Minyeli Abdullah'tan Konyalı Ahmet'e - Levent Orhan

mısır

Hiçbir yardım talebinde bulunmadıkları halde, Batı ordularınca “özgürleştirilirken”,  yanlışlıkla öldürülen üç milyonu aşkın Iraklı’dan daha fazla Mısırlı, günlerdir ya evlerinde ya da sokaklara dökülmüş, özgürlükleri için canları pahasına haykırmaktalar: Yeter!

Lübnan’daki dengeler adına sığınaklara kadar sokulan Hariciyemiz, bu kez başka dengeler adına günlerce sürdürdü sessizliğini. Türkiye’nin “bir demokratik özgürlükler ülkesi olarak bu gelişmeleri yakından takip ettiğini”  bildiren harcı alem, birkaç beyanat dışında dişe dokunur bir söz söylenebilmiş değil henüz. Üstelik bunu söylemek için bile, Amerika’nın isyancı halka dönük hafif yollu gönül okşayıcı beyanlarda bulunması beklendi.

Bu pasif seyirciliğe ilişkin kamuoyunda ve basında yükselen eleştiri dalgası karşısında suskunluğunu 1 Şubat günü bozmak zorunda kalan Başbakan, “durumdan faydalanmak isteyecek kötü emelli ” Mısır Ergenekon’nuna karşı uyardığı Hüsnü Mübarek’ten, halkını dinlemesini ve demokratik taleplerine tatminkar yanıtlar vermesini istedi. Tunus ve Mısır halklarının uzun yıllar “ istikrar “ içinde sömürüldüğünü, “ istikrar “ içinde ezildiğini bile bile tıpkı Davutoğlu gibi, o da istikrar sözcüğünün altını önemle çiziyordu konuşmasında.

Suriye’nin 6 dolar ödediği Mısır doğalgazını l dolardan alan İsrail’in de sessizliğini Türkiye’den önce bozduğunu eklemeliyiz. Onlar da gelişmeleri yakından izlediklerini söylüyorlar, istikrar yani Mübarek diyorlardı.

Bu kızılca günlerde sergilenen ve son birkaç gün zoraki bozulan manidar sessizliği utanç verici kılan Türk hariciyesinin kendine biçtiği bölgesel misyondan önce, Mısır halkı ile aramızdaki sosyo-kültürel, dini ve hatta yazgısal ortaklıklardır.  Öyle ki, Batılı özgürlük söylemlerini bile Fransızca aslından beraber hecelemiştir her iki toplum. Hatta Batı Medeniyetiyle Mısır’ın kurduğu iktibas köprüsü, Osmanlının bu yöndeki çabalarından daha gerilere gider.

Bu nedenle Osmanlı toplumunun Modern Batı Medeniyetini Kahire üzerinden tanıdığı iddia edilmiştir. Dahası bugün Tahrir meydanını dolduran kalabalığın aradığı “adalet” , “müsavat” ve  “hürriyeti”i bir asır evvel Osmanlı topraklarında arayan ilk inkılapçılarımızın da ikinci Paris’i olmuştur Kahire. 31 Mart Vakası’nın tertipçilerinden İttihatçı, Teşkilat-ı Mahsusacı ve Milli Mücadeleci İstiklal şairimiz Mehmet Akif’e kadar kimleri ağırlamadı ki o topraklar.  Kavalalı’nın reformlarıyla görece bir serbestiye kavuşan Mısır, hürriyet ateşini tutuşturmak isteyen inkılapçılarımızn İstanbul dışında mücadele verdiği yerler arasında belki de Paris’ten sonra en önemli yerdir. Hatta Selanik’ten de önemlidir.

İki toplum arasındaki benzerlikler o denli elle tutulur haldedir ki, İslami hareketin önemli yazarlarından Hekimoğlu İsmail, baskıcı katı laisizm ve inancı dışlayan dayatmacı modernliğe karşı 1967 yılında kaleme aldığı Minyeli Abdullah adlı romanında kullandığı alegorik üslupla, Mısır’dan çok  Türkiye’li muhafazakar çevrelerin duygularına tercüman olmuştur.  Mısır’ın Minye şehrinde doğan Abdullah’ın roman boyu süren macerasının yerli karşılıkları da zekice verilmiştir bir alt metin olarak.

