Yahya Kemal Beyatlı: Kendi Gök Kubbemiz (Tüm Şiirler)

Kendi Gök Kubbemiz'deki Tüm Şiirler

DÜŞÜNCE

Ülfet belâlı şey, fakat uzlet sıkıntılı,

Bilmem nasıl geçirmeliyim son beş, on yılı?

 

İnsanlar anlaşıldı. Cihanın da sırrı yok,

Kalsaydı tirkeşimde bugün tek bir altın ok

 

En tatlı bir hayal için atmazdım ufkuma. ,

Dalsın yakında gözlerim artık son uykuma!

 

“Yalnız duyan yaşar” sözü, derler ki doğrudur

“Yalnız duyan çeker” derim, en doğru söz budur.

 

Gördüm ve anladım yaşamak macerasını,

Bâkiyse ruh eğer dilemezdim bekasını.

 

Hülyası kalmayınca hayâtın ne zevki var?

Bitsin, hayırlısıyle, bu beyhude sonbahar!

 

Ölmek değildir ömrünüzün en fecî işi,

Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi.

 

ENDÜLÜS’TE RAKS

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün,hızı.

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı …

 

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neş’esiyle bu akşam bu zildedir.

 

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri.

 

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;

İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

 

Alnında halka halkadır aşüfte kakülü,

Göğsünde yosma Gırnata’nın en güzel gülü…

 

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;

İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.

 

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;

Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi…

 

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli …

Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli…

 

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,

Her kalbi dolduran zile, her sineden: Ole!

 

AÇIK DENİZ

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;

Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum.

 

Kalbimde vardı “Byron”u bedbaht eden melâl

Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl,

 

Aldını Rakofça kırlarının hür havasını,

Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını,

 

Her yaz, şimâle doğru, asırlarca bir koşu.

Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultusu …

 

Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan,

Rü’yama girdi her gece bir fatihâne zan.

 

Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular,

Mahzun hudutların ötesinden akan sular,

 

Gönlümde hep o zanla beraber çağıldadı,

Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı!

 

Bir gün dedim ki, istemem artık ne yer ne yâr!

Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar,

 

Gittim o son diyara ki serhaddidir yerin,

Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!

 

Garbin ucunda son kıyıdan cn gürültülü

Bir med zamanı, gökyüzü kurşunla örtülü,

 

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;

Gördüm güzel vücûdunu zümrütliyen deri

 

Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean,

Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.

 

Sonsuz ufuktan ah o ne coşkun gelişti o!

Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!

 

Yelken, vapur, ne varsa kaçışmış limanlara

Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara!

 

Yalnız o kalmış ortada, âsî ve bağrı hûn

Bin mağra ağzı açılmış, ulurken uzun uzun,

 

Sezdim bir aşina gibi, heybetli hüznünü!

Ruhunla karşı karşıya kaldım o med günü,

 

Sekvanı dinledim ezelî muztarip deniz!

Duydum ki ruhumuzla bu gurbette sendeniz .

 

Dindirmez anladım bunu-hiç bir güzel kıyı;

Bir bitmiyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.

 

RİNDLERİN HAYATI

Halide Edib’e, sanatta ve fikirde ulvî varlığa derin hürmetle

Bazan kader, gelen bora halinde, zorludur;

Dağlar nasıl bakarsa siyah ufka öyle bak

Bazan da cevreden nece bir adem oğludur,

Görmek değil düşünmeğe bigâne kal! Bırak!

 

Dindar adam tevekkülü, rikkatle herkese

İsa’yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.

Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise

Rind’in belâya karşı kayıtsızlığındadır.

 

RİNDLERİN AKŞAMI

Dönülmez akşamın ufkundayız. Vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrün, nasıl geçersen geç!

 

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

 

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

 

Geçince başlayacak bitmeyen sükûnlu gece.

Guruba karşı bu son bahçelerde,  keyfince.

 

Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!

Ya lâle açmalıdır göğsümüzde, yahut gül.

 

RİNDLERİN ÖLÜMÜ

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski. Şirâz’ı hayal ettiren ahengiyle.

 

Ölüm asûde bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter,

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter,

 

KAR MÛSİKÎLERİ

Varşova 1927

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu.

Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

 

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,

Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı,

 

Bir ergânun ahengi yayılmakta derinden…

Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.

 

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,

Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

 

Birdenbire mes’ûdum işitmek hevesiyle,

Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle.

 

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,

Uykumda bütün bir gece Körfezdeyim artık! ..

 

SESSİZ GEMİ

Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

 

Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol

 

Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.

 

Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!

Hicranlı hayatın, ne de son matemidir bu!

 

Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.

 

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,

Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.

 

HAYAL ŞEHİR

Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir’den bak!

Bir zaman kendini karşındaki rü’yaya bırak!

 

Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;

Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;

 

O ilah isteyip eğlence hayalhanesine,

Çevirir camları birden peri kâşânesine,

 

Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka

Benzer üçbin sene evvelki mutantan şarka.

 

Mestolup içtiği altın şarabın zevkinden,

Elde bir kırmızı kâseyle ufuktan çekilen,

 

Nice yüz bin senedir şarkın ışık mimârı

Böyle mamul eder ettikçe hayal Üsküdar’ı.

 

O ilahın bütün ilhâmı fakat anidir;

Bu ateşten yaratılmış yapılar fânidir;

 

Kaybolur hepsi de bi anda kararmakla batı.

Az sürer gerçi fakir Üsküdar’ın saltanatı;

 

Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;

Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,

 

Ezeli mağfiretin böyle bir ikliminde

Altının göz boyamaz kalpı kadar hâlisi de.

 

Halkının hilkati her semtini bir cennet eden

Karşı sahilde karanlıkta kalan her tepeden,

 

Gece, bire, ok fıkarâ evlerinin lâmbaları

En sahîh aynadan aksettiriyor Üsküdar’ı.

 

GEÇMİŞ YAZ

Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,

Her ânını, her rengini, her şi’rini hazdan.

Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!

Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan,

 

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:

Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;

Mehtâb, iri güller ve senin en güzel aksin,

Velhasıl o rüyâ duruyor yerli yerinde!

 

YOL DÜŞÜNCESİ

Bu def’a farkına vardım ki ihtiyarlamışım.

Hayâtı bir camın ardından gören tılsım

 

Bozulmuş anlıyorum, çıktığım seyâhatte.

Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette

 

Mısır ve Suriye, pek genç iken, hayâlimdi;

O ülkelerde gezerken kayıtsızım şimdi,

 

Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını

Beş on yıl önce, görür müydü böyle taş yığını?

 

Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.

Demek ki âlemin artık göründü serhaddi.

 

Ne Akdenizde şafaklar, ne çölde akşamlar,

Ne görmek istediğim Nil, ne köhne Ehramlar.

 

Ne bâalbek’de latin devrinin harâbeleri,

Ne Biblos’un Adonis’den kalan sihirli yeri,

 

Ne portakalları sarkan bu ihtişamlı diyar,

Ne gül, ne lâle, ne zambak, ne muz, ne hurma ve nar

 

Ne Şam semâsını yâlel’le dolduran şarkı,

Ne Zahle’nin üzümünden çekilmiş eski rakı,

 

Felekten özlediğim zevki verdiler, heyhat!

Bu hali, yaşta değil, başta farzeden bir zât

 

Diyordu: “İnsana çarmıh’ta haz verir îman!”

Dedim ki: “Hazret-i İsa da genç imiş o zaman.”

 

Eğer mezarda, şafak sökmeyen o zindanda,

Cesed çürür ve tahayyül kalırsa insanda,

 

-Cihan vatandan ibarettir, îtikadımca

Budur ölümde çerçevem, murâdımca:

 

Vatan şehirleri karşımda, her saat bir bir,

Fetihler ufku Tekirdağ ve sevdiğim İzmir,

 

Şerefli kubbeler iklimi, Marmara’yla Boğaz,

Üzerlerinde bulutsuz ve bitmeyen bir yaz,

 

Bütün eserlerimiz, halkımız ve askerimiz,

Birer birer görünen anlı şanlı cedlerimiz,

 

İçimde dalgalı Tekbîr’i en güzel dînin,

Zaman zaman da Nevâ-Kâr’ı doğsun, ltri’nin

 

Ölüm yabancı bir âlemde bir geceyse bile,

Tahayyülümde vatan kalsın eski hâliyle.

