Seçimler Dolayısıyla Dolanıp Duran Başım ve Pişmiş Aşa Su Katmak - Numan Bey

numanbey1

Oldukça fazla bir zaman geçti. Yazamaz olmadık elbette, yazamadık sadece… Meşguliyetler ve başka şeylerden fırsat bulamamalar ve günlük maişet derdi beynimizin gerçek alanını işgal eden problemlerden daha önemli gibi durdu.

Eh artık yeter deyip bir destur patlatarak “erler” meydanına girelim değil mi? Elbette “erler” meydanı derken siyaseti kastettiğimi ve siyaseti kastederken de kadın-erkek siyasetçiyi de aynı kategoride addederek “erler” tabiriyle taltif ettiğimi de söylemeliyim. Ha buradan kastım bu erlerle mücadele etmek onları alt etmek değil elbette. Ben sadece bakıyorum. Kötü olan tek şey ise bu “erler” alanının yazısını kullanıyor olmam.

Efendim seçim ortamına yaklaştık ve seçim sandığına gidecek insanların o kahredici karara varacakları ana yaklaşıyoruz. Bu seçim, herkesin malumudur, bir yerel seçim. Uğruna birkaç yazı patlattığımız Kürtler ve solcuların partileri de bu seçime hazırlanıyorlar. CHP gibi Kürt problemini ağzına almaktan imtina eden Kemalist ve pro-faşist bir partiyle ittifak arayışları, Sarıgül gibi bir adayın CHP’ye CHP’nin sahiplerince aday gösterilmesinden sonra bitti. CHP’nin sahipleri kim mi? Vallaha bilmiyorum.

Velhasıl İstanbul’da yarışacak adaylardan ikisinin başa güreşeceği şimdiden sarihken ve kimin kazanacağı bu seçimde de malumken bu yarışta kimin iyi olduğunu kimin seçilebileceğini tartışmak bizim haddimiz zaten olamaz ve bu alanda abesle iştigal etmeyi günlük yazılar yazıp siyasal partilerine enerji aktaran yazar taifelerine bırakalım. Bir üçüncü aday ise Türkiye’deki cümle solcu –  CHP’li ve faşist solcular hariç – ve yürekte solcu taraftarı kişinin medarı iftiharı Sırrı Süreyya Önder.

Geçen genel seçimde cümle Kürt “özgürlük hareketi” sempatizanı, destekçisi solcu ve kendilerine anarşizm adına konuşma yetkisi atfeden “özgürlük hareketi” artığı anarşistin de desteğiyle İstanbul’a göçmüş Kürt insanının gönülden desteğiyle meclise gönderilmişti. Türk solcularının tek umut kapısı Kürt “özgürlük hareketi” olduğu malumdur ki Sırrı Süreyya’da orada bunu temsil ediyor. Hem süreçte önlerde yer alan bir Türk demogoğu olarak oldukça önemli işlevi fonksiyonlar görmüştür. Kürt özgürlük hareketi’nin “Türkiyelileşmesi” gibi reel politikte anlamlı ve fakat bizce anlamsız bir kompleks içine girmiş olmasından hareketle de Sırrı Süreyya önemli bir figür olarak duruyor.

Geçen seçimdeki konumlanma bu seçimde geçerli değil. Görülen o. Geçen seçimde karşılarına aldıkları AKP, çözüm sürecinde beraber yürüdükleri bundan dolayı da ona karşı yapılan her türlü operasyonda onun yanında yer aldıkları parti oldu. Aslında bu operasyonların bu süreci ve kendilerini de hedef aldığının farkındalar. Bundan dolayı da başka taraflardan gelecek her türlü tavır almaya karşı kuşkulular. Türk solunda gelecek eleştirilere daha dikkatliler ve oradan gelen kişilerin de pek esamesi okunmuyor. Adeta silik politik kişilikler olarak siyaset sahnesinin ortasında duruyorlar. Sağ olsun Abdullah Öcalan’ları var ve arada bir gidip ne yapalım diye “iradelerine” danıştıklarında gerekli politik ve konjonktürel durumların analizini ondan alıp yeterince reel politikaya uyum sağlamaya başladılar.

Peki sıcak ortamlarında Kürt “özgürlük” hareketinin her zaman hayranı olmuş bilumum anarşistimiz ne olmuştur. Seçimlerde “Anarşistler blok adaylarını desteklemelidir” gibi anarşizm tarihinin yüz karası olabilecek bir metni kaleme alan ve aslında sırtında yumurta küfesi olmadığı için her türlü sözü söylemekte imtina etmeyen bu akademsiyen olmadan, akademisyen gibi davranan fakat onu dahi başaramayan ve akademilerde dünya devrimi için düşünsel çıkış olduğunu sanan “entelektüel” anarşistler  - ya da her ne iseler –  KCK’nın eş başkanlarından Bese Hozat’ın “İsrail lobisi, yine milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri paralel birer devlettir” gibi bir sözün üstüne söz söyleme lüksüne sahip hissetmemişler ve sosyal medyada “ya ne olur bir açıklama yapsalar” beklentisi içine girmişlerdir.

