca zulümlere ve en kanlı katliamlara girişmeye her zaman hazır olduğuna herkesi inandırmak için günümüze ait yeterince kanıt bulunmaktadır.

Özgürleşmek isteyen insanlara açık tek bir yol var: Şiddete şiddetle karşı çıkmak.

Söylediklerimizden şu çıkmaktadır: Ezilenlerde radikal bir toplumsal dönüşüm için bilinçli bir arzu uyandırmak için çalışmamız ve onları kazanmaları için gereken güce bir araya gelerek sahip olacaklarına ikna etmemiz gerekmektedir. İdealimizi yaymalı, düşmanı yenmemiz için gereken maddi ve manevi güçleri hazırlamalı ve yeni toplumu örgütlemeliyiz. Gereken güce sahip olduğumuzda, ortaya çıkan ya da yaratabildiğimiz uygun durumlardan yararlanarak, devleti yıkmak için güç kullanıp, servet sahiplerini mülksüzleştirerek, yaşam ve üretim araçlarını herkese açmak ve iradelerini dayatarak toplumun bizzat halk tarafından örgütlenmesine engel olacak yeni devletlerin kurulmasını önlemek yoluyla toplumsal devrim yapmalıyız.

Ancak bu ilk bakışta göründüğü kadar kolay değil. Mümkün mertebe bugünün toplumunda en sefil maddi ve manevi koşullar içinde bulunan insanlarla ilgilenmemiz gerekmekte ve onları, fikirlerimizi gerçekleştirmemiz için gereken entelektüel gelişini seviyesine yükseltmek için propagandanın yeterli olacağını düşünürsek  yanılırız.

İnsan ve sosyal çevresi arasında karşılıklı bir etkileşim vardır. Toplumu olduğu gibi yapan insan, insanları olduğu gibi yapan da toplum olduğundan sonuç bir tür kısır döngüdür. Toplumu dönüştürmek için insanı, insanı dönüştürmek için de toplumu değiştirmek gerekir.

Yoksulluk insanı zalimleştirir. Yoksulluğu ortadan kaldırmak için ise insanların toplumsal bir bilince ve azme sahip olması gerekir. Kölelik insanlara köle olmayı öğretir, birisini kölelikten kurtarmak için özgürlük için can atan insanlara ihtiyaç vardır. Cehalet, insanların mutsuzluk nedenlerinin yanı sıra, bu mutsuzluğun üstesinden gelme araçlarından da bihaber olmasına yol açan bir etkiye sahiptir. İnsanların cehaletten kurtulabilmesi için zamana ve kendilerini geliştirebilecekleri araçlara sahip olması gerekir.

Hükümetler, insanları yasalara boyun eğmeye ve yasaların toplum için zorunlu olduğuna inanmaya alıştırır. Hükümetleri ortadan kaldırmak için hükümetin yararsız ve zararlı olduğuna insanların ikna edilmesi gerekmektedir.

İnsan bu kısırdöngüden nasıl kurtulabilir?

Ne mutlu ki, mevcut toplum, tüm uyruklarını kendi çıkarlarının pasif ve bilinçsiz araçlarına indirgemeyi başarmış bir egemen sınıfın kutsal iradesi tarafından yaratılmadı. Bu toplum, binlerce yok edici savaşın, ana bir yörüngesi olmaksızın, kaygısızca hareket eden binlerce insani ve doğal faktörün eseridir. Bu yüzdendir ki, ne bireyler arasında ne de sınıflar arasında bariz ayrımlar mevcuttur.

