Diptekilerin Anarşisi: Pan Kapitalizm Çağında Yoksulluk Ve Şiddet (1) – Dilaver Demirağ

Kapitalizmin tarihi yoksulluğun sefalete dönüşüm tarihidir de. Pan-kapitalizm çağının yoksulları ise diptekilerdir. Diptekiler aynı zamanda tehlikeli ötekiler olarak kapitalizmin safraları olduğu gibi, aynı zamanda kadavra metalardırlar.

Yoksulluk uygarlığın has be has evladıdır. Yoksulluk tarım öncesi ve ilk tarım topluluklarında yoktu. Yoksulluk kentle ve kent devleti ile başlar. İlk kent devleti olan Sümerde başlangıçta özel mülkiyet gelişmemiş gibi görünüyor. Ülkedeki tüm topraklar ve sürüler tapınağın ve tapınak baş rahibi olarak kralındı.  Ne zamanki kral soyluları ve tacirleri ödüllendirmek için mülkiyeti parçalayarak onlara armağan verdi, o andan itibaren de zenginler ve yoksullar oluştu. Bunun ardından borç köleliği başladı. Devlet de Hamurabi yasalarında gördüğümüz gibi o günden itibaren zenginleri kollayan, yoksulları ise zenginler lehine denetim altında tutup baskılayan bir aygıt oluverdi. Aslında uygarlığın doğuşundan beri sınıfsal yapıda, temel kurumlarda fazla bir değişiklik olmadı. Uygarlık ve onun ürünü olan devlet ile devletin kanatları altında palazlanan sermaye yegane egemen olarak insanlar üzerinde mutlak iktidar oldular.

Mumford tarımla birlikte ekonomideki merkezileşmeden söz eder. Tapınak topluluk adına ürünlerin birikip saklandığı yer olmaya başladığı andan itibaren insanlar özerkliklerini kaybettiler ve bağımlı hale geldiler. Tapınağın muhafızları ile yardımcılarının  istediklerin açlığa, istediklerini ise bolluğa garkederek yaşam ve ölüm üzerinde iktidar kurması ile ilkle biyopolitika da hayata geçmiş oldu.[i]

Köleler uygarlığın yarattığı proleteryalar olarak zenginliğin yaratılmasında en büyük rolü oynamalarına karşılık çok kötü yaşam koşullarına sahip olabildiler.

İnsan eti ticareti tacirliğin en büyük ekonomik kazancı oldu. Yoksulluğu yaratan tacirler kentlerin asalak ekonomilerini ve asalak sınıfların köle emeği ile beslediler.

Suat Parlar’ın batı için dediğini uygarlığın geneline uyarlarsak uygarlık insan eti ile beslenen bir yamyamdır. İnsan eti köle emeğidir ve bu emeğe açlık duyansa zenginlikten başkası değildir. Uygarlık sefaleti, yoksulluğu yaratarak ilerledi. Uygarlığın göz kamaştırıcı güzellikleri olarak kutsanan sanat eserlerini yaratan kent ekonomileri köle emeği olmasa bunu yaratamazlardı.

İnsan etine duyulan bu ölümsüz açlığa ilk isyan köleler arasında karşılık bulan İbrahimi dinlerle başladı. Perlman’ın ifadesi ile Hz. İbrahim'in hısımları olan Yahudiler arasında köleciliğe karşı çıkan Amos peygambere  Tanrı Yehova kölelerin yaşadığı sefaleti ortadan kaldırmak, onları azad edip cemaatin eşit üyesi yapmaları için uyarıda bulunur. Yoksulları doyurmak onların kardeşler olarak geniş cemaatin üyesi olmak için zenginlerin kendi zenginliklerinden fedakarlıkta bulunmalarını isteyen Tanrı Yehova tüm İbrahimi dinlerin Tanrı'sının dili ile konuşur.

Bu anlamda yoksulluğu dayanışma ile aşma yönlü etik kod İbrahim’in mirasçılarının ortak değeri olarak tarihe geçti.

Mumford Hristiyan polis’in manevi kale burçlarını anlatır.

“Yaşadıkları zamanın çirkin gerçeklerinden kaçmak yerine Hrıstiyanlar onları kucaklıyordu. Hristiyanlar, paganların kaçınmak için çaba harcadıkları şeyleri seve seve yaparak, kendilerini tehdit eden güçleri hem etkisizleştiriyor, hem de bir dereceye kadar üstesinden geliyorlardı. Hastaları ziyaret ediyor, dul ve yetimi rahat ettiriyor, açlık hastalık ve sefalet rezaletini, bu durumları dostluk ve sevgi için bir fırsata dönüştürerek yok ediyorlardı.”[ii]

Yoksulluk sefalete dönüşmeden bir erdem oluyor, insanlar az olanı paylaşarak bereketlendirmiş oluyorlardı. Merhamet basitçe bir acımadan öte okşayan ele dönüşerek, zayıf olanı sevginin şefkat dolu anaç eliyle sarmaktaydı. Onların bu kültürü kapitalizm bir alıcı kuş olarak kuzunun gırtlağına çökene dek gnosisin ya da irfanın bir ögesi oldu.