 

AKINCI

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

 

Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle …

 

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.

 

Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla, …

 

Cennette bugün gülleri açmış görürüz de

Hala o kızıl hatıra titrer gözümüzde!

 

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!

 

MEHLİKA SULTAN

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı;

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç

Kara sevdalı birer aşıktı.

 

Bir hayalet gibi dünyâ güzeli

Girdiğinden beri rü’yalarına;

Hepsi meshûr, o muamma güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

 

Hepsi sırtında aba günlerce

Gittiler içleri hicranla dolu;

Her günün ufkunu sardıkça gece

Dediler: “Belki son akşamdır bu;

 

Bu emel gurbetinin yoktur ucu;

Daima yollar uzar, kalb üzülür;

Ömrü oldukça yürür her yolcu:

Varmadan menzile bir yerde ölür.

 

Mehlikâ’nın kara sevdâlıları

Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,

Mehlikâ’nın kara sevdâlıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.

 

Gördüler: “Aynada, bir gizli cihan…

Ufku çepçevre ölüm servileri….”

Sandılar doğdu içinden bir an

O, uzun gözlü, uzun saçlı peri.

 

Bu hazin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.

 

Su çekilmiş gibi, rü’ya oldu! ..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayal alemi peydâ oldu,

Göçtüler hep o hayal âlemine.

 

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç,

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan’a aşık yedi genç,

Oradan gelmeyecekmiş dediler! …

 

ITRÎ

- Rıfkı Melûl Meriç’e-

Büyük Itrî’ye eskiler derler,

Bizim öz mûsıkîmizin piri;

O kadar halkı sevkedip yer yer,

O şafak vaktinin cihangîri,

Nice bayramların sabâh erken,

Göğü, top sesleriyle gürlerken,

Söylemiş saltanatlı Tekbîri.

 

Tâ Budin’den Irâk’a, Mısır’a kadar,

Fethedilmiş uzak diyarlardan,

Vatan üstünde hür esen rüzgâr,

Ses götürmüş bütün baharlardan.

O dehâ öyle toplamış ki bizi,

Yedi yüz yıl süren hikâyemizi

Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.

 

Mûsıkisînde bir taraftan din,

Bir taraftan bütün hayat akmış;

Her taraftan, Boğaz, o şehrâyin,

Mâvi Tunca’yla gür Fırat akmış.

Nice seslerle, gök ve yerlerimiz,

Hüznümüz, şevkimiz, zaferlerimiz

Bize benzer o kâinat akmış.

 

Çok zaman dinledim Nevâ-Kâr’ı,

Bir terennüm ki hem geniş, hem şûh:

Dağılırken “Nevâ”nın esrârı,

Başlıyor şark ufuklarında vuzûh;

Mest olup sözlerinde her heceden,

Yola düşmüş, birer birer, geceden

Yürüyor fecre elli milyon rûh.

 

Kıskanıp gizlemiş kazâ ve keder

Belki binden ziyade bestesini.

Bize mîrası kaldı yirmi eser.

“Nât”ıdır en mehibi, en derini.

Vâkıâ ney, kudüm gelince dile,

Hızlanan mevlevî semâıyle

Yedi kat arşa çıkmış “Âyin” i.

 

O ki bir ihtişamlı dünyaya

Ses ve tel kudretiyle hâkimdi;

Adeta benziyor muammâya;

Ulemâmız da bilmiyor kimdi?

O eserler bugün define midir?

Ebediyette bir hazine midir?

Bir bilen var mı? Nerdeler şimdi?

 

Öyle bir mûsıkîyi örten ölüm

Bir teselli bırakmaz insanda.

Muhtemel görmüyor henüz gönlüm,

Çok saatler geçince hicranda.

Düşülür bir hayâle zevk alınır;

Belki hâlâ o besteler çalınır

Gemiler geçmeyen bir ummanda.

 

SÜLEYMANİYE’DE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,

Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye’de.

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her ân aradan.

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,

Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!

 

Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu …

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;

O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.

Bu sükunette karıştıkça karanlıkla ışık,

Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.

Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor

Bu saatlerde Süleymâniye tarih oluyor.

 

Ordu milletlerin en çok döğüşen, en sarpı

Adamış sevdiği Allâhına bir böyle yapı.

En güzel mabedi olsun diye en son dînin

Budur öz şekli hayal ettiği mîmârînin.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

Seçmiş İstanbul’ un ufkunda bu kudsî tepeyi;

Taşımış harcını gaazîleri, serdârıyle,

Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmârıyle.

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,

Ta ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları ..

Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı.

 

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum;

Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;

Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

Senelerden beri rü’yâda görüp özlediğim

Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imânı bir insan yığını

Görüyor varlığının bir yere toplandığını;

Büyük Allâhı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,

Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!.

 

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri

Dinliyor vecd ile tekrâr alınan Tekbîr’ i;

Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü’min neferin!

Kimdi? Bânîsi mi, mimarı mı ulvî eserin?

Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu

Bir nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli;

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanın hem yaşıyan vârisi hem sâhibi o,

Görünür halka bu günlerde tesellî gibi o,

Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,

Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

 

Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,

Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;

Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?

Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı? Kavaklar’dan mı?

Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa,

Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

Şimdi her merhaleden, tâ Beyazıd’ dan, Van’ dan,

Aynı top sesleri bir bir geliyor her yandan.

Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!

Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Dinliyor hepsi büyük hâtıralar rüzgârını,

Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

 

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

Mutlakaa her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosva’dan, Niğbolu’dan, Vara’dan, İstanbul’dan..

Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an;

Belgrad’dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar’ dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra – dağlardan mı?

 

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.

Adalardan mı? Tunus’dan mı, Cezâyir’den mi?

Hürr ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?

 

Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.

Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine

YaşıyanlarIa berâber bulunan ervâhı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

 

SİSTE SÖYLENİŞ

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler …

Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

 

Sam zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden

Fıruze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?

 

Benzetmek olmasın sana dünyâda bir yeri;

Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri.

 

Bir devri lânetiyle boğan şâirin Sis’i.

Vicdan ve rûh elemlerinin en zehirlisi,

 

Hulyâma bir ezâ gibi aksetti bir daha;

-Örtün! Müebbeden uyu! Ey şehr! – O bedduâ…

 

Hayır bu hâl uzun süremez, sen yakındasın;

Hâlâ dağılmayan bu sisin arkasındasın.

 

Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl

Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.

 

Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın,

Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.

 

BİR TEPEDEN

Rü’yâ gibi bir akşamı seyretmeğe geldin

Çok benzediğin memleketin her tepesinde.

Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin

lstanbul’ u duydum daha bir kerre sesinde.

 

Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,

Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarla yarışmış.

Târîhini aksettirebilsin diye çehren,

Kaç fatihin altın kanı mermerle karışmış.

 

BİR BAŞKA TEPEDEN

Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer.

Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!

Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

 

Nice revnaklı şehirler görülür dünyâda,

Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü’yâda

Sende çok yıl yaşıyan, sende ölen, sende yatan.

 

MEVSİMLER

Kopar sonbahar tellerinden,

Derinden, derinden, derinden,

Biten yazla başlar keder mûsıkîsi.

 

Bu sâhillerin seslenir her yerinden,

Derinden, derinden, derinden,

Hazin günlerin derbeder mûsîkîsi.

 

Denizden ve dağdan gelen hüzne kandık.

Bulutlar dağılsın, bahâr olsun artık,

Duyulsun bir engin seher mûsıkîsi.

 

Güneş doğmadan mavileşmiş Boğaz’ dan.

Nevâ – Kâr açılsın bütün ses ve sazdan,

Ufuklarda sürsün zafer mûsıkîsi.

 

O RÜZGÂR

Yaşamak zevki nedir bilmez ölümden korkan!

Gür bir îmanla damarlarda ateşten bir kan

Birleşip böyle diyorlardı, derin bir sesle,

Yeri fethetmek için gelmiş o fâtih nesle.

 

Böyle bir dersi alan rûha vatan dar görünür;

Dâimâ başka sefer, başka ufuklar görünür.

