İmkânsız İsyan: Pan Kapitalist Toplumda Radikal Değişim Üzerine Karamsar Düşünceler – Dilaver Demirağ

"Çağdaş birey tipi tüketimci hazlar peşinde koşan bir koleksiyoncudur. Odaklandığı iki şey vardır; birisi istikrarsız dünyada ayakta kalabilmek, diğeri ise fırsatlara odaklı yaşamaktır. Hızın, geçiciliğin, uçucu değişkenliğin yaşama egemen olduğu bir dünyada anlar belirler sosyal hayatı"

“Üşüdü sözlerim, sıcak bir ayna gerek /Zamanların kadim sularında oynaşan suretler /Hangi akşamüstünden süzülürler/ Ey aşkın faslı baharı süz kelimelerimi/ Işık ol oynaşsın zamanın teninde/ Ey ruhların altın orağı/ Benim de biç başağımı/ Sükûn bulsun yüreğim / İrfânın serin iklimlerinde”

(yazarı bilinmiyor)

Türkiye’de yaşayan bir anarşist “Anarşizm radikal değişim ütopyasından vazgeçemez” demişti. Gerçekten de anarşizm, modern sanayi toplumunun gördüğü en radikal, en isyankâr, aynı zamanda en devrimci siyasal hareket oldu.

Burada yine tarihsel anarşiye bir referans vermek olanaklı. Gnosis ya da İrfan olarak anarşi, her ne kadar pagan tınılar taşısa da özünde İsevi olduğu için, tüm Tek Tanrıcı inanç biçimlerinde ortak olan Ütopya düşüncesini bağrında taşır. Ütopya, ruhunu tam da tarihsel zamandan alır. Çünkü tarihsel zaman zamanın kesintisiz bir akış olması kadar, andan ibaret olduğunu yani kesikli olduğunu da öngörür; insanın kendi kaderine hâkim olabileceği ümidini taşır. Mesihçilik ve İslam dünyasındaki Mehdi inancı dünyanın değişebileceğine dair canlı bir umudu içerir. Nitekim bugün isyanların, radikal değişim rüzgârlarının (Yunanistan’ı dışarıda tutmak kaydıyla) Batıda değil de Arap dünyasında esmesinin nedeni de, bu canlı umudun tarih boyunca hep varolmasıdır. Nitekim radikal değişim fikri ancak tarihsel zaman vurgusu taşıyan İbrahim’i dinler ile olanaklı olabildiği ve Arap toplumları batıya oranla çok daha az sekülerleştiği için, bu başkaldırı olanaklı olabildi.

Ernst Bloch Umut İlkesinde Yahudilikle birlikte zaman imgesinin değişimini ifade ederken eskinin yeni ile bereketlenerek anlam kazandığını vurgular. Geçmiş ilerideki yenide çoğalan, onda hayat bulan bir gelecektir.[i] Bloch’un üzerine vurgu yaptığı nokta ütopya ilkesinin aslında bir umut ilkesi olduğudur.

Anarşizm 19.yy’la birlikte alt üst oluşlar yaşayan Batı dünyasında üzerinden henüz toprak kokusu silinmemiş işçilerin, köylülerin ve zanaatkârların, yeni düzen tarafından dışlanan yoksulların sığınağı oldu. 20. yy’da ise radikal değişim isteyen orta sınıfların ya da bir başka ifadeyle 68 Fransa isyanında isyancı orta sınıfların sığınağı oldu. Ve anarşizm bu umut ilkesi ile düzeni yıkmak, değiştirmek için sürekli ajitasyonlar, bombalı saldırılar, genel grevler örgütleyerek, Ukrayna’da ve İspanya’da anarşist bir toplumsallığın nasıl olabileceği üzerine bir ipucu sergileyerek, ancak görkemli kaybederek tarih sahnesinden bir süreliğine çekildi.