Maddi koşullarda sayısız çeşitliliğin yanı sıra sayısız manevi ve entelektüel gelişim seviyesi vardır ve genellikle çok nadiren dile getiriyor olsak da bir bireyin toplumdaki yeri her zaman için onun yeteneklerine ve özlemlerine tekabül etmez. Rahata alışmış bireylerin kötü günler geçirdiğine, diğerlerinin, fevkalade uygun durumlar üzerinden kendilerini içinde doğdukları koşulların üstüne çıkarmayı başardığına sık sık tanık olunur. İşçi sınıfının büyük bir bölümü ya sefil bir yoksulluk halinden gün yüzüne çıkmayı ya da böyle bir durumda hiç olmamayı zaten başarmıştır. Bahsettiğimiz hiçbir işçi tam bir toplumsal bilinçsizlik hali içinde patronlarının dayattığı koşullara tam bir boyun eğiş içinde bulmaz kendisini. Ve adı geçen, mesela tarihin yarattığı kurumlar, organik çelişkiler ihtiva eder ve ölüm tohumları gibidirler ki bunların gelişimi, kurumların feshiyle ve dönüşüm ihtiyacıyla sonuçlanır. Bunu, ilerleme olasılığı takip eder -daha öncesinde, içinde bulunulan şartlarda tedrici bir dönüşüm sağlanmaksızın, tüm insanları propaganda vasıtasıyla, anarşiyi istemek ve gerçekleştirmek için gereken düzeye taşıma olasılığı değil.

İnsanlarla ortamları arasında, eş zamanlı ve birbirine paralel hatlar boyunca ilerleme kaydedilmelidir. İnsanları etkilemek, bilinçlerini ve istemlerini geliştirmek için, mevcut ortamın izin verdiği tüm araçlardan, tüm olanaklardan ve fırsatlardan yararlanmalıyız. İnsanları büyük toplumsal dönüşümleri -ki bunlar mümkündür ve ileride ortaya çıkacak yeni gelişmelere giden yolu açmaya etkin bir şekilde hizmet ederler- talep etmeye ve dayatmaya sevk etmek için, insan vicdanındaki tüm ilerlemelerden yararlanmalıyız.

Kendimizi sadece propagandayla sınırlandırıp, anarşiyi gerçekleştirmeyi beklememeliyiz. Böyle yapacak olursak, çok geçmeden hareket alanımızı tüketiriz. Mevcut ortamda düşüncelerimizi anlamaya ve kabul etmeye yatkın olan her kim varsa onları dönüştürürüz ve bunu takip eden propagandamız verimsiz topraklara düşer ya da, koşullardaki dönüşümler yeni düşünceleri kabul etmeye açık yeni insan toplulukların ortaya çıkmasına yol açarsa, bu bizim katılımımız olmadan olur ve öylelikle düşüncelerimize zarar verir.

Tüm halkın ya da farklı halk kesimlerinin taleplerde bulunmasını, kendini ortaya koymasını ve bütün ilerlemeleri ve özgürlükleri istediği gibi elde etmesini sağlamaya çalışmalıyız. Halk bunları isteme noktasına ve talep etme gücüne ulaştığında her zaman ve her açıdan programımızın propagandasını yaparak ve bu programın tam olarak gerçekleştirilmesi için savaşarak, insanları tam kurtuluşa ulaşana kadar hep daha fazlasını istemeye ve bu yöndeki baskısını arttırmaya sevk etmeliyiz.

Ekonomik Mücadele

Günümüzde en doğrudan işçileri etkileyen ve ahlaki ve maddi düş kırıklığı içinde çalışmalarının temel nedeni olan ekonomik baskı, patronların ve iş adamlarının en önemli üretim ve dağıtım araçlarının tümünü tekellerinde bulundurmaları sayesinde işçileri maruz bıraktıkları sömürüdür.

Bu baskıyı, yeniden ortaya çıkma tehlikesi olmaksızın radikal olarak ortadan kaldırmak için tüm insanların üretim araçlarında kendilerinin de hakkı olduğuna inandırılması ve bu temel haklarını toprak sahiplerini, sanayicileri ve finansçıları mülksüzleştirmek yoluyla kullanmak ve tüm toplumsal serveti halkın kullanımına açmak için hazırlanması gerekir. Ancak bu mülksüzleştirme günümüzde uygulamaya konabilir mi? İşçilerin şu an içinde bulunduğu cehennemden ortak mülkiyet cennetine doğrudan, ara adımlar olmadan  bugün geçebilir miyiz?

Gerçekler işçilerin bugün neler yapmaya muktedir olduğunu kanıtlamaktadır.