O nesil duymuş akın zevkini rüzgârda bile;

Bu duyuş varmış akınlardaki atlarda bile;

 

Bilmemiş var mı geniş yer yüzünün serhaddi,

Yıkmış ufkunda durup karşı koyan her seddi,

Yeni bir ülkede yem vermek için atlarına

Nice bin atlı kapılmıştı fetih rüzgârına.

 

HAYAL BESTE

Roma’nın şarkını fethettiğin andan sonra,

Yüce dağlar gibidir gördüğün iş, Türk oğlu

Girdiğin yerde asırlarca kalıştan başka,

Kurduğun devlet asırlarca muzaffer yürüdü.

Tâliin döndüğü en korkulu yıllarda bile,

Yürüyen düşmanı son hamlede döktün denize.

Açtığın ülkede, yoktan yaratış kudretini,

Azminin kurduğu yüzlerce şehirden fazla,

İri fîrûzeye benzer nice gök kubbeyle,

 

Dehre aksettiriyor, gerçi, büyük mimâri;

Bu eserler seni göstermeye kâfi diyemem.

 

Şi’re aksettirebilseydin eğer, dinlerdin,

Yüz fetih şi’ri, okundukça, çelik tellerden

 

Resm’e aksettirebilseydin eğer, ömrünce,

Ebedî cedleri karşında görürdün canlı.

 

Gönlüm isterdi ki mâzîni dirilten sanat,

Sana târîhini her lâhza hayal ettirsin.

 

İSTİNYE

İstinye körfezinde bu akşam garipliği

Bir mihnetin sonunda tesellî kadar iyi.

 

Hülya, serinleşen köyü, her an morartıyor;

Sessiz gelen saat – başı sürdükçe artıyor.

 

Durgunlaşıp bir ayna kadar parlıyan suda,

Dünyâ güzel göründü resimleşmiş uykuda.

 

Binlerce lâle serpili yüzlerce bahçeden

Beş yüz yılın kadehleridir şimdi yükselen.

 

Eşsiz Boğaz! Şerefli hayâlin derindedir.

Senden kalan o levhâda her şey yerindedir.

 

ESKİ MÛSIKÎ

Çok insan anlıyamaz eski mûsîkimizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.

Açar bir altın anahtarla rûh ufuklarını,

Hemen yayılmaya başlar sadâ ve nûr akını

Ve seslenir büyük ltrî, semâyı örten rûh,

Peşinde dalgalanır bestesiyle Seyyid Nûh,

O mutlu devrede Itrî’ye en yakın bir dost

Işıklı danteleler bestekârı Hafız Post …

Bu neslin ortada dâhîcedir başardığı iş,

Vatan nasıl karışır mûsıkîyle, göstermiş.

 

Bu yaz kemençeyi bir dinledinse Kanlıca’ da,

Baharda bir gece tanbûru dinle Çamlıca’ da.

Bu sazların duyulur her telinde sâde vatan,

Sihirli rüzgâr eser daima bu topraktan.

 

Evet bu eski nesil bir şerefli âlem açar,

Duyuşta ince zamanlardan inkırâza kadar.

Yüz elli yıl, sıra dağlar birer birer yücelir

Ve âkıbet Dede’nin anlı şanlı devri gelir.

Bu, mûsıkîyi, O, son kudretiyle parlattı;

Ölünce, ülkede bir muhteşem güneş battı.

 

İSTANBUL’UN FETHİNİ GÖREN ÜSKÜDAR

Üsküdar, bir ulu rü’yâyı görenler şehri!

Seni gıptayla hatırlar vatanın her şehri,

Hepsi der: “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?

Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!”

Elli üç gün ne mehâbetli temâşâ idi o!

Sanki halkın uyanık gördüğü rü’yâ idi o!

Şimdi beşyüz sene geçmiş o büyük hâtıradan;

Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan;

Canlanır levhası hâlâ beşer ettikçe hayâl;

 

O zaman ortada, her sâniye, gerçek bir hâl.

Gürlemiş Topkapı’ dan bir yeni şiddetle daha

Şanlı nâmıyle “Büyük Top” denilen ejderha.

Sarfedilmiş nice kol kuvveti gündüz ve gece,

Karadan sevkedilen yüz gemi geçmiş Halic’ e;

Son günün cengi olurken, ne şafakmış o şafak,

Üsküdar, gözleri dolmuş, tepelerden bakarak,

Görmüş İstanbul’a yüzbin meleğin uçtuğunu;

Saklamış durmuş, asırlarca, hayâlinde bunu.

 

AKŞAM MÛSIKÎSI

Kandilli’ de, eski bahçelerde,

Akşam kapanınca perde perde,

Bir hâtıra zevki var kederde.

 

Artık ne gelen, ne beklenen var;

Tenha yolun ortasında rüzgâr

Teşrin yapraklarıyle oynar.

 

Gittikçe derinleşir saatler,

Rikkatle ve yavaş yavaş ve yer yer

Sessizlik daimâ ilerler.

 

Ürperme verir hayâle sık sık

Her bir kapıdan giren karanlık

Çok belli ayak sesinden artık.

 

Gözlerden uzaklaşınca dünyâ

Bin bir geceden birinde gûyâ

Başlar rü’yâ içinde rü’yâ

 

GECE

Kandilli yüzerken uykularda

Mehtâbı sürükledik sularda.

 

Bir yoldu parıldayan, gümüşten,

Gittik … Bahs açmadık dönüşten.

 

Hulyâ tepeler, hayâl ağaçlar …

Durgun suda dinlenen yamaçlar …

 

Mevsim sonu öyle bir zaman ki

Gaaip bir mûsîkiydi sanki.

 

Gitmiş kaybolmuşuz uzakta

Rüya sona ermeden şafakta…

 

DÜŞÜNÜŞ

Zahmetli yolculukla yaşım vardı yetmişe.

Zihnim, bulunduğum tepeden, daldı geçmişe.

 

Milyonla yıl dönen küre üstünde bir kişi

Yetmiş yılın hikâyesi bilsin mi geçmişi?

 

Her yerde var hayâtı birer türlü nakleden

Lakin derin görenler usanmış hikâyeden.

 

Derler bilir haîıkati yüzlerce feylesof;

Bir kısmı şek ve şüphede, bir kısmı hayli kof;

 

Aksetmiyor çoğunda fikirler ayan beyan.

Hayyam imiş hakikati az çok fısıldayan.

 

DUYUŞ VE DÜŞÜNÜŞ

Sevdiklerim göçüp gidiyorlar birer birer,

Ay geçmiyor ki almıyayım gamlı bir haber.

 

Kalbim zaman zaman bu haberlerle burkulu;

Zihnim düşünceden dağınık, gözlerim dolu.

 

Kaybetti asrımızda ölüm eski hüznünü.

Lakayd olan mühimsemiyor gamlı bir günü.

 

Çok şey bilen diyor: “Gidecek her gelen nesil

Ey sâde-dil! Bu bahsi hayatında böyle bil !

 

Hiç durmadan, hayât öğütür devreden bu çark.

Ölmek sırayladır, sıralanmakta varsa fark !”

 

İlmin derin görüşleri, aklın hükümleri

Doldurmuyor boşalmış olan hisli bir yeri.

 

DENİZ TÜRKÜSÜ

Dolu rüzgârla çıkıp ufka giden yelkenli!

Gidişin seçtiğin akşam saatinden belli.

Ömrünün geçtiği sâhilden uzaklaştıkça

Ve hayâlinde doğan âleme yaklaştıkça.

Dalga kıvrımları ardında büyür tenhâlık.

Başka bir çerçevedir git gide dünyâ artık.

Daldığın mihveri gittikçe, sarar başka ziyâ;

Mavidir her taraf, üstün gece, altın deryâ …

 

Yol da benzer hem uzun, hem de güzel bir masala

O saatler ki geçer başbaşa yıldızlarla.

Lâkin az sonra lezîz uyku bir encâma varır;

Hilkâtin gördüğü rü’ya biter, etrâf ağarır.

Som gümüşten sular üstünde, giderken ileri,

Tâ uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri …

Mûsıkîsiyle bir âlem kesilir çalkantı:

Ye nihâyet görünür gök ve deniz saltanatı.

 

Girdiğin aynada, geçmiş gibi dîğer küreye,

Sorma bir sâniye, şüpheyle, sakın : “Yol nereye ?”

Ayılıp neş’eni yükseltici sarhoşluktan,

Yılma korkunç uçurum zannedilen boşluktan!