21.yy’da yeni sağcı küreselleşme olgusu ile birlikte yeniden dirilişe geçti, en çok da Yunanistan’da ellerindeki molotoflarla, düzenin bekçileri olan polisle çatışarak, isyanın en ön cephesinde yer aldı. Bugün Yunanistan da radikal bir değişim olabilme ihtimalleri konuşuluyorsa bunda anarşistlerin payı yadsınamaz.

Anarşizm, bir başka coğrafyada Latin Amerika’da Lacondon Ormanlarında, Mayaların torunlarından yükselen yerli bir isyan çığlığı anarşik bir üs oluşturdu. Zapatistalar, yerliler olarak kendi komünal ve doğrudan demokratik yaşam alanlarında bir başka dünyayı inşaa ediyorlar. Filistinde ise Anarşistler FHKC saflarında, İsrail devletine karşı savaş veriyorlar. Filistinli Araplarla dayanışarak, vicdani redleri ile savaşın bir parçası olmayı reddeden bir tutumla, kurucu anarşist Martin Buber’in izinden giderek İsrail’den başlayacak bir Ortadoğu konfederasyonu hedefi için mücadele veriyorlar. Türkiye’de ise anarşistler anti-militarist direnişin ön cephesinde Türkiye Devleti’nin Kürtlere dönük baskısını, o coğrafyada sürdürülen baskıyı protesto etmek, savaşın bir parçası olmamak, dahası Kürt halkıyla dayanışarak işkencelere maruz kalma, sürekli gözaltılarla üzerlerinde kurulan yoğun devlet baskısına rağmen inatla direnmeyi sürdürüyorlar. Kısacası nerede bir başkaldırı varsa anarşistler orada ön cephede yerlerini alıyorlar.

Ancak bugünkü anarşist dilde 19. ve 20.yy’da dillendirilen topyekûn devrim fikri yerini süreç olarak devrim, T.A.Z örneğinde olduğu gibi hayaletimsi üslerle, adeta bir solucan deliği modeliyle, geçici devrimci yapılanmalar fikrine bırakıyor. Kapitalizmin çatlaklarında büyüyen yaban fidanlar ya da bir yağ lekesi gibi, giderek yayılan çeşitli başkaldırı ve komünal yapılarla geleceğin bugünden kurulması için çaba sarfedilmesi yönünde bir anlayış geliştirilmiş durumda. Bu anarşizmin ruhuna çok da aykırı bir durum değil kuşkusuz, Proudhon ve Landauer eskinin kabuğunda gelişen yeni anlayışı ile devrimin uzun soluklu bir mücadeleyle devletin, tahakkümer yapıların yeni olanın içinde soğrulması ya da emilmesi fikrini savunmuşlardır. Açıkçası Tolstoy, Kropotkin vd. leri de Bakunin gibi ani bir kopuş olarak devrim fikrine yatkın değillerdi. Bazı ilkelci anarşistler ise sistemin kendi kendinin sonunu getireceğini, ani bir çöküşle dağılacağını belirterek çöküş sonrası anarşinin inşaasının imkânlarını konuşuyorlar.

Hâsılı uzun soluklu bir mücadele olarak devrim fikri ile isyan düşüncesi, radikal başkaldırı olgusu, bugünkü anarşist dilde giderek daha çok görünürlük kazanmakta. Anarşistler her halükârda öyle ya da böyle radikal bir değişimin imkânlarını tartışmakta, bu yönde çeşitli denemeler yapmaktadırlar.