Yayınlandığı tarihten itibaren yaptığı 80 baskıyla Türkçe edebiyat tarihine bu güne değin aşılamayan rekorlarla giren Minyeli Abdullah, okuyucuyu kristal avizeli salonda elinde şampanya kadehiyle kahkaha atan “komünist” fabrikatörlerle tanıştırması bakımından da ilginçtir. Daha da ilginci ise,  dini sohbetlerde cemaate sermayelerini birleştirip büyük şirketler kurmak suretiyle dine hizmet etmelerini söyleyen Abdullah’ın öğüdünün Türkiye’de Mısır’dan daha çok tutulduğudur.

Minyeli Abdullah’ın İslam tarihi bakımından önemi ise, aynı adla sinemaya uyarlanan 1989 yapımı filminin ilk kez camilere sinema cihazları kurulmak suretiyle gösterilmesiyle imana ve ihlasa sunduğu sinematorafik katkıdır. Öyle ki, yurt çapında porno furyasının VHS video kasetlerle altüst olmasıyla kapanan bir çok sinema salonu sırf bu filmi oynatmak için yeniden açılmıştı. Hatta bu satırların yazarı fakirin de ortaokul 2. sınıf öğrencisiyken, hayatında sinema salonunda izlediği ilk filmdir Minyeli Abdullah.

Minyeli Abdullah’ı doğuran koşulların doğurduğu bir siyasal oluşumun yön verdiği Hariciye fail ve faaliyetlerimizin Mısır sokaklarına akan binlerce Minyeli’nin, Kahireli’nin İskenderiyeli’nin feryadına bigane kalmış olması; herkes eteklerindeki taşı döktükten sonra yarım ağız konuşmaya başlamış olması bu nedenle ayrıca sorgulamaya değerdir.

Basınımıza kalırsa rivayetler muhtelif.  Büyük Türk tarihçisi Murat Bardakçı bile topa girmiş. 31 ocak 2011 sayılı Habertürk’teki yazısına her zaman olduğu gibi konuyla ilgili kendisinden önce söz alanların cahilliğini ima ederek girmiş, aslında isyancı halkın yarıdan çoğunun derdinin özgürlük değil, siyah mercimek ve makoroni yemekten bıkan halkın daha rahat yaşamak ve maddi sıkıntılardan kurtulmak istemeleridir diyerek çıkmıştır. Bu istekleri özgürlükler sahası dışına konumlandıran bu akıllara zarar analizi bir kenara bırakırsak, Bardakçı’nın doğruyu tekrarladığı bir yer var, o da Müslüman Kardeşlerin henüz sahneye çıkmadığı vurgusudur.

Acaba Hariciye Teşkilatımızı Minyeliler lehine açıkça tavır almaktan alıkoyan sebep, patlayan Mısırlılar arasındaki henüz patlamamış tanecikler midir? Hal böyle ise, hükumet şimdiden Pana Film’e yeni bir Minyeli Abdullah siparişi verse iyi olur. Çünkü böyle bir stratejik ayıbın altından Feza Film zor kalkar. Çünkü Türkiye’ye umut bağlayan Minyelileri beklenti içine sokan söz, Konyalı Ahmet Davutoğlu’nun “ vicdanla dış siyaset yapma”  sözüdür. Vicdansa stratejik hesaplara değil, hakikate göre konumlandırır kendini. Yazıyı kaleme aldığımız her dakika yeni bir gelişmeyle karşı karşıya kalıyoruz. Şimdilik durum bu. Umarız dergi matbaadan çıktığında bizleri yanlış çıkaracak yeni “ vicdani “ adımlar da atılmış olur.

