Üslupları Farklı Dilleri Aynı: Erdoğan ve Öcalan - Numan Bey

numanbey1

Her şeyin ve her kesin farkına varmadan değiştiği ya da döndüğü bir süreçtir içinde bulunduğumuz süreç… Bu dönüşüm ve değişimlere etki eden en önemli faktör büyük mitler, büyük sözler ve büyük adamlar ve kahramanların görüntülerinin medya vasıtasıyla  bizlere enjekte ettiği gündemler.

Politik gündem elbette reel politiğin gündemidir. Anarşistlerin ya da anarşizmi bir yaşam felsefesi olarak bir hal, bir duruş olarak benimseyen bir şahsiyetin politik gündeme bakıp düşünsel olarak kayıtsız durması oldukça zor.  Bunun en bariz örneğini Chomsky ve çevresinde bulunan anarşist düşünürlerden görüyoruz.

Türkiye’nin politik gündemine dair İtaatsiz’in sayfalarında bir çok arkadaşımız ve ben defalarca reel politik analizleri, İslamcıların gelecekleri ve duruşları ve ne olacakları, kendine anti-kapitalist diyen muhalif bir mecrada bulunan hareketler, BDP ve PKK ve Kürt hareketleri hakkında yazılar ve yorumlar yapıp paylaştık. Kendi mecramızda dünyanın böyle göründüğünü bizi seven ve sevmeyen herkese ifade etmeye çalıştık. Her taraftan ve kesimden hoş olmayan tepkiler – bunların çok azı eleştiri kabilinden şeylerdi – aldık. Bunu sırf muhalefet yapmak ve farklı bir ses çıkarmak gibi bir zorlamayla değil, kendi doğal duruşumuzun ifadesi olarak yaptık.

Bu eleştirilerden biri ve bizleri hayrete düşüreni ise “İtaatsiz’in İslamcı bir çizgiye kayması” gibi bir değerlendirmeyle karşı karşıya kalmak oldu.

Bu eleştiri PKK’yi ve Kürt hareketlerini eleştirdiğimizde aldığımız tepkinin aynısı bir tepkidir. Benden değilsen ondansın gibi “bu ya da o” gibi bir ikilem üzerine kurulu basit ve düşünce dünyasında tamamen aşılması gereken mantık üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla bizleri PKK’yi eleştiren taraf olarak AKP’li ve Devletlü olarak niteleyebilecek kadar şirazeden çıkmışlardı.

Belki de yakıştırmalar doğrudur, belki de külliyen yalan. Gören göz işiten kulak… Fark etmek için dimağ gerek… anlamak için meseleleri bir birine çarpma gücü yani idrak.

Her ne denirse densin. Her birimiz kendi bildiğimiz mecrada, bildiğimiz şeyleri söylemeye devam edeceğiz. Bu böyle bilinsin.

Gelelim bu makalenin konusunu belirleyecek olan mevzuya:

Geçen haftanın en önemli meselesi Abdullah Öcalan’ın Agos gazetesine yazdığı mektuptu. Bu mektup haklı olarak gündemde ya da bizim kendi dünyamızın gündeminde epey yer tuttu. Gündeme gelmesine vesile olan şey ise Bese Hozat’ın “milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri paralel bir devlettir” cümlesini fütursuzca kullanmasıydı. Hozat’ın bu cümlesinden “fena halde rahatsız” olmuş solcu abiler ise sert ve abice bir tavırla bunla Türkiye’de yaşayan Ermeni ve Rumları kastetmiş olamazsın. Bir kere Apo öyle demiyor. Dolayısıyla yanlışsın. Önce Apo’yu oku” minvalinde “eleştiri” yazısı yazma cesaretinde bulunabildiler! (11.01.2014 – Aydın Engin. T24 website)

Türk solcusunun bu kadar bile bir eleştiri diline sahip olmasına hayret etmemek elde değil. Bu Türk solcusu tipik bir basiretsiz entelektüel tavrını göstermekten imtina etmemektedir. Abdullah Öcalan’ın Agos gazetesine göndermiş olduğu mektupta ifade ettiği şeylere dair bilindik en basit tespitleri ifade ettikten ve girizgâhtan sonra meselenin odaklandığı soruya dair esaslı bir eleştiri getirmeyi de ıskalamak için çok çaba harcadılar. Bu ıskalama tabirini sadece Türk solcusu için değil Türkiye’de bulunan ve bulunmayan kimi Ermeni entelektüeller için de kullanılabilir.

Bese Hozat’ın söylediklerini korkarak eleştirme cesareti gösteren entelektüeller, Abdullah Öcalan’ın şu sözlerine bir şey söylememiş ve mektubu olumlu değerlendirmişlerdi:

“Ermeni halkının ise ırkçı-milliyetçi tuzaklara düşmeden, halklarımızı daha yüzyıllar boyunca çatıştırmayı hedefleyen uluslararası sermaye güçlerinin ve lobilerinin sinsi amaçlarından uzak durarak mücadelesini sürdürmesi naçizane önerim olabilir ancak.”