Duy tabîatte biraz sen de ilâh, olduğunu,

Ruh erer varlığının zevkine duymakla bunu.

 

Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,

Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,

Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!..

İnsan âemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.

 

SONBAHAR

Fâni ömür biter bir uzun sonbahâr olur.

Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.

Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ;

Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;

Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;

Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.

Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.

Dünyânın ufku, gözlere gittikçe târ olur,

 

Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur.

İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;

Bir başka mûsıkîye geçiş farzeder bunu;

Teslim olunca va’ desi gelmiş zevaline,

Benzer cihana gelmeden evvelki haline.

 

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,

Duymaz bu anda taş gibi kalbinde bir sızı;

Farketmez anne toprak ölüm mâcerâmızı.

 

UÇUŞ

Uçmakta, konmadan, kıyısız bir denizde rûh;.

Benzer mi böyle bir kuşa Tûfan içinde Nûh?

Üstünde gök, sürekli bulutlarla, yüklüdür;

Altında: gür deniz ki ezelderı köpüklüdür.

Çalkantısında dalgası bilmez nedir sayı;

Milyonca dalga sürmede milyonca dalgayı;

Hiç durmayan gürültüsü bir türküdür, geniş.

Milyonca haykırış dolu, milyonca sesleniş.

Yıldızlar ülkesinde açıldıkça yükseğe,

 

Başlar hayâl edindiği âlem görünmeğe.

Bir rûhu besliyen hava yalnız yukardadır.

Hülyâyı daima uçuran duygulardadır.

Yalnız bu katta mümkün olur daimi uçuş.

Her hamlesiyle, rûh, o çelikten kanatlı kuş,

Ufkunda bir dakika görünmeksizin kara.

Hür gökte, hür denizde uçar, hür ufuklara.

 

HÜZÜN VE HATIRA

Gurbette duyduğum sonu gelmez hüzünleri,

Yaprakların döküldüğü hicranlı günleri,

Andım birer birer, acıdım kendi hâlime.

Aksetti bir dakika uzaktan hayâlime

Tenha Emirgân’ın Çınaraltı’nda kahvesi,

Poyrazla söyleşir gibi yaprakların sesi.

Hem başka hem de hayli yakın karşı mâbede,

Mermerle kaplı çeşmede, mevzûn kitâbede,

Baktım Yesâri hatlarının bir nefîsine,

Daldım coşup giden denizin mûsıkîsine.

 

MADRİD’DE KAHVEHANE

Madrid’de kahvehaneyi gördüm ki havradır,

Bir yerdeyiz ki söz denilen şey palavradır.

Dalmış gülüp konuşmaya yüzlerce farfara,

Yorgun kulaklarımda sürerken bu yaygara

 

Durdum, hazin hazin, acıdım kendi halime

Aksetti bir dakîka uzaktan hayâlime,

Sakin Emirgân’ın Çınaraltı’nda kahvesi,

Poyraz serinliğindeki yaprakların sesi.

 

Bazen gönül dalar suların mûsikîsine

Bazen Yesâri hatlarının en nefîsine.

 

SİCİLYA KIZLARI

Sicilya kızları üryan omuzlarında sebû;

Alınlarında da çepçevre gülden efserler,

Yayar bu mahfile âsâbı gevşeten bir bû

Ve gözleriyle derinden bakar gülümserler

Sicilya kızları üryan omuzlarında sebû.

 

Hadîkalarda nevâgîr iken şadırvanlar,

Sonraki kurnalarından gümüş sular dökülür.

Ve hep civâra serilmiş kadîfe dîvanlar

İçinde bûseden ölmüş vücutlar bükülür.

Hadîkalarda nevâgîr iken şadırvanlar.

 

Gerer beyaz kuğular nâzenin boyunlarını,

Füsun-ı nevm ile görmez bu âteşin râvza

İçinde dalgalanan reng ü bû oyunlarını.

Dalar huzûz-ı rehâvetle hâvzdan havza.

Gerer beyaz kuğular nâzenin boyunlarını.

 

O TARAF

Gördüm ölüm diyarını rü’yâda bir gece

Sessizlik ortasında gezindim kederlice.

 

Durmuş saat gibiydi durup geçmiyen zaman.

Donmuş sükût içinde güneş görmiyen cihan.

 

Hakimdi yerde ufka kadar uhrevî vakar;

Bir çeşme vardı her tarafından ziyâ akar;

 

Geçtikçe bembeyaz gezinenler üçer beşer;

Bildim ki âhiret denilen yerdedir beşer.

 

Baktım hüzünle her birinin benzi sapsarı.

Sezdim ki gövdesizdi, hayâliydi boyları.

 

Bir başka semte doğru dönerken bu gezmeden

Bir tas ziyâ alıp içiyorlar o çeşmeden;

 

Allâha şükredip duruyorlar ve kol kola,

Sessiz, yavaş yavaş dalıyorlardı bir yola.

 

Naklettiğim gibiydi bu rü’yâda gördüğüm.

Rü’yâ bu. Yoksa başka bir âlem midir ölüm?

 

GEÇİŞ

Mazi köyünde, hatıralar gölgesinde kal !

Yaklaştığın tâbiati günlerce seyre dal!

 

Dağlar başında zevkini aldındı varlığın,

Bulsun bu zirvelerde huzûr ihtiyarlığın.

 

Akşam, çoban sadâları artar, güneş söner;

Gür çırıgıraklarıyle davar yaylâdan döner;

 

Havlar zaman zaman gece ufkunda bir köpek,

Gönlün hüzünlenir bunu duydukça ürkerek.

 

İnsan bilir cihanda nedir ömrünün sonu;

Ömründe bir dakikacık etmez hayâl onu.

 

Hiç şaşmıyan saat gibi işler durur kader.

Birgün saat çalar … Çok uzaktan gelir haber …

 

Artık güneş görünmez olur, gök bulutludur,

Rahatça dal, ölüm sonu gelmez bir uykudur.

 

BİR DOSTA MISRALAR

Kâmildir o insan ki yaşar hâtıralarla;

Bir başka kerem beklemez artık gelecekten;

Her an doludur gözleri cânan ve baharla.

Kâm aldı bilir kendini, ömründe, felekten.

 

Bir kerre sevip vuslata erdiyse cihanda,

Ömrün iyi rü’yasına dalsın, uyusun rûh.

Din zevk aramak kaydına düşmekle zamanda,

Her gün yorulup, nafile bin yıl yaşamış Nûh.

 

KOCA MUSTÂPAŞA

Koca Mustâpaşa! Ücrâ ve fakîr İstanbul!

Tâ fetihden beri mü’min, mütevekkil, yoksul.

Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.

Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü’yâda.

Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz

Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz..

Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;

Yaşayanlar değil Allâh’ a gidenlerden uzak.

Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı

Hisseden kimse hakîkat sanıyor hulyâyı.

Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,

O kadar komşu ki dünyâya duvar yok arada,

Geçer insan bir adım atsa birinden birine,

Kavuşur karşı da kaybettiği bir sevdiğine.

 

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.

Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.

Bir afîf aile sessizliği var evlerde;

‘Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde.

Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak ..

Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.

Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,

Çeşmeden her su içerken: “Şükür Allâh’a” diyen

Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında;

Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında.

Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten

Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.

Türk’ ün âsûde mizâciyle Bizans’ ın kederi

Karışıp mağfiret iklîmi edinmiş bu yeri.

 

Şu fetih vak’ası, yârab! Ne büyük mu’cizedir

Her tecellîsini nakletmek uzundur bir bir

Bir tecellîsi fakat, rûhu saatlerce sarar:

Koca Mustâpaşa var, camii var, semti de var

Elli yıl geçtiği günlerde büyük mu’cizeden,

Hak’dan ilhâm ile bir gün o güzel semte giden,

Rum vezîr, eski manastırda ederken secde,

Kalbi çok dolduran îmân ile gelmiş vecde,

Onu, tek Tanrısının mâbedi etmiş de hayâl,

Vakfedip her neye mâlikse, bütün mâl ü menâl

Bir fetih câmii yapmak dilemiş islâma.

Sebep olmuş bu eser yâd edilir bir nâma.

 

Dört asırdır inerek câmie nûr üstüne nûr

Yerde bulmuş yaşayanlar da, ölenler de huzûr ..