Basınımızın sol liberal kanadına gelince.  Ortadoğu eksenli depremlerin süreceğini öngörmekle birlikte,  bu dalgadan etkilenecek toplumların altyapıları, yetişmiş kadroları ve felsefi bir birikimleri bulunmadığı iddiasıyla yakın gelecekte  işlerin rayına oturmayacağı kehanetinde bulunuyorlar. 31 Ocak 2011 tarihli Taraf’taki yazısında aynı gerekçeleri paylaşan Ahmet Altan, üstelik bu toplumları Türkiye ile kıyaslayarak iki yüz yıllık bir çağdaşlaşma serüveni olan imparatorluk mirasçısının, Özal’ıyla, AKP’siyle, Anadolu kaplanlarıyla Kuzey Afrika ve Arap Yarımadasında homurdanan halklardan ayrıldığını iddia ediyor. Felsefi birikim sahibi yetişmiş kadroların ülkenin gidişatı karşısında nasıl bir Ortadoğulu tedirginliğine kapıldığını en iyi Ahmet Altan bildiği için, bu kadrolar olmaksızın alt yapı denilen maddi koşulların bir şey ifade etmeyeceğini, haliyle bu entelektüel kibrin de, küpünden başkasına ne bir zararı ne de bir yararı olduğunu söylemekte yarar var. Üstelik böbürlenilen o teknolojilerin, toplumlar arası asırlık mesafeleri birkaç yıla indirdiği ortadayken. Üstelik el Baradei gibi birinin Özal’dan bazı fazlaları da varken. Üstelik Müslüman Kardeşler gibi bir deneyimin AKP’den daha örgütlü ve kalıcı kökleri derinlerde duruyorken.

Sol sosyalist kanattan söz alan kimi yazarlarsa, isyan sözcüğünün tınısına duyduğu hayranlık ile isyancıların yazgısına duyduğu merhamet karışımı duygular içinde söze girseler de, Müslüman toplumlarda yükselen tahakküm karşıtı dalganın, teorik ve tutarlı bir yönsemesi bulunmadığı iddiasıyla kitlelerin ele geçirdikleri ile ne yapacaklarını bilmediklerini ima ederek, acıklı bir sonla mukadder görüyorlar olan biteni. Dahası İran örneğinde olduğu gibi amaçsız (sanılan) kitlelerce tırmandırılan devrimci dalganın pusudaki kuvvetlerce gasp edileceği endişesini de dile getirmeden edemiyorlar. Yine İran örneğinde olduğu gibi solcuların kıyıma uğratılmasından ötürü, Müslüman toplumlarda tırmanan iktidar ve tahakküm karşıtı dalgaya biraz da olsa sitem ya da örtülü bir suçlamada bulunmadan edemedikleri gibi.

 Sosyalist devrimlerde kıyıma uğrayan Müslüman ya da diğer halkların hesabını verebilecek kadar kendine güvenmeyen birinin kolay kolay dile getirmemesi gereken bir çekincedir bu. Üstelik örnek verilen kıyımın failleri ortada dururken, uzaktan yakından bununla bir ilgisi bulunmayan halklara karşı.  Kaldı ki peşinen ayrıntılı, detaylı projelerle sematize edilmiş güç istemlerine dayanmayan isyan dalgalarını ciddiye almamak nasıl bir mantık ürünüdür anlamak kolay değil. Bazen nasıl yıkacağını söylemek, nasıl yapacağını söylemekten daha yaratıcı, daha bir bereketlidir çünkü.

İslami kanatsa hükumetin söyleyeceklerini bekliyor gibi.  Her daim “kahrolsun İsrail” diyen bir kitleden, Hakan Albayrak gibi, eğer Mübarek kahrolursa İsrail de kahrolacaktır diyebilen birkaç yürekli insanın daha çıkmaması üzücü. Başbakanın açıklamalarından sonra coşup coşmayacaklarını bekleyip göreceğiz.