Bizim görevimiz, bu önemli mülksüzleştirmeyi gerçekleştirmek için halkı maddi ve manevi olarak hazırlamaktır. Bunu, devrimci bir ayaklanma bize bu şansı her verdiğinde, nihai zafere kadar, defalarca denememiz gerekir. Ama halkı nasıl hazırlayabiliriz? Yalnızca mülksüzleştirmenin maddi gerçeğini değil, ortak servetin herkesin yararına kullanılmasını da mümkün kılan koşullar nasıl hazırlanmalıdır?

Halk kitlelerini düşüncelerimizin yanına çekmek için sözlü ve yazılı propagandanın tek başına yeterli olmadığını zaten söyledik. Koşulların tedrici olarak dönüşümünde, dönüşümlü olarak sebep ve sonuç olması gereken elverişli bir eğitime ihtiyaç vardır. İşçiler, adaletsizliklere ve kurbanı oldukları nafile acılara karşı bir isyan duygusu ve koşullarını iyileştirme arzusu geliştirmelerine paralel olarak, taleplerini kazanmak için birleşmeli ve mücadelede karşılıklı olarak bağımlı olmalıdırlar. Ve bizler, anarşistler ve işçiler olarak onları mücadeleye teşvik edip yüreklendirmeli ve bu mücadelelerinde onlarla birleşmeliyiz.

Ama kapitalist bir rejimde bu düzeltmeler mümkün müdür? Bunlar, işçilerin tam kurtuluşunun geleceği açısından yararlı mıdır?

Acil kazanımlar açısından mücadelenin pratik sonucu nasıl olursa olsun, en büyük değer mücadelenin kendisinde saklıdır. Çünkü işçiler bu suretle patronların çıkarlarının kendilerininkine zıt olduğunun ve birleşerek patronlardan daha güçlü hale gelmedikleri sürece, koşullarını düzeltemeyeceklerinin ve az ya da çok kurtulamayacaklarının farkına varır. Talep ettiklerini elde etmeyi başardıkları takdirde daha iyi durumda olurlar. Daha çok kazanır, daha az çalışırlar ve kendileri için önemli olan şeyler üzerine kafa yormak için daha çok zamanları ve enerjileri olur ve hemen daha büyük taleplerde bulunur, daha büyük şeylere ihtiyaç duyarlar. Eğer başarılı olmazlarsa, başarısızlık nedenlerini incelemeye yönelir ve daha yakın bir birliğe ve daha büyük bir eylemliliğe ihtiyaç olduğunu görerek, sonunda, zaferlerini kesin ve kati kılmak için kapitalizmi yıkmanın zorunlu olduğunu anlarlar. Devrimci dava, ahlaki yükseliş ve işçilerin kurtuluş davası, işçilerin birleşip çıkarları için mücadele etmesinden yararlan malıdır. Ama, bir kez daha, toplumun mevcut durumunda, işçiler koşullarını düzeltmekte gerçekten başarılı olabilir mi?

Bu, birçok koşulun bir arada ortaya çıkmasına bağlıdır.

Bazılarının söylediklerinin aksine, işçinin emeğinin ne kadarının ona gitmesi gerektiğini belirleyen doğal bir yasa (ücretler yasası) yoktur ya da eğer bir yasa formüle etmek isteniyorsa, bu yasa ancak şöyle olabilir: Ücretler, doğal olarak, yaşamı idame ettirmek için gerekenden ne daha az olabilir, ne de normal olarak, patrona bir kâr marjı bırakmayacak kadar yükselebilir.

Açıktır ki, ilk durumda işçiler ölecek ve bu nedenle bir ücret almayı bırakacaktır, ikinci durumda ise patronlar işçileri istihdam etmeyi durduracak ve bu durumda artık ücret ödemeyecektir. Ancak bu olanaksız iki uç arasında, birçok tarım işçisinin içinde yaşadığı sefil koşullardan, büyük şehirlerdeki kalifiye işçilerin neredeyse saygın koşullarına kadar, sonsuz sayıda mertebe vardır.

