Tiyatrodan Çıkış: Hiç Tarzı Siyaset - Levent Orhan

gezi2

31 Mayıs sabahı dozerleri, jopları, biber gazlarıyla Gezi Parkı için direnen bir avuç insanı ezmek isterken yanlışlıkla yüz yıllık Türk Demokrasi Tiyatrosu’nu da başımıza yıktı siyasal iktidar. Sahne çöktü, dekor tutuştu, ard arda devriliyor köhne sütunlar.

Büyük Usta Gogol, halkın ve gazetelerin “ Müfettiş “ üstüne söylediklerini, yazdıklarını bir yere not ederek 1841 yılında bunlardan ortaya küçük bir oyun çıkarır: “ Tiyatrodan Çıkış .“ M. Cevdet Anday, Gelişen Komedya adlı kitabına bu oyundan uzun bir monolog almıştır. Sahne tiyatronun giriş yeridir. Komedyanın yazarı, oyunu seyredip çıkanların neler söylediklerine kulak kabartır. Onları uzun süre dinledikten sonra “ Ama gene de içimde bir üzüntü var “ diye başlar monoloğa “ Gariptir, hiç kimse piyesteki namuslu kişiyi ayırt edemdi. Çok yazık. Evet, piyeste, baştan sona kadar namuslu, soylu biri vardı. Bu namuslu, soylu kişi gülme’dir. O namusludur çünkü toplum içinde kendisine pek önem verilmediğini bildiği halde ortaya çıkmaktan çekinmedi.”

Özgürlük adına elinde kalan son kırıntıları, tam da şanına yakışır yeni bir kışlaya kavuşmak üzereyken nazara gelen Demokrasi Tiyatromuzda sergilenecek yeni bir mizansene kurban vermemek için direnen gençliğin çılgın neşesinden maalesef demokrasi esnafımız hiçbir şey anlamadı. Teröristlerin, faiz lobilerinin, Vandalların, provakatörlerin, darbecilerin, ajanların, marjinallerin arasında bu halkın en namuslu, en soylu çocuğunu göremediler. Daha doğrusu görmek istemediler. Çünkü hakikat, bir maliyet, bir amortisman meselesidir bu memlekette. Yalana yapılan yatırım son kuruşuna kadar kendini amorti edip, kâra geçilmedikçe ona yalan denmez. Bu yüzden bizde pişman olunmaz, rezil olunur. Siyasi hatıramız rezil ölüler ve dirilerle doludur.

Kulakları çınlasın, ( ona en büyük işkence budur ) Hüsamettin Cindoruk bir samimiyet krizinde “ Halka, İnönü asker kaçağı diyorduk, ona da inanıyorlardı “ demişti. Sayın Türkiye Büyükşehir Belediye Başkanımız Dolmabahçe Camiine sığınan yaralılar için "Camide içki içtiler" deyince onu hatırladım.

Yusuf Akçura, 1904 yılında yazmıştı ünlü makalesi “Üç Tarzı Siyaset”i. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, üçünü sonuncusu lehine kıyaslıyordu. Bu üç tarzı siyaset, yüz yıl boyunca bir kara delik gibi insafsızca emdi bu halkın enerjisini. Şimdi cayır cayır yanıyorlar Demokrasi Tiyatromuzda. Rejisör canı pahasına savunsa da sahneyi, iktidara sulanan oluşumlar elli-yüz yıllık ezberleri kafalarından uçmadan son bir tirad atabilmek için dört dönüyorlar sahnenin etrafında. Hiç kusura bakmasınlar, kitlelerine özgür olmayı, ekolojist vs. olmayı emreden oluşumlar da bir yerinden dahildir bu üç tarzı siyasete.

Bundan yüz küsür yıl önce, 31 Mart 1909’da, tam da Gezi Parkının olduğu yerde, kanlı bir oyunla açılmıştı sahne, berbat bir oyunla kapanıyor bugün. Mektepli Zabitlerin helada su yerine kağıtla taharet aldıklarını duyan Alaylılar güya çılgına dönmüş, din elden gidiyor diye altını üstüne getirmişlerdi İstanbul’un. Kanlı Teşkilat fırsatı ganimet bilmiş, Avcı Taburlarıyla önce İstanbul’un, ardından da Sultan’ın üstüne çullanmıştı. Sonrasını hepimiz biliyoruz.

Bugün sokaklarda polis ve milis şiddetine karşı direnenlerin haysiyet mücadelesini ısrarla iktidar mücadelesi gibi okuyup 31 Mart şablonuna indirgemeye çalışanlar, tıpkı Taksim’de, Kuğulu’da, Gündoğdu’da ki o namuslu çocuğu göremedikleri gibi Derviş Vahdeti’nin, Prens Sabahattin’in omuzlarının az gerisindeki Rıza Nur’u, Mevlanazade Rifat’ı, Said Nursi’yi de görmek istememişlerdir. Yerli yersiz kopardıkları Ulu Hakan hamasetine, siyasi kökenlerini ısrarla demokrasi tiyatromuzun gerisine çekmeye dönük çabalarına aldanmamak gerekir. Öz be öz 31 Mart tertibinin bir sonucu ve çocuğudurlar. Bu yüzden ellerinde bir iktidar reçetesi olmaksızın özgürlüğü sokaklarda el yordamıyla yoklayanların çılgın neşesini, acı aklını hiçbir zaman anlamayacaklar.

Hangi iktidar, hangi örgüt, hangi parti elini atacak olsa dağılıveren köpük köpük bir sevinç, daha önceki hiçbir şeye benzemeyen hiç tarzı bir siyaset bu ve hiçbir ezbere indirgenemez. Bütün ihtişamı da burada zaten, “ hiç, yok’tan iyidir “ çünkü. Ne demişti Ebedi Amatörümüz Turgut Uyar: “ Yeni bir türkü bozar gider beyazlığın adını.” Muhabbetle!

Levent Orhan

Önceki Yazı:Masumiyet Mumyası - Hakim Taçi
Sonraki Yazı:Bir Çadır Lazım Olmuştu da! - Mehmet İşten
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...