Merkezi Londra’da şurada burada bulunan Arapça gazetelerin, isyan dalgalarının uluslararası  kapitalizmi tehdit etmeyeceği yönünde Dünya kamuoyunun yüreğine su serpen yazarlarını bir kenara koyacak olursak,  isyanın tam kalbinden, Tahrir Meydanı’ndan Radikal Gazetesi yazarı Koray Çalışkan aracılığıyla görüşlerini Türk kamuoyu ile paylaşan Mısırlı gazeteci Amr Şalakani’in söyledikleri olan biteni kısa ama olanca çıplaklığı ile özetliyor.  Yaşananları Tunus örneğinin neredeyse hızlı çekimi gibi gören Şalakani, böylelikle Mısır’da iktidarı devirecek koşulların olgunlaşmadığı tezlerini zımnen yalanlarken, hiç namaz kılmadığı halde “Ama geçen Cuma farklıydı” diyor  “Eylem camiden başlayacaktı. Bir güzel abdest aldık. Namaza durduk. Kahire’nin kıldığı en hızlı Cumaydı. Daha ‘esselamun aleykum’ demeden bazıları sloganlarla kendini dışarı zor attı.”

Halkın birbirini gırtlaklayacağı sanılarak polise fiilen ücretli izin verildi.  Oysa Şalakani’nin söylediklerinden anlıyoruz ki mahalle komiteleri kurulmuş güvenliği sağlamak için. Bu satırların yazıldığı sırada polisin yeniden sokaklara indiği, Ordunun halktan yana saf tuttuğu da vardı gelen haberler arasında. Dış basında fotoğraflarımızı gören bütün gün polisle orduyla çatışıyoruz zanneder, aslında çok barışçıl bir devrim yapıyoruz diye ekliyor, Kahire sokaklarında şakalar gırla. Espiri varsa o halktan kork!

Murat Bardakçı kadar derinlemesine kavrayamasa da, Müslüman Kardeşler hakkındaki tespitleri de çarpıcı Şalakani’nin: “Çevrede siyasi İslamcılar var ama örgütlü olarak burada yoklar. Yani Müslüman Kardeşler koordinasyonu yok. Ama bir şey söyleyim; Müslüman kardeşler, örgütüyle sokağa çıksa Mübarek kaçmaya bile fırsat bulamaz.” Ama biz bu satırları yazarken Müslüman kardeşler de ağır ağır doğrulmaktaydı.  İşte Şalakani böyle özetliyor olanı biteni ve soruyor: peki Davutoğlu nerede? “ Vicdan siyaseti” lafını çok seviyordum.

Örgütlü değiller ama Kahire Üniversitesi’nden bir öğretim üyesi ile Kahireli bir işçiyi, namazdan sonra kopacak kıyamet için aynı camide buluşturabilecek kadar iyi işleyen bir iletişim ağları var anlaşılan. Teorik heyetleri yok, bir hakikat şablonları yok. Kimseye entelektüel komisyon ödemiyorlar başkaldırmak için. Samimi, yakıcı bir öfkeleri var. İsyan dalgası elini, kolunu, başını kendi gövdesinden doğuruyor. Belki bozulmasından korktuğumuz ezberlerimizi de bozacaklar. Belki de yarı yolda kalacaklar ama bu isyanın esas oğlanı, yani Mısır halkı, İsrail’in, ABD’nin, AB’nin yıkılmasın diye var güçleriyle yapıştıkları diktayı çıplak elleriyle her saniye, her dakika, her saat biraz daha çatırdatıyorlar. Ve bütün dünyaya, bu kötülük dayanışmasına karşı bunun mümkün olduğunu gösteriyorlar.

Levent Orhan

-----------------------

*Bu yazı daha önce Yeni Harman’da yayınlanmıştı. Mısır’da Müslüman Kardeşler henüz sokağa çıkmamıştı. Müslüman Kardeşler seçimlerle iktidar oldu ve ardından Müslüman Kardeşlerin iktidarı darbe ile yıkıldı. Şu an askeri cunta hüküm sürüyor fakat sokakların rahatsızlığı da devam ediyor. Zamanında yayınlanmış olan bu yazı dönemin atmosferini ve görünümünü başarıyla yansıtıyor.

Önceki Yazı:Bir Anarşisti Yüz Metrede Nasıl Tanırsınız? - Kıvanç Erdem
Sonraki Yazı:Namlular, Ordular, Katliamlar ve İslamofobi Rezaleti - Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...