Ona hâlâ gidilirken geçilir bir yoldan,

Göze çarpar ölüm âyetleri sağdan soldan,

Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık;

Hâfız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık

Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;

Belli, kabrinde, O, bir nûra sarılmış yatıyor.

 

Gece, şi’ riyle sararken Koca Mustâpaşa’yı

Seyredenler görür Allâha yakın dünyâyı.

Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;

Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.

Bir ziyâretçi derin zevk alarak manzaradan,

Unutur semtine yollanmayı artık buradan.

 

Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor;

Çok yavaş, yalnız içimden duyulan sesle, diyor:

“Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;

Onların meşrebi, iklîmi ve ırkındansın.

Gece, her yerdeki efsunlu sükûnundan iyi,

Avutur gamlıyı, teskîn eder endîşeliyi;

Ne ledünnî gecedir! Tâ ağaran vakte kadar,

Bir mücevher gibi Sünbül Sinan’ın rûhu yanar.

Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,

Vatanın fâtihi cedlerle berâber yaşamak!…”

 

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa’ dan

Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’yâ’dan.

Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,

Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;

Bu geniş ülkede, binlerce latîf illerde, ,

Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,

Manevî varlığının resmini çizmiş havaya.

- Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’ya’ya.

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.

Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;

Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;

Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.

Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,

Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı

Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!

 

MOHAÇ TÜRKÜSÜ

Bizdik o hücûmun bütün aşkıyle kanatlı;

Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.

 

Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle.

Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!

 

Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü;

Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.

 

Gül yüzlü bir âfetti ki her pûsesi lâle:

Girdik zaferin koynuna, kandık o visâle!

 

Dünyaya vedâ ettik, atıldık dolu dizgin;

En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin!

 

Bir bir açılırken göğe, son defa yarıştık;

Allâha giden yolda meleklerle karıştık.

 

Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından;

Gördük ebedî cedleri bir anda yakından!

 

Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle berâber;

Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.

 

Lâkin kalacak doğduğumuz toprağa bizden

Şimşek gibi bir hâtıra nal seslerimizden!

 

ZİYARET

Yine birlikte, bu mevsimde, Atik – Valde’deyiz;

Yine birlikte, bu mevsimde, gezip sezmedeyiz

Bu çınarlarla siyah servilerin gölgesini;

Bu şadırvanda suyun sanki ledünnî sesini.

Eski mîmâra nasıl rahmet okunmaz burada?

Suyu cennetten akıtmış bu güzel manzarada;

Bu duvarlarda, saatlerce temâşâya değer,

Çini’ den, solmayacak bahçeler açmış yer yer;

Mânevî rahata bir çerçeve yapmış ki gören,

Başka bir âlemi görmekle, geçer kendinden.

 

Bu ziyarette vakit geçti, güneş battı, yazık!

Haz ve duyguyla Atik – Valde’de bir gün yaşadık.

 

ATİK VALDE’DEN İNEN SOKAKTA

- Nihad Sami Banarlı’ya –

Iftardan önce gittim Atik -Valde semtine,

Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,

Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti

Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;

Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,

Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;

Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları

Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.

Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;

 

Bir top gürültüsüyle bu sahilde bitti gün.

Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,

Bir nurlu neş’ e kapladı kerpiçten evleri.

Yarab nasıl ferâhlı bu âlem, nasıl temiz!

 

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’ esiz.

Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı

Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.

Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime:

Az çok, ferahladım ve dedim kendi kendime:

“Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;

Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”

 

ÜSKÜDAR’IN DOST IŞIKLARI

Ötmekte fecre karşı horozlar birer birer;

Geçtikçe her dakîka belirmektedir seher.

 

Bilmem kaçıncı fecri vatan toprağında, biz,

Görmekle şimdi bir yaşatan vecd içindeyiz.

 

Etrâfı okşuyor mayısın tâze rüzgârı;

Karşımda köhne Üsküdar’ın dost ışıkları …

 

Kimlersiniz ? Ya bağrı yanık kimselersiniz!

Yâhut da her sabâh uyanık kimselersiniz!

 

Dünyâ yüzünde, bir sefer olsun, tanışmadan,

Öz çehrenizle sizleri görmekteyim bu an.

 

Sizlersiniz bu ân’ı ışıklarla Türk eden!

Eksilmesin şu mutlu şafaklar bu ülkeden!

 

Gönlüm, dilim, kanım ve mizâcımla sizden’im,

Dünya ve âhirette vatandaşlarım benim.

 

EYLÜL SONU

Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları

Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

 

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa.

Yazlar yavaşca bitmese, günler kısalmasa…

 

İçtik bu nâdir içki’yi yıllarca kanmadık …

Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

 

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;

Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

 

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,

Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

 

FENERBAHÇE

Dün Fenerbahçe’ de gördüm,

İri bir zümrüt içindeydi bahar …

Bir mücevherde yalan bir cennet

Görünür;

Çağlayanlar dökülür yüksekten,

Çeşmelerden su akar rengârenk

Göğe ser çekmiş ağaçlar yücelir.

Bu mücevherde fakat

Vatanın en gerçek

En sevilmiş ve gezilmiş yeri var;

Üç taraftan denizin sardığı yer.

 

Bu büyük zümrütte

Varsa her aşkın uzun hâtırası,

Varsa her sevgili, her sevdalı,

Varsa engin geceler, gündüzler,

Bu derin zümrütte

Biz de cananla berâber vârız.

 

MALTEPE

Güneş altın denizden alçalıyor;

Nice kayserlerin donanmaları

Uçurum ufka durmadan dalıyor.

 

Gökte milyonla gizli tellerden

Gene milyonla gizli parmaklar,

Son hazin marşı durmadan çalıyor.

 

Artık enginleşince mâvi sükûn.

Artıyor gökyüzünde yıldızlar …

Gece gittikçe başka hâl alıyor.

 

Suyu ürpertiyor çıkan rüzgâr.

Şimdi sâhil boyunca Maltepe’ yi

Köpüren mâvi dalgalar yalıyor.

 

Kanmadık gaşy eden bu mâviliğe

Ne yazık! Geçmek üzredir bu gece;

Ey gönül fecre az zaman kalıyor!

 

BEDRİ’YE MISRÂLAR

- Bedri Tahir Şaman’a, zarif dostluk havasının ilhamiyle –

Gelmek’ çün ikinci bir hayâta,

Bir gün dönüş olsa âhiretten:

Her rûh açılıp da kâinata,

Keyfince semâda bulsa mesken;

Tâlih bana dönse, nâzikâne;

Bir yıldızı verse mâlikâne;

Bîgâne kalır o iltifâta,

İstanbul’a dönmek isterim ben.

 

Bin bir tepe yükselen Boğaz’ dan.

Baktıkça vatan görünsün engin;

Her yıl, bir ömür boyunca, yazdan

Yelkenler açılsın ufka gergin.

Lâkin bu ikinci varlığımda,

Son devrede, ihtiyarlığımda,

Artık çekilince söz ve sazdan,

Ömrüm İç- Erenköyü’ nde geçsin.

 

KARNAVAL VE DÖNÜŞ

Nis karnavalda eğleniyor;

Her yanda haykırış ve gülüşler …

Bir haftadan beri

Rü’yalarımda sallanıyor vals etekleri …

İçmek, gülüşmek eski zaman îtiyâdıdır.

Bu karnaval,

Ceçmişde bağ – bozumlarının belki yâdıdır.

Garb âleminde eğlenişin bir misâli bu.

Yûnan, Lâtin ve Cermen’i tek cins eden havâ

Esmiş bu mâvi sahile bir mûsıkî gibi.

Neş’eyle süslüyor verilen her ziyâfeti

Geçmiş devirlerin nice şîrin kıyâfeti.

Bir kısmı maskeli,

Bir kısmı maskesiz,

İslâv güzelleri,

Cermen güzelleri,

Hepsinden ince Anglo – Sakson güzelleri.

Gül sinelerde, içki kadehlerde renk renk

Mahrem muâşaka,

Aşkın dudaklarında kalan güllerin teri.

 

Ben yolcuyum bugün

Nis karnavalda eğlene – dursun

Ben yolcuyum bugün. Yolun ufkunda Çamlıca

Hâlâ görünmüyor;

Hâlâ görünmüyor diyerekten sabırsızım.