Beşe Hozat ile Abdullah Öcalan’ın dedikleri arasındaki farklılıkları tesbit etmek ise ancak bir taraflara yaranmaya çaba sarf eden kalem erbabının işidir ki bunlardan mebzul miktarda var.

Bunun ötesinde gerek Bese Hozat gerekse Abdullah Öcalan “Paralel Devlet” vurgusuyla başka bir şey ifade etmekteydiler. İfade etmek istedikleri şey TC Başbakanı R.T. Erdoğan’ın ve kadrosunun Fetullah Gülen hareketinin devlet içerisindeki örgütlenmesinin tehlikelerine vurgu yapıyor. Ve bu vurgu 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının bir planın parçası olduğuna vurguydu. Açıktır ki bu vurgu Hükümetin tercih ettiği ve kullandığı bir vurgudur. Ve hatta daha da ileri giderek R.T. Erdoğan gibi Sebahattin Demirtaş da devlet içinde devletin kabul edilemez olduğunu söyledi. Bu cümleden biz KCK operasyonlarının gerekçesi olan “başka bir devlet” örgütlenmesi olması nedeniyle başlayan KCK operasyonlarının mağdurlarının devletle aynı dili kullanmaya başladığını görüyoruz.*

Hükümetle KCK ve Abdullah Öcalan’ın dilinin aynı dil olduğunu solcuları ve Ermeni entelektüellerini söylemekten azade tutan şey nedir peki? Yolsuzluk ve rüşvet jargonuna sarılmaktan beis görmemekteler ve fakat diğer taraftan Abdulah Öcalan ve KCK’ya Hükümete verdiği destekten dolayı söz söylemekten imtina etmekteler. Sözü olup da söylemeyen entelektüelin entelektüelliğinden olsa olsa uşak ve köle bir kişiliğin izini görebilirsiniz. Görünen o ki yandaş entelektüellerin yanı sıra uşak muhaliflerin varlığı da entelektüel dünyanın bir gerçeği olarak önümüzde duruyor. Hakikati söylemekten bir entelektüeli ya da daha doğrusu bir insanı uzak tutan birkaç şey olsa gerektir. Bir tanesi o kişinin bir ideolojinin taraftarı ve kölesi olması, bir diğer taraftan da korkması ya da sadece bu işle evine ekmek götürüyor olmasıdır. Zannederim bunların ikisi de bu entelektüellerin kalemine kilit vurmalarına vesile teşkil ediyor.

Gelelim Abdullah Öcalan’ın aldığı tavra. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi Abdullah Öcalan olmasaydı reel politikaya müdahalede bu kadar entelektüelin ferasetini toplasan bir çuval bok etmezdi. Abdullah Öcalan politik tercihlerini ve yönelimini nasıl belirliyor bilmiyoruz ama reel politikayı iyi takip ettiği ve istişarede olduğu kişilerle zemine sağlam bastığı belli oluyor. Belki bir şans belki değil onun kişi olarak bu denli belirleyici olması ve binlerce insanın hareket biçimini belirlemesi ve bir mit, kahraman ve irade belirleyici otorite olması hem liberal politika hem de anarşist duruş olarak bireyleri ve tekleri hiçlediği için benimsenecek şeyler değil ve demokratik de değildir. Otoriterdir ve asla kabul edilemez. [Bu entelektüellerin özellikle bu noktaya temas etmemiş olmaları ve bundan kaçınmaları da samimiyetsizliklerini gösteren başka bir mevzudur]

Fakat reel politikada yerine getirdiği rasyonellik birçok boş entelektüel gevezeliği ve entelektüeli işlevsiz kılıyor ki bu anlamda güzel bir işlevi yerine getiriyor.

Diğer taraftan Türkiye Sol hareketi denen bir şey varsa onun içerisinde çıkmış gerçek Türk faşistleri, İşçi Partisi ve etrafındaki medya organları ve grupları bu sürecin kansız bir şekilde evrilmesinden oldukça rahatsız görünüyorlar.  Bu süreçte eskiden olduğu gibi gene kontr-gerilla taktikleri ve her türlü manipülasyonu yapmakta mahir görünüyorlar; On yıllardır yaptıkları gibi…

*Nitekim 12 Ocak tarihinde bir gün önce Abdullah Öcalan’la görüşen BDP’li İdris Baluken, Öcalan’ın “17 Aralık bir darbedir” dediğini basına açıklamıştır.

Numan Bey / itaatsiz.org

Önceki Yazı:Ölü Doğan Proje HDK - Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:1 Mayıs, Anarşi ve Siyasal Rekabet
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...