Velakin tüm bu olumlu atmosfere karşılık anarşizm için tarihin hiç bir dönemi bugünkü kadar olumsuz, elverişsiz şartlara sahip olmamıştı. Bunda iki önemli gelişmenin etkeni olduğu kanısındayım: Öncelikle devlet 19.yy koşullarından çok çok daha güçlü, çok daha totaliter. Conglemera* modeline göre dönüşüm geçiren, İslam coğrafyasının kültürel sembolü ile ikiz Firavun ya da melez Firavun yani kapitalist birikim modelinin simgesi olarak Kârun, mutlak Tanrısal iktidarın simgesi olarak Firavunun bir bileşkesi olarak biyopolitik devlet ve devletimsi bir yapılanma halini alan devasa şirketin bileşkesinden oluşan yeni totaliter tahakküm biçimi. Buna optik gösteri devleti de** diyebiliriz ki bunu aynı adı taşıyan bölümde kısaca da olsa ele aldım. İkinci gelişme ise, pan-kapitalizm olgusu ile at başı giden kamusal alanın çöküşünün bir sonucu olarak, tüketim kapitalizmi ile daha da güçlenen özel alan ve duygular dünyasının oluşumu, buna bağlı olarak siyasal olana dönük ilgisizlik ve radikal değişim duygusundan duyulan korku, aşırı bireyselleşmenin sonucu yaşanan narsist şeyleşme hali ve buna bağlı olarak sosyal siyasal sorumluluk üstlenememe.

Bunun en yetkin biçimine ABD’de rastlandığı için, Wall Street direnişi polisin müdahalesi ile kolayca dağıtılabildi.

Gerçek olan şu, radikal değişim isteyenlerin oranı çok az ve bu istek toplumsallaşmadığı, sosyal taban bulmadığı için de radikalizm bir alt kültür halini almış durumda. Bu anlamda anarşistler de dâhil radikal sistem dışı muhalefet ya şiddet isteyenlerin yarattığı bir sosyal huzursuzluk olarak görülüyor, ya da modüler kişilikli/ kimlikli bireylerce estetik bir başkaldırı duygusu ile şık bir muhalefet olarak alınıyor. Bunun en somut göstergelerinden biri anarşi sembolünün ilgi çekici bir tüketim nesnesine dönüşümüdür.

Geçmiş iktidarlardan farklı olarak, bugünkü iktidarlar muhaliflerini dönüştürüp bambaşka bir şeye benzetme olanağına sahiptir. Bugün radikalizm de havalı ve size farklılık veren bir tüketim sembolüne dönüşebilmekte. Ciddi bir başkaldırıya dönüştüğünde isyan biçimini alarak mevcut düzen güçleriyle çatıştığında ise, bu kez de medyadan yansıyan çatışma görünümü ile toplum radikal muhalefet karşısında terörize edilebilmekte.

Kimi zaman çatışma bile heyecan verici bir tür esriklik duygusu veren deneyim halini alabilmekte. Belki de bundan günümüz anarşizmi, her geçen gün giderek daha fazla bireyci bir yaşam tarzı anarşizmine dönüşmekte.

Bu, hiç kuşkusuz anarşizmin kendisinden kaynaklanan bir olgu değil. Günümüz anarşistlerinin talihsizlikleri kendilerine kucak açacak juralı saatçilerin* ya da barikatlarda direnen işçilerin olmamasıdır. Tüketim toplumu olarak pan kapitalizm herşeyi değiştirdi. Kartlar yeniden dağıtıldı ve toplumun payına “ben özelim” diyerek Facebookda görünürleşen, kendi narsist imgesi ile sanal kamusallıklar yaratan bireycileşme kaldı.

Radikalleşen Bireycilik

Radikalizm kavramı köktenci bir tutum almayı içerir, politik literatürdeki karşılığı sosyal sistemi dayandığı temellere dek sorgulayarak,  yaşanacak sosyal siyasal değişimin de aynı köktenci tutumla tepeden tırnağa değişmesini arzulamaktır.