Yıllarca sevdiğim Adalar, sevdiğim deniz

Artık görünseler …

Dönsem vatan semâsına artık bu ülkeden.

Görsem Erenköyü’ ndeki leylâklı bahçede,

Cânanla bir zaman konuşup içtiğim yeri.

 

İSTANBUL UFUKTAYDI

Gurbetten, uzun yolculuk etmiş, dönüyordum.

İstanbul ufukta’ydı …

Doğrulduğumuz ufka giderken …

Sevdâlı yüzüşlerle, yunuslar

Yol gösteriyordu.

 

İstanbul ufuktan,

Sîmâsını göstermeden önce,

Kalbimde göründü;

Özlentili kalbimde bütün çizgileriyle.

Binbir kıyı, binbir tepesiyle.

Binbir gecesiyle.

 

Yıllarca uzaklarda yaşarken,

İstanbul’u hicranla tahayyül, beni yordu.

Yer kalmadı beynimde hayâle.

İstanbul’a artık bu dönüş son dönüş olsun.

Son yıllarım artık

Geçsin o tahayyüllerimin çerçevesinde.

 

Bir saltanat iklîmine benzer bu şehirde,

Hulyâ gibi engin gecelerde,

Yıldızlara karşı,

Cânanla berâber,

Allah içecek sıhhati bahşetse …

Bu kâfi … !

 

MİHRİYAR

Zambak gibi en güzel çağında

Serpildi deniz nefesleriyle;

Sâf uykusunun salıncağında

Sallandı balıkçı sesleriyle.

 

Sîmâsı zaman zaman parıldar

Bir sahilin en güzel yerinde.

Hâlâ görünür geçen asırlar

Bir bir, koyu mâvi gözlerinde.

 

Her gezmeğe çıkmasıyle her yer

Bir zevkini andırır bahârın.

Endâmını zanneder görenler

Bir bestesi eski bestekârın.

 

Hayrân olarak bakarsınız da

Hulyânızı fetheder bu hâli:

Beş yüz sene sonra karşınızda

İstanbul fethinin hayâli.

 

İSTANBUL’UN O YERLERİ

Aşkın şeref diyarını gördümdü bir zaman.

Yıldızlarıyle başka bir âlemdi her gece.

Kıpkırmızıydı şanlı ufuklarda her şafak.

 

Cânanla çıktığım tepeler … Başta Çamlıca ..

Hala muhayyilemde parıldar, resim gibi,

Yarin dudaklarında bitip başlıyan visal.

 

Cânanla gezdiğim kıyılar, sürdüğüm hayat,.

Öz mâvilikle çerçevelenmiş o levhada,

Ömrün muradımızca geçen mutlu günleri.

 

Yaş bastı. Görmedim nice yıldır o yerleri.

Görsem de görmesem de bu indimde bir benim;

Mâdem ki şimdi her biri kalbimdedir benim.

 

OK

- Talim ve Terbiye üstadı İhsan Bey’e –

Yavuz Sultan Selim Han’ın önünde

Ok atan ihtiyar Bektaş Subaşı,

Bu yüksek tepeye dikti bu taşı,

O Gaazî Hünkâr’ın mutlu gününde.

 

Vezir, molla, ağa, bey takım takım,

Güneşli bir nisan günü ok attı.

Kimi yayı öptü, kimi fırlattı;

En er kemankeşe yetti üç atım.

 

En son Bektaş Ağa çöktü diz üstü.

Titrek elleriyle gererken yayı,

Her yandan bir merak sardı alayı.

Ok uçtu hedefin kalbine düştü.

 

Hünkâr dedi: “Koca! Pek yaman saldın!

Eğerçi bellisin benim katımda,

Bir sır olsa gerek bu ilk atımda,

Bu sihirli oku nereden aldın!”

 

Ihtiyar, elini bağrına soktu,

Dedi ki: “Istanbul muhâsarası

Başlarken aldığım gaza yarası

İçinden çektiğim bu altın oktu!”

 

KAYBOLAN ŞEHİR

Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyârıdır,

Evlâd-ı Fatihân’a onun yâdigârıdır.

 

Fîrûze kubbelerle bizim şehrimizdi o;

Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyle biz’ di o.

 

Üsküp ki Şar – dağ’ında devâmıydı Bursa’nın.

Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın.

 

Üç şanlı harbin arş’ a asılmış silahları

Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları.

 

Ben girmeden hayâtı şafaklandıran çağa,

Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa.

 

İsâ Bey’in fetihte açılmış mezarlığı

Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı.

 

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin

Üsküp bizim değil? Bunu duydum, için için.

 

Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir!

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

 

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.

 

1918

Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık.

Vatan da hor görülen bir cemâatiz artık.

Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan

Ve göz kapaklarının arkasında eski Vatan

 

Bizim diyar olarak kaldı ta kıyamete dek.

Kalanlar ortada genç, ihtiyar, kadın, erkek

Harâb – olup yaşıyor tâli’in azâbıyle;

Vatanda düşmanı seyretmek ıztırâbıyle.

 

Vatanda korkulu rü’ya içindeyiz, gerçek.

Fakat bu çok süremez mutlaka şafak sökecek.

Ateş ve kanla siler, birgün ordumuz lekeyi,

Bu, insan oğluna bir şeyn olan, Mütâreke’yi.

 

UFUKLAR

Ruh ufuksuz yaşamaz.

Dağlar ufkunda mehâbet,

Ova ufkunda huzûr,

Deniz ufkunda tesellî duyulur.

Yalnız onlarda bulur rûh ezelî lezzetini.

Bu ufuklar avutur ruhu saatlerce, fakat

Bir zaman sonra derinden duyulur yalnızlık.

Rûh arar kendine bir ruh ufku.

Mânevî ufku çok engin ulu peygamberler

 

- Bahsin üstündedir onlar – lâkin

Hayli mes’ud idiler dünyâda;

Yaşıyorlardı havârileri, ashâbıyle;

Ne ufuklar! Ne güzel rûh imiş onlar! Yârab!

 

Annemin na’şını gördümdü;

Bakıyorken bana sâbit ve donuk gözlerle.

Acıdan çıldıracaktım.

Aradan elli dokuz yıl geçti.

Âh o sabit bakış el’an yaradır kalbimde.

O yaşarken o semâvî, o gülümser gözler

Ne kadar engin ufuklardı bana;

Teneşir tahtası üstünde o gün,

Bakmaz olmuştular artık bu bizim dünyâya.

 

Yaşıyan her fânî

Yaşıyan rûh özler,

Her sıkıldıkça arar,

Dar hayâtında ya dost ufku, ya cânan ufku.

 

GEZİNTİ

Kandilli’den Çubuklu’ya çıktık gezintiye;

Yalnız kürek sadâsı gelen bir kayıktayız.

Bizler mi vakti hoşca geçirmekteyiz bugün?

Şüphem budur: Vakit mi geçirmektedir bizi”?

Zihnim neden kapıldı bu sonsuz düşünceye?

 

Bir yanda boşluğunda hudûd olmıyan semâ;

Bir yanda daima uzayıp bitmiyen zaman.

İnsan tezad içinde fikirler mırıldanır.

Bâzan çöküntüler, kırışıklardan ürkeriz,

Bâzan da neş’esizce: “Vakit geçmiyor” deriz.

 

Silkin ve sakin ol! dedim, âvâre gönlüme.

Artık kederli hisleri bir bir içinden at!

Eylül ferahlığında giderken Çubuklu’ya,

Geçmiş, geçen veya gelecek vakti duymadan.

Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın!

 

MODA’DA MAYIS

Şafaktan önce uyandım, bahâr odamdaydı.

Mayıs, çiçekleri etrâfa öyle bir yaydı

Ki varlığım büyülenmişti en derin haz’la.

Cihanda lezzet alınmaz bu duygudan fazla.

Seven kadınla seven erkeğin visâli gibi,

Bütün saadet olan mevsimin bu hâli gibi,

Sürekli sevgiyi duydukça anne toprak’ tan.

İçimde korku nedir kalmıyor yok olmaktan.

 

Hayâtı râyiha sihriyle sindiren toprak,

Bugün ne semtine baksam, çiçek, çimen, yaprak!