Tevhidi inanç etiği uygarlığın insan etinde ve ruhunda açtığı derin yaraları, doğa ananın bağrını yırtan bencillik ve tamahkarlık illetini sevgi, şefkat ve dayanışma etiği ile iyileştirerek uygarlık denen hıyarcıklı vebanın illetini tersine çevirdiler. Bu göçebe çoban kültürü tarımcı şiddetin manevi despotluğunu yenmeyi başararak çölün sert ikliminin sımsıcak adaletini paganlığın karşısına diktiler.

Ta ki paganlığın daha merhametsiz, daha zalim bir biçimini üreten kapitalizm denen kötülük kaynağı tüm yeryüzünü ele geçirene dek.

Macit Rahnema Sefaletin Yoksulluğu kovduğunu belirtir, yani yoksulluk sefalet değildir, sadece asgaride yaşamaktır o kadar. Zenginliğin tersi olarak nesne bolluğuna sahip olmayan ama temel insani gereksinmelerini karşılayabilen bir yaşama hali. Sefalet ise insanın en temel gereksinmeleri ki bununla indirgenemez asgari diyeceğimiz ilkel ihtiyaçları yani beslenme, giyinme, barınma vb. karşılayamama halidir. Yoksul hayatlar nesne bolluğuna sahip değillerdi ama armağan döngüsünün paylaşmacı refahı içinde gereken insani ve toplumsal ihtiyaçları karşılayabiliyordu. Diğer bir deyimle insanı insan olmaktan çıkaran sefaletin güvencesi ilk toplumlardan başlayarak toplum denen organizmanın insanları sefalete karşı dayanışmayı ya da paylaşmayı ahlaki olarak mecbur bırakan armağan kültürü ile kurulan güvenlik ağıydı.

Rahnema, İllich’e dayanarak toplum denen organizmanın bir ortaklık ve paylaşım temelinde var olmak olduğunu ifade eder.[iii]  Demek ki Kapitalizm bu organizmaya musallat olan bir kemirgendir ve toplum denen şeyi kemirerek parçalar. Sefaleti yaratan da budur. Ne üretim azlığı, ne üretici güçlerin gelişimi meselesi, esas olan bu etiğin yok edilmesidir. Modern yoksulluğu büyüten topraklar, onu çekilmez, katlanılamaz kılan da toplum denen şeyin yok olmasıdır. Ki tam bu noktada Demir Leydi'nin ünlü sözünü hatırlamakta fayda var:

“Bence çoğu kişinin bir sorunla karşılaştığında hükumetin bunu çözmesi gerektiğini düşündüğü bir devirdeyiz. "Bir sorunum var, yardım almalıyım." "Evsizim, hükümet bana ev versin." Kişisel sorunlarını topluma mal ediyorlar. Ve biliyor musunuz, toplum diye bir şey yoktur. Bireyler olarak erkeklerle kadınlar ve aileler vardır. Ve hiçbir hükümet, bireyler kanalıyla olmaksızın hiçbir şey yapamaz, insanlar önce kendi başlarının çaresine bakmalıdır.”[iv]

Thatcher kapitalizmin sosyal yükümlülük kavramını hiç umursamadığının sağlam kanıtıdır.

Kapitalizmin yok ettiği şey yoksulluk oldu. Kapitalizmle birlikte yoksulluk yerini sefalete bıraktı. Yoksulluğun dünyası ile birlikte kaybolup giden sadece gönüllü/ruhanî ve paylaşımcı yoksulluk biçimi değil; bu yoksulluk biçimlerinin temel özelliği olan yardımlaşma, paylaşma, güven ve sabır gibi değerler de modern toplumların yoksullarında ortadan kalkmaya başlamıştır.

Kapitalizmle birlikte yoksulluk geçmişte olduğu gibi, geçici ve doğal afetlere ve kıtlıklara bağlı olarak ortaya çıkan bir durum değil; sistem tarafından üretilen yapısal bir sorun halini almıştır.

Aslında Ortaçağın gün batımını oluşturan büyük cadı avı sürecinin başlaması kapitalizmin 12. yy. ile birlikte kurmaya başladığı özerk kentleri ve birey eksenli kişilik tipinin kırsal toplumda yol açtığı krizinde öyküsüdür. 16.yy ile birlikte kapitalizmin toplumsal yapıda oluşturduğu çatlaklarda daha çok hissedilir.