Ücretler, saatler ve diğer istihdam koşulları patronlarla işçiler arasındaki mücadelenin sonucudur. İlki işçilere mümkün olduğu kadar az vermeye ve onları biteviye çalıştırmaya çalışır, İkincisi ise mümkün olduğu kadar az çalışıp, mümkün olduğu kadar çok kazanmaya çalışır ya da çalışmalıdır. İşçiler koşulları kabul ettiğinde, ya da hoşnutsuz olduklarında bile, patronların taleplerine karşı nasıl etkin bir biçimde direneceklerini bilmez, çok geçmeden hayvani yaşam koşullarına indirgenirler. Bunun yerine, insanların nasıl yaşaması gerektiğine ve güçlerini birleştirip, çalışmayı reddetmek ya da örtük ve açık isyan tehdidi yoluyla patronların saygısını nasıl kazanacakları hakkında fikir sahibi olduklarında, göreli olarak iyi bir muamele görürler. Bu yüzden, belli sınırlar içinde söylenebilir ki, işçinin aldığı ücret, onun (elbette bir birey olarak değil, bir sınıf olarak) talep ettiği şeydir.

İşçiler mücadele üzerinden, patronlara karşı direniş yoluyla belli bir noktaya ulaşabilir, koşullarının kötüleşmesini önlemenin yanı sıra, gerçek bir iyileşme elde edebilir. Ve işçi hareketinin tarihi bu gerçeği çoktan ispatlamış bulunmaktadır.

Ama yine de, işçiler ve patronlar arasında salt ekonomik alanda yürütülen bu mücadelenin önemini abartmamak gerekir. Patronlar pes edebilir, etkili bir şekilde ifade edilen taleplere, bu talepler çok büyük olmadığı sürece, çoğu kez boyun eğerler ama eğer işçiler patronların tüm kârlarını yutacak ve aslında mülksüzleştirmenin dolaylı bir formu sayılabilecek taleplerde bulunacak olursa (ve bunu yapmaları zorunludur), patronların, işçileri ücretli kölelik durumunda kalmaya mecbur etmek için devlete başvuracağı ve güç kullanmaya kalkışacağı muhakkaktır.

İşçilerin emeklerinin tam karşılığını alabilmeyi ummasının öncesinde, çok daha öncesinde bile, ekonomik mücadele, yaşam standartlarında düzelme yaratmanın bir aracı olarak etkisiz bir hal alır.

Her şeyi işçiler üretir ve onlar olmasaydı, yaşam imkânsız olurdu. Bu nedenle, çalışmayı reddetmek yoluyla her istediklerini talep edebilecekleri görülecektir. Ancak tüm işçilerden oluşan bir birliği, belli bir meslekte ve bir ülkede bile başarmak zordur ve işçi birliklerinin karşısında patron örgütlenmeleri vardır. İşçi günü gününe yaşar ve çalışmadığı zaman, çok geçmeden aç kalır; halbuki patron, paraları olduğu için, stoktaki tüm mallara ulaşır ve bu nedenle, işçileri açlık yüzünden daha uysal bir ruh haline girene kadar, arkalarına yaslanıp bekleyebilir. Yeni makinelerin icadı ya da kullanılmaya başlanması, işçilerin gereksizleşmesine ve açlık yüzünden emeklerini herhangi bir fiyata satmaya mecbur edilen o büyük işsizler ordusuna katılmasına yol açar. Göç, daha iyi çalışma koşullarının bulunduğu memleketlerde hemen sorunlar yaratır, çünkü aç işçiler güruhu, ister istemez, patronlara ücretleri tümüyle kısma fırsatını verir. Ve kapitalist sistemden zorunlu olarak türeyen tüm bu gerçekler, işçi sınıfı bilincinde ve dayanışmasında sağlanan gelişmelerin aleyhine hareket etmekte ve, çoğu kez, bu gelişmeleri yok etmekte birleşir. Ve şu genel gerçek her durum için geçerlidir ki, kapitalizm altında yapılan üretim, her kapitalistin şahsi çıkarı üzerinden örgütlenmekte ve doğal olarak, işçilerin ihtiyaçlarına, mümkün olan en iyi şekilde cevap vermemektedir. Bu nedenle kaos, insan emeğinin israfı, ürünlerdeki örgütlü kıtlık, faydasız ve zararlı işler, işsizlik, terk edilen topraklar, arazinin az kullanımı ve tüm bu belalardan kurtulmanın, üretim araçlarını ve ardındım, üretim organizasyonunu kapitalistlerin elinden almak dışında bir yolu yoktur.