Bireycilik, modern burjuva ideolojisinin yarattığı bir tekillik biçimini ifade eder. Bireyin kendini topluma karşıt olarak konumlandırıp kendi taleplerinin ve kendi istemlerinin toplumdan önce gelmesini içerir. İleri noktası tekbencilik de diyeceğimiz benmerkezciliktir ki bu bireyin kendini hayatın merkezine oturtup, kendi isteklerini diğerlerinin hilafına gerçekleştirme arzusudur. Benmerkezcilik kendini dünyasının merkezine yerleştirir ve kendisinin isteklerine, çıkarlarına uymayan şeyleri kendi dışında tanımlar. Benmerkezci bireycilik için toplum diye bir şey yoktur, yalnızca kendisi ve kendi isteklerinin oluşturduğu dünya vardır. Kendi dışındaki dünyanın ne istediği, ne talep ettiği kendisini çok da ilgilendirmez. Vardığı en üst nokta, önce ben diyen bir tür bencillik halidir. Bencillik ekseninde şekillenen bireycilik, kendini aşırı önemseme eğilimindedir; narsist bir kişilik özelliği sergiler, toplumdan yalıtıktır, başkaları ile zorunlu birliktelik dışında bir arada olmak istemez. Kendisi için haz veren birliktelikler dışındaki birlikteliklere geçici ve araçsal bakar. Jean Paul Sartre’nin ifade ettiği gibi ötekine parmak uçlarıyla dokunur. Öteki olarak başka insanlar onun dünyası için birer tehdittir olsa olsa. Jery Rubin’in şu sözleri çağdaş bireyciliğin yaşam ilkesidir.

“Mutlu olmak için başkasına gerek duymamak amacıyla, kendimi yeterince sevmeliyim.”

Kapitalist toplumda rekabet ve bencillik, bireycilik yüceltilen değerler olmuştur. Mandeville’nin Arılar Masalında anlatıldığı gibi, kapitalizm de bireylerin kendi çıkarları peşinde koşması, ekonomik gelişmeyi yaratan en önemli öğedir. Ne kadar bencilce davranırsak ekonomik refahı üretmek, onu üst seviyeye çıkartmak da o kadar olanaklı olacaktır. Bu nedenle kapitalist toplumun bireyi, işbirliğini önemsemez. Rekabeti esas kabul eder. Hatta kapitalist toplumda başkaları bizim için kendi çıkarlarımızı gerçekleştirmekte, hazza ulaşmamızda bir engeldir. Bu nedenle gelişme başkalarının beklentilerini umursamamaktan geçer.

“Eğer görünmeyen el hayırlı örüntülerini dokuyacaksa, her bireyin öbür kimselerle, yalnızca o kimselerin kendi amaçlarına yapacakları katkı bazında davranması gerekir. Eğer bir kimse pazarlığa giriştiği kimselerin koşullarından etkilenirse rekabet fiyatını zorlayamaz; eğer işçilerinin kötü durumlarına üzülürse onların yerine daha randımanlı üretim metodları koyamaz ve alacaklı olduğu kimselerin duygularına ve isteklerine duyarlıysa onları iflasa zorlayamaz. Uzun vadede en hayırlı sonuçları doğuran özgeci olmayan davranıştır;  gelgelelim bu vade aslında çok uzun olabilir ve bu arada belki başka kimselerin refahları hariç, birçok özgül ıstırabı telafi edilmemiş olarak kalır. Böyle bireylerin kötü durumlarına gösterilecek yaygın duyarlılık, uzun vadedeki eğilimlerin gerçekleşmemiş olarak kalması demektir... Bireylerin kimliği bir kez başkalarıyla olan ilişkilerinden soyutlanmış halde kavranınca, kapsamlı özçıkar varsayımı neredeyse kaçınılmazlaşır. Böylesi özçıkar peşindeki bireylerin gözünde öbür kişiler, yalnızca onlardan bağımsız olarak varolan amaçlar için birer araç ya da engeldirler.”[ii]

Böylesi bir toplumda dayanışmacı etiğin yeşermesi kriz anları dışında beklenemez. Birey deyim yerindeyse kendi öz kabuğuna çekilmiş olarak yaşar. Kendi hazzı, kendi çıkarları diğerlerine baskındır.