Yeni Yoksulluk

Küreselleşme ve neo-liberalizmin ütopyası olan tek dünya oluşturmanın sosyal ve insani maliyetleri ise ağır olmuştur. Ülkeler içindeki gelir dağılımı bozulmuş, yoksulluk derinleşmiştir. Eşitsizlik  sosyal yapının genel kuralı haline gelmiştir. Dünyadaki zengin-yoksul uçurumu 2006’ya göre göre biraz daha büyüyerek bu yıl 112 kata ulaştı. IMF'nin ülkelerin satın alma gücü paritesine göre kişi başına gelirleriyle ilgili verileri, kişi başına geliri 66 bin 821 dolarla en yüksek ülke olan Lüksemburg ile 596 dolarla en düşük gelire sahip ülke Malavi arasında 2004 yılında 111.7 kat olan fark bu yıl 112.1 kata kadar yükseldi.  Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gelirde Lüksemburg'u 41 bin 941 dolarla Norveç ve 41 bin 571 dolarla ABD izledi. İrlanda 40 bin dolara yükselen kişi başına gelirle dördüncü sırada yer aldı. Bu ülkeleri 35 bin 686 dolarla İzlanda, 37 bin 718 dolarla Danimarka ve 34 bin 450 dolarla Kanada izliyor.

Küresel gelirdeki ve zenginlikteki adaletsizlik önceden görülmemiş düzeylere ulaştı. Dünyanın büyük bir çoğunluğunda, çalışan sınıflar yoksullaşmaya maruz kaldılar. Ülkeler bütünüyle sefalete sürüklendiler. Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Raporu'na göre, dünyanın en zengin yüzde 1'i en yoksul yüzde 57'si kadar gelire sahip. En zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 20 arasındaki gelir uçurumu 1960'da 30:1'den, 1990'da 60:1'e ve 1999'da 74:1'e yükseldi ve bu oranın 2015'de 100:1'e tırmanması bekleniyor. 1999-2000 arasında, 2.8 milyar insan günde 2 doların altında gelirle yaşadı, 840 milyon insan yetersiz beslendi, 2.4 milyar insan hiçbir yeterli sağlık hizmeti türünden yararlanamadı ve dünyada okul çağındaki her altı çocuktan birisi okula gidemedi. Küresel tarım dışı emek gücünün yüzde 50 kadarının ya işsiz ya da gizli işsiz olduğu tahmin ediliyor.

Birçok ülkede, çalışan sınıflar yaşam standartlarında mutlak düşüşler yaşadılar. Birleşik Devletler'de, üretimde ve alt düzeylerde çalışan işçilerin (1992 dolar değeri üzerinden) gerçek haftalık gelirleri 1973'de 315 dolardan 1989'da 264 dolara indi. On yıllık bir ekonomik genişlemenin ardından, 1999'da, 1962'deki gerçek ortalama ücret düzeyinin altına, 271 dolara düştü. Latin Amerika'da, 1970'lerden bu yana yeni liberal yeniden yapılandırmadan muzdarip olan bu kıtada, yaklaşık 200 milyon insan ya da nüfusun yüzde 46'sı yoksulluk içinde yaşıyor. 1980 ile 1990'ların başları (1991-1994) arasında, gerçek ücretler Arjantin'de yüzde 14, Uruguay'da yüzde 21, Venezuela'da yüzde 53, Ekvador'da yüzde 68 ve Bolivya'da yüzde 73 düştü. 1980 ile 1998 arasında, ("geçiş ekonomileri" denilenler de dahil olmak üzere) tüm "gelişmekte olan ülkelerin" yarısı kişi başına gerçek GSMH'larında düşüşler yaşadılar.[v]

BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin (UNODC) raporuna göre, çoğu Asya ve Doğu Avrupa’da olmak üzere 127 ülke insan kaçakçılığının kaynağı durumunda. Dünyada 27 milyon insan bugün köle olarak çalıştırılıyor ve bu sayı, insanlık tarihi boyunca ulaşılan en büyük seviye. Kayıtlara geçmeyen insanların sayısı ise oldukça fazla. İnsan tacirliğinde kaçırılan ve satılan kurbanların çoğu kız çocuklarından ve kadınlardan oluşuyor. Kadınlar ya zorla fuhşa zorlanıyor ya da cinsel istismara maruz kalıyor. Fuhşa zorlanan birçok kadın ve küçük yaştaki kız çocuğu ise zorlandıkları fuhuş pazarında HIV ve AIDS virüsü kaparak ölümle omuz omuza yaşıyor.