O halde kendilerini kurtarmak ya da sadece koşullarını etkin olarak iyileştirmek isteyen işçiler çok geçmeden kendilerini devletten koruma ihtiyacıyla, devlete saldırma ihtiyacıyla yüz yüze gelecektir. Çünkü devlet mülkiyet hakkını yasallaştırıp, onu kaba kuvvetle koruyarak insanlığın ilerlemesine karşı bir engel teşkil eder. İnsan eğer sonsuza dek mevcut koşullar hatta beter koşullar altında kalmak istemiyorsa, bu engelin zor yoluyla yok edilmesi gerekmektedir. Ekonomik mücadeleden politik mücadeleye, yani devletle mücadeleye geçilmelidir  ve kapitalist milyonlara, işçilerin güç bela biriktirdiği birkaç kuruşla karşı çıkmak yerine, mülkiyeti koruyan top ve tüfeklere, halkın şiddeti şiddetle yenmek için bulabileceği daha etkili araçlarla karşı çıkılmalıdır.

Politik Mücadele

Politik mücadele ile devletle mücadeleyi kastediyoruz. Devlet, kanun yapmak ve onu yönetilenlere, yani halka dayatmak için güç araçlarını -bunlar ne şekilde elde edilmiş olursa olsun- elinde tutan tüm bireylerin oluşturduğu topluluktur.

Devlet, kimi insanların kendilerini, onun yardımıyla diğerleri ne dayattığı tahakküm ve şiddet ruhunun ürünüdür ve aynı zamanda ayrıcalığın hem kölesi, hem yaratıcısı, hem de doğal savunucusudur.

Yanlış olarak, günümüzde devletin kapitalizmi savunma işlevini yerine getirdiği, ancak, kapitalizm bir kez ortadan kaldırıldığında ortak çıkarın temsilci ve yöneticisine dönüşeceği söylenir. Her şeyden önce, işçiler, razı olmayı her ne kadar istese de bunu yapamayacak olan devletin inisiyatifini beklemeden, devletten kurtulup bütün toplumsal servete el koyana ve üretim ve tüketimi herkesin çıkarına olacak şekilde kendileri örgütleyene kadar, kapitalizm yıkılmayacaktır.

Ancak bir sorun daha bulunmakta: Eğer kapitalizm yıkılıp devlete dokunulmazsa, devlet her türden ayrıcalığın kabulü üzerinden kapitalizmi yeniden yaratır; çünkü, herkesi memnun edemeyeceğinden, karşılığında alacağı yasal ve maddi koruma için ona destek olacak, ekonomik olarak güçlü bir sınıfın varlığına ihtiyaç duyar.

Sonuç olarak, devlet yıkılmadıkça -o ya da bu devlet değil, bizzat devlet kurumu- ayrıcalıklar ortadan kaldırılmaz ve özgürlük ve eşitlik sağlam ve kati olarak tesis edilemez.

Ortak çıkarla ilgili tüm sorunlarda olduğu gibi, bu konuda da bütün halkın rızasına özellikle ihtiyaç vardır ve bu nedenle halkı, devletin yararsız olmak bir yana, zararlı olduğuna ve devlet olmadan daha iyi yaşayacağımıza ikna etmek için her çabayı sarf etmeliyiz.

Ancak, defalarca söylediğimiz gibi, herkesi ikna etmek için propaganda tek başına yeterli değildir ve -eğer kendimizi devlete karşı vaaz vermekle sınırlandırıp, bu arada da, miskinlik içinde, halkın her türden devleti radikal bir şekilde yıkmanın değerine ve olasılığına ikna olduğu günün gelmesi için bekleyecek olursak, o gün hiçbir zaman gelmeyecektir.