İçinde râhata varmış yatan azîz ölüler

Demek ki böyle bahâr örtüsüyle örtülüler!

 

BİR YILDIZ AKTI

Bir yıldız aktı, gök ve deniz sarmaşır gibi,

Vuslatta ilk öpüşmeyi andırdı ansızın.

Birden kamaştı gözlerimiz, baktık engine.

Hulyâlı mavilikte bu ânî parıldayış

Tek bir dakika sürmedi, kayboldu, sır gibi.

 

Sandık ki uçtu gitti bir altın kanatlı kuş.

Bir yıldızın zevâlini gördük de böylece;

Yârab; dedik, nedir bu muamması hilkatin?

Fânilik ortasında yüzen sâde dil-beşer

Herhangi bir şekilde umar bir bekaa buluş.

 

GURBET

Gurbet nedir bilir mi o menfâya gitmiyen?

Ey gurbet, ey gurûbu ufuklarda bitmiyen

Ömrün derinliğinde süren kaygı günleri!

Yıllarca, fakr içinde, hayâtın hüzünleri.

Bir çöl çoraklığında hayâlin susuzluğu;

Hem uyku ihtiyaçları, hem uykusuzluğu.

En sinsi bir ezâ gibidir geçmiyen zaman;

Bin türlü başka cevri de vardır ki bî-aman;

Yalnızlığın azâbı her işkenceden beter;

Yalnız bu kahrı insanı tahrîb için yeter.

 

GECE BESTESİ

O kuş en kuytu bahçelerde öter;

Sarmaşıklarla yüklü vâdîde;

Hiç bir el değmemiş ağaçlarda;

Geceden tâ şafak sökünceye dek

Yükselir perde perde içli sesi;

En uzun nağmesiyle, bir müddet,

Gaşyeder yer yüzünde dinleyeni;

Bir zaman gök yüzünde yalnız o ses,

O terennüm kalır;

Gaşyolur dinledikçe yıldızlar.

 

O kuş ancak bahar olunca gelir;

Nerelerden gelir?

Kimse bilmez, bu bir muammadır;

Bahar erince sona

Kaybolur, başka bir bahâra kadar.

O kuşun ömrü, bir güzel gecede,

Bir güzel beste söylemekle geçer.

O kuş en kuytu bahçelerde öter;

Hayâl içinde yaşar,

Hayâl içinde ölür.

 

MÂVERÂDA SÖYLENİŞ

Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’ dan,

Bir bir Diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sakarya’dan.

 

Seyrindeyiz atıldığı sahilsiz enginin,

Atmeydanı’ nda ölmüş “enelhak” şehîdinin.

 

Merhûm Edirne Şeyhi Neşâtî diyor ki: “Biz

Saf aynalarda sırroluruz öyle gaaibiz.” *

 

Zâhid hayâl eder bizi meyhane zındığı,

Bilmez ki sen ve ben hepimizdir tapındığı.

 

Gaaibde bir muhâvere geçmiş de pek hafî,

Gaybî’ye söylemiş bunu İdris-i Muhtefî.

 

*Etdik o kadar ref-i teayün ki Neşati

Ayine-i pür-tâb-ı mücellâda nihânız

 

HAZAN BAHÇELERİ

Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden,

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden,

Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden,

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.

 

Senden boşalan bağrıma göz yaşları dolmuş,

Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş,

Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş,

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.

 

VUSLAT

Bir uykuyu cânanla beraber uyuyanlar,

Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar,

Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,

Görmezler ufuklarda şafak söktüğü anı.

Gördükleri rü’yâ, ezeli bahçedir aşka;

Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgârı başka,

Bülbülden o eğlencede feryâd işitilmez,

Gül solmayı, mehtâb azalıp bitmeği bilmez;

Gök kubbesi her lâhza bütün gözlere mâvi,

Zenginler o cennette fakirlerle müsâvi;

Sevdâları hulyâlı havuzlarda serinler,

Sonsuz gibi bir fıskıye âhengini dinler.

 

Bir rûh o derin bahçede bir def’a yaşarsa,

Boynunda onun kolları, koynunda o varsa,

Dalmışsa, onun saçlarının râyihasıyle,

Sevmekteki efsûnu duyar her nefesiyle;

Yıldızları boydan boya doğmuş gibi, varlık,

Bir mû’cize halinde, o gözlerdedir artık;

Kanmaz en uzun bûseye, öptükçe susuzdur,

Zîrâ susatan zevk o dudaklardaki tuzdur;

İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan,

Bir sır gibidir az çok ilâh olduğumuzdan.

 

Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler

Bir gün, nereden, hangi tesadüfle gelirler?

Aşk onları sevkettiği günlerde, kaderden.

Rüzgar gibi bir şevk alır oldukları yerden;

Geldikleri yol… Ömrün ışıktan yoludur o;

Âlemde bir akşam ne semâvî koşudur o!

Dört atlı o gerdûne gelirken dolu dizgin,

Sevmiş iki ruh, ufku görürler daha engin.

Simaları gittikçe parıldar bu zaferle,

Gök her tarafından donanır meş’alelerle

 

Bir uykuyu cânanla beraber uyuyanlar,

Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar,

Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,

- Zâlim saat ihmâl edilen vakti çalar da .

Bir ân uyanırlarsa lezîz uykularından,

Baştan başa, her yer kesilir kapkara zindan.

Bir fâciadır böyle bir âlemde uyanmak,

Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak.

Ey tâlih! Ölümden de beterdir bu karanlık;

Ey aşk! O gönüller sana mâl oldular artık;

 

Ey vuslat! O aşıkları efsununa râm et!

Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!

 

TELÂKKÎ

Yollarda kalan gözlerimin nûrunu yordum.

Kimdir o, nasıldır diye rüzgârlara sordum,

Hulyâmı tutan bir büyü var onda diyordum.

Gördüm: Dişi bir parsın elâ gözleri vardı.

 

Sen miydin o âfet ki dedim, bezm-i ezelde

Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde.

Bir sofrada içtik, ikimiz aynı emelde,

Karşımda uyanmış gibi bir baktı sarardı.

 

SES

- Fazıl’a –

Günlerce ne gördüm, ne de bir kimseye sordum;

“Yârab! Hele kalb ağrılarım durdu.” diyordum.

His var mı bu âlemde nekaahet gibi tatlı

Gönlüm bu sevincin halecâniyle kanatlı

Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte.

Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek’te;

Akşam… Lekesiz, sâf, iyi bir yüz gibi akşam …

Tâ karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam,

Sâkin koyu, şen cepheli kasriyle Küçüksu,

Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;

Bir neş’eli hengâmede çepçevre yamaçlar

Hep aynı tahassüsle meyillenmiş ağaçlar;

Dalgın duyuyor rüzgârın âhengini dal dal,

Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal;

Bir lâhzada bir pancur açılmış gibi yazdan

Bir bestenin engin sesi yükseldi Boğaz’dan.

Coşmuş gene bir aşkın uzak hâtırasıyle,

Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyle,

Dağ dağ o güzel ses bütün etrâfı gezindi;

Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.

 

Ânî bir üzüntüyle bu rü’yâdan uyandım

Tekrâr o alev gömleği giymiş gibi yandım.

Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde,

Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde;

Her yerden o, hem aynı güzellikle, göründü,

Sandım bu biten gün beni râmettiği gündü.

 

DENİZ

Bir gün deniz ölgündü. Bir oltayla balıkta,

Kuşlar gibi yalnız, yapayalnızdım açıkta.

Şehrin eleminden bir uzak merhaledeydim,

Fânîleri gökten ayıran perdeye değdim.

Rüzgârlara benzer bir uğultuyla sulardan,

Sesler geliyor sandım ilâhi kuğulardan.

Her an daha coşkun, daha yüksek, daha gergin,

Binlerce ağızdan bir ilâhî gibi engin

Sesler denizin ufkunu uçtan uca sardı,

Benzim, ölümün şi’ri yayıldıkça, sarardı.

Kalbimse bu hengâmede kuşlar gibi ürkek,

Kalbim heyecandan dedi: “Artık dönelim, çek!”

Kâfî !.. Ölülerden gelen âhenge kapılma!”

Birdenbire hissettim ufuktan bir atılma.

Baktım ki deniz insanı durgun suyu yardı,

Bir dev gibi mûnis ve yosun saçları vardı.