Erkekler ise maden ocaklarında, tarlalarda ve tehlikeli işlerde, sağlıksız koşullar altında hiçbir sosyal güvenceleri olmadan ağır işçi olarak çalıştırılıyor. Yaş oranına bakılmaksızın insanın kullanılmasını ve ondan haksız verim alınmasını hedefleyen istismarcılar ellerindeki işçilerin kaçmasını ve haklarını aramasını önlemek için çoğunlukla şiddete başvuruyor. Fiziki ve psikolojik yönden şiddete maruz kalan kurbanlar zorla alıkonuyor. Kendi başlarına hareket edecek özgürlükleri de bulunmayan bu insanların ne gidecek bir yerleri ne paraları ne de kimlikleri var. Polisin kendilerini yakalamasından korkanlar ise sığındıkları ev veya barakalardan bazen aylarca çıkmadan yaşamlarını sürdürüyor.

Global ekonomi sarmalında üretilen her bir ürünün yapım aşamasında, insan tacirlerince kaçırılan ya da zorla çalıştırılan kurbanların emeği var. Çikolatanın ham maddesini oluşturan kakaonun yetiştiği Güney Afrika tarlalarında işçiler zorla ve vahşice dövülerek çalıştırılıyor. Hindistan’da ailelerinden izinsiz alıkonulan çocuklar halı tezgâhlarında boğaz tokluğuna çalıştırılıyor. Fildişi Sahilleri’nde, Avrupa’da futbolcu olacakları vaadiyle aileleri kandırılarak kaçırılan çocuklar farklı bir ülkeye götürülüyor ve çoğunlukla akıbetleri bilinmiyor. Çin’in Yunnan eyaletinde kız çocukları ya zorla evlendirilmek ya da Tayland’da fuhuş sektöründe kullanılmak üzere kaçakçılar tarafından para karşılığında satılıyor. Çin’deki tuğlahaneler ya da madenlerde korkunç koşullarda çalışan çocuklar ve yetişkin işçiler var. Brezilya’da şeker kamışı çiftliklerinde de durum değişmiyor. UNODC’un raporuna göre insan kaçakçılığının vuku bulduğu en büyük kaynak ülkeleri Tayland, Çin, Nijerya, Arnavutluk, Bulgaristan, Beyaz Rusya, Moldova ve Ukrayna olarak belirtiliyor. Hem geçiş hem de varış bölgesi olma özelliğini taşıyan ülkelerin başında ise Tayland, Japonya, İsrail, Belçika, Hollanda, Almanya, İtalya, Türkiye ve ABD bulunuyor.[vi]

Dilaver Demirağ

---------------------------------------------------

[i] Lewis Mumford, Tarih Boyunca Kent, s:144

[ii] Mumford, age,s:306

[iii] Macit Rahnema, Sefaletin Yoksulluğu Kovduğu Bir Dünya, Çev. Şule Ünsaldı,Türkiye ve Ortadoğu Forumu Vakfı Özgür Üniversite Kitaplığı, 2009, s. 65

[iv] Wikipedia, Margeret Thatcher Maddesi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Margaret_Thatcher

[v] Minqi Li , Yeni Liberalizmden Sonra:  İmparatorluk mu, Sosyal Demokrasi mi, Sosyalizm mi? Monthly Reviev - Ocak 2004, http://www.antimai.org/bs/minqili0204.htm

[vi] Zeliha Sağlam, Dosya: İnsan kaçakçılığı dünyanın çıkmazı mı? http://www.dusuncegundem.com/sayi-35/insan-kacakciligi-dunyanin-cikmazi-mi.html

Önceki Yazı:Iron Maiden – Kıvanç Erdem
Sonraki Yazı:İmkânsız İsyan: Pan Kapitalist Toplumda Radikal Değişim Üzerine Karamsar Düşünceler – Dilaver Demirağ
2 Yorum
  1. Elinize saglik.
    Medeni avrupanin ''pagan'' tanimiyla isaretledigi goruslerin tek bir hal olmadigini muhakkak yazar da biliyordur. Sadece tevhidi guzellemek adina yerin damarlarindan beslenmis ''paganizm''i iteledigini dusunmuyorum. Öyleyse farazi bir göğün tanrısi yerine canindan can, yer'in onuruna bağlılığın en samimi hallerinden biri olarak tanidigimiz ''pagan'' bireyi degilde neyi isaret etmeye calistigini musait bir zamaninda acarsa memnun olurum.

  2. dilaver

    teşekkür ederim kıvanç memnuniyetle bu talebini en kısa zamanda yerine getireceğim dahası neden eleştiri yazısı yazmıyorsun ki bu üslup zarafeti ile gayet kaliteli ve ufuk açıcı olacağını düşündüğüm bir tartışmayı da başlatmış oluruz.

Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...