Her türden devlete karşı vaaz verip tam özgürlüğü talep ederken, kısmi özgürlük uğruna girişilen bütün mücadeleleri de desteklemeliyiz, çünkü bizler insanların mücadele yoluyla öğrendiklerine ve bir kere bir parça özgürlüğe sahip olduklarında sonunda tümüyle özgür olmak isteyeceklerine inanıyoruz. Her zaman halkın yanında olmalıyız ve çok şey istemelerini sağlamakta başarısız olsak bile, yine de bir şeyler istemelerini sağlamak için uğraşmalıyız. Talep ettikleri ne kadar az ya da çok olursa olsun, bunu kendi çabalarıyla elde etmeleri gerektiğini ve devletin bir parçası olan ya da onu savunan herkesi hor görmeleri ve onlardan nefret etmeleri gerektiğini anlamaları için her çabayı göstermeliyiz.

Günümüzde devlet, hukuk sistemi aracılığıyla, gündelik yaşamı düzenleme ve vatandaşların özgürlüğünü genişletme ya da sınırlama gücüne sahip olduğundan ve bizler bu gücü onun elinden halen söküp alamadığımız için, onun gücünü azaltmaya ve devletleri bu gücü olası olan en zararlı yollardan kullanmak zorunda bırakmaya çalışmalıyız. Ancak bunu yaparken, her zaman devletin dışında, ve karşısında, kalmalı sokaklarda ajitasyon yapmak vasıtasıyla, talep ettiğimiz şeyi zor yoluyla almakla ona baskı yapmalıyız. Yasamaya ilişkin, yerel olsun lokal olsun, hiçbir pozisyonu asla kabul etmemeliyiz, çünkü böyle yapmakla eylemimizin etkinliğini etkisiz kılmanın yanı sıra, davamızın geleceğine de ihanet etmiş oluruz.

Devletle mücadele son tahlilde fiziksel, maddi bir mücadeledir.

Devletler kanun yapar. Bu nedenle, kanunları dayatmak için maddi güçlerinin olması gerekir, aksi takdirde ona itaat etmek isteyenler itaat edecektir ve artık kanun değil, herkesin kabul ya da reddetmekte özgür olduğu bir dizi basıl öneri söz konusu olacaktır. Devletler bu güce -ne ölçüde olursa olsun- sahiptir ve bu gücü kanun vasıtasıyla, güçlerini pekiştirmek ve işçileri ezmek ve sömürmek yoluyla egemen sınıfların çıkarlarına hizmet etmek için kullanırlar.

Devlet baskısını sınırlayabilecek tek güç, halkın ona karşı çıkmaya gücünün yettiğini göstermesidir. Mücadele açık ya da örtük olabilir ama devlet, isyan tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı durumlar haricinde hoşnutsuzluğa ve genel direnişe aldırış etmediği için bu mücadele her zaman varlığını sürdürür.

Halk kanunlara sessiz sedasız boyun eğdiğinde ya da itirazı zayıf ya da sözcüklerle sınırlı olduğunda, devlet kendi çıkarları için çalışır ve halkın ihtiyaçlarını yok sayar; itiraz canlı, ısrarlı, tehditkâr olduğunda, devlet, idrakinin az ya da çok olmasına bağlı olarak, ya geri çekilir ya da baskıya başvurur. Fakat insan her zaman isyana geri döner, çünkü devlet geri çekilmediği zaman, bu durum halkın isyan etmesiyle sonuçlanır. Devlet boyun eğdiğinde ise, halk kendine güvenini kazanır ve özgürlük ile otoritenin bağdaşmaz olduğu netleşip şiddetli mücadele söz konusu olana kadar sürekli artan taleplerde bulunur.

İşte bu nedenle, bu durum ortaya çıktığında galip gelenin halk olması için ahlaken ve madden hazırlıklı olmak zorunludur.

Başarılı bir isyan, halkın kurtuluşunda en güçlü faktördür, çünkü halk boyunduruğu bir kez çıkarıp attığında kendisi için en iyi olduğunu düşündüğü kurumlan oluşturmakta özgür olur ve yasanın geçmesi ile kitlelerin ulaştığı uygarlık düzeyi arasındaki fark, bir sıçrayışta aşılır. İsyan devrimi, aynı “evrimsel” dönem boyunca bir araya getirilmiş örtük güçlerin hızla ortaya çıkışını belirler.