 

Durdum, dedi:

 

Mâdem ki deniz rûhuna sır verdi sesinden,

Gel kurtul o dar varlığının hendesesinden!

Son zevkin eğer aşk ise ummâna karış, tat !

Boynundan o cânan dediğin lâşeyi silk, at!

Kirpikleri süzgün o ihânet dolu gözler,

Rikkatle bakarken bile bir fırsatı özler.

 

Aldanma ki sen bir susamış rûh, o bir aç;

Sen bir susamış rûh, o bütün ten ve biraz saç.

Ummâna çıkar burda bugün beldediğin yol,

At kalbini girdâba, açıl engine, rûh ol!”

 

ERENKÖYÜ’NDE BAHAR

Cânan aramızda bir adındı,

Şîrin gibi hüsn ü âna unvan,

Bir sahile hem şerefti hem şan,

Çok kerre hayâlimizde cânan

Bir şi’ri hatırlatan kadındı.

 

Doğmuştu içimde tâ derinden

Yıldızları mâvi bir semânın;

Hazzıyle harâb idim edânın,

Hâlâ mütehayyilim sadânın

Gönlümde kalan akislerinden.

 

Mevsim iyi, kâinât iyiydi;

Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,

Hulyâ gibi hoş geçen zamanda

Sandım ki güzelliğin cihanda.

Bir saltanatın güzelliğiydi.

 

İstanbul’un öyledir bahârı;

Bir aşk oluverdi âşinâlık …

Aylarca hayâl içinde kaldık;

Zannımca Erenköyü’nde artık

Görmez felek öyle bir bahârı.

 

BAHÇELERDEN UZAK

- Ahmed Hamdi Tanpınar’a –

İstemem artık ışık, râyiha, renk âlemini,

Koklamam yosma karanfille, güzel yâsemini.

 

Beni bir lâhza müsait bulamaz idlâle,

Ne beyaz bâkire zambak, ne ateşten lâle.

 

Beklemem fecrini leylâklar açan nîsânın,

Özlemem vaktini dağ dağ kızaran erguvanın.

 

Her sabah başka bahâr olsa da ben uslandım,

Uğramam bahçelerin semtine gülden yandım.

 

HATIRLATAN

Hicran, gün ortasında öten bir horoz gibi,

Seslendi pek vakitsiz .. İçim yandı ansızın.

 

Mâzî yosunla örtülü bir göl ki yok dibi,

Mevsim serin ve bahçede yaprak yığın yığın.

 

Hicran gün ortasında neden böyle seslenir,

Birden hatırlatır unutan kalbe sevgiyi?

 

Keskin bir özleyişle hayâl-ettiren nedir,

Bir devre varsa insanın ömründe en iyi?

 

Ey sevgi anladım bu uzaktan sadâ ile,

Ömrün yegâne lezzetidir hâtıran bile

 

ESKİ MEKTUP

Adalardan gelen bu mektupta.

Oradan, bir sihirli râyiha var;

İşveler sezdiren bir üslûpta,

Bir güzel şarkı söylüyor rüzgâr,

Adalardan gelen bu mektupta.

 

Ben o rüzgârla şimdi baş başayım;

Gaalibâ yol göründü sevdaya;

Kendi gönlümce bir saat yaşayım;

Girmesin başka bir hayâl araya;

Ben o rüzgârla şimdi baş başayım.

 

AŞK HİKÂYESİ

Âh o akşam o tirenden gülüşün!

O gülüş kalbime aksettiği an,

Duymadım ilk ateşin düştüğünü;

Şevka benzer bir ışık zannettim.

Mâcera başlamak üzreymiş o gün:

Sürecekmiş bu ateş yıllarca.

Bir taraftan Yakacık, mor dağlar…

Bir taraftan da deniz, şûh adalar…

O gün ömrümde, kader,

Geçecek aşkı resimleştirmiş

Bu güzel çerçevede.

 

Yine dün geçtim o yoldan;

Aynı raylarda tirenler geçiyor ..

O Karşı dağlar, hep o dağlar …

Kıyı hep aynı kıyı

Ve deniz aynı deniz;

O gülüşten bir eser yok yalnız;.

O güzel çerçeve bomboş!

Belki kalbim daha boş!

 

VİRANBAĞ

Adalardan yaza ettik de vedâ

Sızlıyor bağrımız üstündeki dağ,

Seni hâtırlıyoruz Vîranbağ!

 

Yine bir sofrada şen şakraktık,

Gün denizlerde sönerken baktık

Ve çobanlar gibi dallar yaktık.

 

Biz şen, onlarsa muammâlıydı,

Birinin sözleri imâlıydı,

Birinin gözleri hummâlıydı.

 

Acı duymuş diye aşkın tadını,

Hepimiz sevdik o solgun kadını…

Ve o gün râhibe koyduk adını.

 

Uyuduk kırda, gezindik dağda,

O yazın, âh o engin çağda,

Geçti en son günü Vîranbağ’ da….

 

GÜFTESİZ BESTE

Sizi dün bekledim o yollarda

Ki gezindikdi bir zaman karda,

Kararan gözlerimle rüzgârda

Sizi dün bekledim o yollarda!…

 

Sanıyordum unuttunuz adımı;

Dediniz hissedince maksadımı:

“Beni hâlâ bu genç unutmadı mı:

Ki bugün bekliyor bu yollarda?

 

Nice sevdalarla sevgililer

Aşkı yollarda böyle beklediler!

Nice sevdâlılar da var ki diler

Akşam olsun bu kuytu yollarda!

 

NAZAR

Gece, Leylâ’yı ayın on dördü,

Koyda tenhâ yıkanırken gördü.

Kız vücûdun ne güzel böyle açık!

Kız yakından göreyim sâhile çık!”

Baktı etrâfına ürkek, ürkek

Dedi: “Tenhâda bu ses nolsa gerek.”

“Kız vücûdun sarı güller gibi ter!

Dedi: “Tenhâda bu ses nolsa gerek?”

Aranırken ayın ölgün sesini,

Soğuk ay öptü beyaz ensesini.

Sardı her uzvunu bir ince sızı;

Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı.

Soldu, günden güne sessiz, soldu!

Dediler hep: “Kıza bir hâl oldu’.

Tâ içindendi gelen hıçkırığı,

Kalbinin vardı derin bir kırığı.

Yattı, bir ses duyuyormuş gibi lâl…

Yattı, aylarca devâm etti bu hal.

Sindi sîmâsına akşam hüznü.

Böyle, yastıkda görenler yüzünü,

Avuturlarken uzun sözlerle,

O susup baktı derin gözlerle.

Evi rüzgâr gibi bir sır gezdi,

Herkes endîşeli bir şey sezdi.

Bir sabah söyledi son sözlerini,

Yumdu dünyâya elâ gözlerini;

Koptu evden acı bir vâveylâ,

Odalar inledi: “Leylâ! Leylâ!”

Geldi köy kızları, el bağladılar…

Diz çöküp ağladılar, ağladılar!

 

Nice günler bu şeâmetli ölüm,

Oldu çok kimseye bir gizli düğüm;

Nice günler bakarak dalgalara,

Dediler: “Uğradı Leylâ nazara!”

Önceki Yazı:Minnet Eylemem
Sonraki Yazı:Iron Maiden – Kıvanç Erdem
1 Yorum
  1. SÜLEYMANİYE’DE BAYRAM SABAHI - Hayatım boyunca en sevdiğim etkilendiğim ve gerçekten de müthiş dizeleriyle harikulade bir şah eser diyebileceğim şiirdir.
    Biraz eleştirmek istiyorum sizi adminim eğer kızmazsanız.
    Kendi fikrim; bu başlıkları belirtirseniz çok daha güzel. Konuda geçen şiir başlıklarından bahsediyorum.

    AŞK HİKÂYES
    VİRANBAĞ
    GÜFTESİZ BESTE
    NAZAR

    Lütfen bu başlıkları kalın yapınız hiç olmazsa. Yahya Kemal gibi bir yazarın emek verip yazmış olduğu ve bizlere sunduğu böylesi harikulade şiirlere saygı gösterelim sayın adminim.

    Sitenizde ki şiirler için ayrıca teşekkür ederim. Özellikle Yahya Kemal 'in şiirleri için.

Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...