Onlardan “Nedir bu paralel devlet söylemi? İktidarın dilini kullanıyorlar. KCK operasyonlarının gerekçesi de paralel devlet üzerine oturtulmuştu. Nasıl böyle bir dil kullanıyorsunuz?” gibi sorular sormayı beklemeli miydik? Elbetteki hayır. Onlardan iradelerini teslim ettikleri kurum ya da külte sorgusuz  itaat etmeleri yakışır. Ve yakışanı da yaptılar. Demokratik özerklik, yatay yerel örgütlenmeler söylemi ise şimdilik unutulmuşa benziyor. Artık slogan demokratik cumhuriyet! Yakın zamanda ortaya çıkıp konuşurlarsa sorulara kulağının üstüne yatarak yanıt vereceklerinden neredeyse eminim.

Hazır seçim meselesine girmişken anarşizmi kendinden menkul, kendini anarşist olarak sınıfladıktan sonra yazdığı her şeyin anarşizme gidebileceğini düşündüğünü sandığımız bir şahsiyet daha var ki aslında kendisine söz söylemeye dilimiz varmıyor. Yayınladığı kitaplarla geçmişte yediği herzelerin bir kısmına ışık tutan bu zat bir çeşit günah sonrası arınmanın verdiği şevkle anarşizme katkılar sunmaya başladı. Bunun için kendi adını taşıyan sitesini izlemekte yarar var. Zaten kendisi de anlaşılmaktan çok izlenmeyi çok sevenlerden biri olduğu intibaını veriyor.

Gün Zileli. Kendini reel politikanın içerisine öyle bir kaptırmış ki “sistem içi olmak ve olmamak” tabirlerinden azade bir şekilde – bir bakıma “anarşistler blok adaylarını desteklemelidir” diyenlerden de fazla uzak durmayarak – hali hazırda bildiğimiz AKP karşıtlığı üzerinden, AKP’ye seçim yenilgisi yaşatmanın dahi her şeye değeceğini söyleyebiliyor. Bunun için ittifak edenlerin kimler olduğu önemli değil. MHP, CHP, ÖDP, HDK yani bilumum faşist ve milliyetçi ve ulusalcı ve fetullahçı ve anarşist, sosyalist kim varsa bu cephede seçim yenilgisini AKP’ye yaşatmalıdırlar. Bunun için ilkeler, bunca yıllık mücadelelerin getirmiş olduğu ilkeler ve ilkeli politikalar bir tarafa atılmalıdır.

Sizleri bilmem ama ben 12 Eylül öncesi sol içi bölünmeleri de körükleyen ve tartışmaları azdıran ÇKP’nin Üç Dünya Teorisi adını verdiği teoriyi anımsadım. Kendileri bu teoriyi bizzat savunmuşlardı ve copyright’ı halen kendisinde olabilir. Doğal haliyle aynı mantığın izlerini devam ettiriyor gibi. Gün Zileli zannederim halen oralarda yaşıyor. Anarşizmle zaten alakası yok. Bu teoriye temel teşkil eden düsturlardan biri ise “Düşmanımın düşmanı dostumdur” idi.  Yazılarının çoğu yerinde bu mantığın ve ikilemler üzerine kurulu bu mantığın izini görmek mümkün. Bu mantık yukarıda olduğu gibi sadece yanlış değil, aynı zamanda vahim bir mantık yürütme biçimidir bugün.

Kısa kesmekte yarar var. İçine daha da girersek gereksiz uzayacak. Gün Zileli en iyi niyetle içerideki eski arkadaşlarına vefa borcunu ödüyordur. O ordu ve devlet arasında devam eden mücadele ve yargılamalarda dahi bir taraf olmak zorunda hissetmişti kendini ve biz nedense bir anlam veremedik! Anlamadık! Anarşizm ve anarşistler de çobanı olmayan köy zaten! Ne dersem gider diye düşünüyor herhalde. Anarşistlerin tarihine bir baksana yahu! Çevrende elbette hempalar bulursun. Ama allame-i cihan da olsan buralarda maskaraya dönersin. Söylemedi deme…

Numan Bey / itaatsiz.org

Önceki Yazı:Akıl, Skolastik ve Eleştirel Akıl Üzerine (Tartışma)
Sonraki Yazı:Anarşi ve Cinsiyet Sorunu - Emma Goldman
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...