Her şey halkın ne istemeye muktedir olduğuna bağlıdır.

Halk geçmişteki ayaklanmalarda mutsuzluğunun gerçek nedenlerinin farkında olmadığından, hep çok azını istemiş ve çok azını elde etmiştir.

Bir sonraki ayaklanmada ne isteyecek?

Cevap, kısmen propagandamıza ve sarf edeceğimiz emeğe bağlıdır.

Halkı patronları mülksüzleştirmesi, bütün malları ortaklaştırması ve dışarıdan talimat gelmesini beklemeden ve (kurucu, diktatörlük, vs) hangi kisve altında olursa olsun, hatta geçici bir sıfatla bile olsa, kendisine yasa koyma ve iradesini zorla başkalarına dayatma hakkını veren bir hükümeti ya da oluşturulmuş yapıyı tayin etmeyi ya da tanımayı reddederek, özgürce oluşturulmuş birlikler vasıtasıyla günlük yaşamını bizzat örgütlemesi için teşvik etmeliyiz.

Ve eğer kitleler davamıza cevap vermeyecek olursa, bizler -bu hak adına, başkaları köle olarak kalmak istese de, bizim özgür olmamız gerektiğinden ve örneklemenin gücü nedeniyle- düşüncelerimizi elimizden geldiği kadar hayata geçirmeli, yeni hükümeti tanımayı reddetmeli ve direnişi canlı tutarak, düşüncelerimizin sempati ile karşılandığı yerelliklerin anarşist topluluklar oluşturması, devlet müdahalesini tamamen reddetmesi ve kendi yaşamlarını yaşamak isteyen diğer topluluklarla özgür ittifaklar oluşturması için çabalamalıyız.

Her şeyden önce, polisin ve silahlı kuvvetlerin yeniden tesis edilmesine her araçla karşı koymamız ve anarşist olmayan yerelliklerdeki işçileri, onları talep etmeye teşvik edebileceğimiz en geniş kapsamlı taleplerini gerçekleştirmeleri için, baskıcı güçlerin yokluğundan yararlanmaya sevk etmemiz gerekiyor.

Ve işler nasıl giderse gitsin, tüm insanlığın ekonomik, politik ve manevi tam kurtuluşunu her zaman aklımızda tutarak, mülk sahibi sınıfa ve yöneticilere karşı mücadeleyi ara vermeden sürdürmeliyiz.

Sonuç

İşte bu yüzden tahakkümü ve insanın insan tarafından sömürülmesini tamamen yok etmek istiyoruz. İnsanların bilinçli ve arzulanan bir dayanışma üzerinden, herkesin gönüllü bir biçimde herkesin refahı için işbirliğinde bulunmasını, kardeşler olarak birleşmesini istiyoruz. Toplumun maksimum refahın, mümkün olan en büyük manevi ve ruhani ilerlemenin elde edilmesi için gereken araçları herkes için teminat altına almak amacıyla oluşturulmasını istiyoruz. Herkes için ekmek, özgürlük ve bilim istiyoruz.

Ve bize göre, bu önemli amaçların tümünün gerçekleştirilmesi için üretim araçlarının herkesin hizmetinde olması ve hiç kimsenin, ya da hiçbir grubun, başkalarını iradelerini teslim etmek zorunda bırakacak ya da gücünü aklın ve örneklemenin gücü haricinde kullanacak bir pozisyonda olmaması zorunludur.

Bu nedenle, toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin herkesin yararı için mülksüzleştirilmesi ve hükümetin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bunun gerçekleştirilebileceği günü beklerken düşüncelerimizin propagandasını yapmak, herkesin yararı için elimizden geldiği kadar özgürlük ve refah elde etmek için devlete ve patronlara karşı, koşullara bağlı olarak şiddetli ya da şiddetsiz, sürekli mücadeleyi savunuyoruz.

Errico Malatesta

Önceki Yazı:Anarşi ve Cinsiyet Sorunu - Emma Goldman
Sonraki Yazı:Ne Efendi Ne de Kul - Bao Jingyan
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...