Pascal Bruckner, bireyciliğin bireye taşıyamayacağı bir ağırlık vermesinden söz ederek bireyin bu yükün altında ezilerek sorumluluktan kaçınmasına değinir. Bauman gibi o da demokratik toplumun merkezinde çocuksu ve sorumluluk duygusundan kaçan, bireyci bir yaşam ethosunun olduğunu belirtir.[iii]

Bu toplum ayrıca yoğun bir rekabet ile birbirine bölünmüş bir toplumdur. Herkesin eşit olduğu bir toplumda herkesin birbirine düşman olduğunu söyleyen Bruckner, şunları yazar:

“Çekememezlik, hınç, kıskançlık ve iktidarsız kin, insan doğasınının en berbat kusurları olmaktan önce, demokratik devrimin doğrudan sonuçlarıdır. Tutkuyu, başarıyı herkes için, hukuken istediği mesleği seçme olanağını meşrulaştırarak, insanların bahtlarına göre zaman zaman mutlu olup zaman zaman öfkelenerek sürdürdükleri sessiz savaşı da meşru kılan o demokratik devrimdir. Herkese zenginlik, mutluluk, bolluk vaat ederek yoksunluğu, eli boş kalmayı besleyen ve bizi hiç bir zaman yazgımızla yetinmemeye kışkırtan odur.”[iv]

Çağdaş birey tipi tüketimci hazlar peşinde koşan bir koleksiyoncudur. Odaklandığı iki şey vardır; birisi istikrarsız dünyada ayakta kalabilmek, diğeri ise fırsatlara odaklı yaşamaktır. Hızın, geçiciliğin, uçucu değişkenliğin yaşama egemen olduğu bir dünyada anlar belirler sosyal hayatı. Tüketimci hazlar içinde ortaya çıkan yeni fırsatlar önemlidir. Bu bakımdan öteki bir rakiptir. Çağdaş birey bunun yanında gelip geçici bir dünyada orta sınıf olma imkânlarını muhafaza etmek zorundadır. Sürekli yeni beceriler, yeni roller edinmek, sahip olduğu işi ve geliri korumak zorundadır. Yoksulluk bu nedenle çağdaş bireyin kâbusudur. Yoksul olmak sefalet içinde yaşamaktan öte yeterince tüketememek, yeterince haz elde edememek demektir, dahası dışlanmak anlamına gelir.

Bauman, çağdaş bireyin sahici birlikteliklerden uzak yaşama arzusunda olduğunu belirtir. Onun cadde tipi olarak adlandırdığı esas olarak geçici karşılaşmalara dayalı birliktelik hali, başkalarını, içerdiği belirsizlik nedeni ile riskli bulan bir birliktelik biçimidir.

“Cadde türü birliktelikte yabancı, bir engeldir. Karşılaşma ise bir başbelası ve gecikme. Caddede (insanların) birbirlerinin yanında olması kaçınılmazdır. Fakat kişi(ler) birbirleri ile olmamak için çok uğraşırlar.”[v]

Karşılaşmaların hiç biri derinlikli birliktelik içermediği gibi, sonuçsal yani karşılıklı hak ve yükümlükler içeren sahici birliktelikler değildir. Hızlanan hayat biçimi içinde ilişkiler de değişken ve gelip geçicidir. Özel alanımızda yer alan arkadaşlarımız dışında hiç kimseye sorumlu değilizdir. Sorumlu olmak çağdaş birey için başbelası bir duygudur.

Bireyleşmiş toplum, her biri kendi yörüngesinde ilerleyen ve hiç bir biçimde kesişmesi istenmeyen bir egolar toplamı olarak varolmaktır. Böyle bir toplumda ortak iyiden söz edemeyiz. Herkesin kendi ortak iyisi ve özelleşmiş dertleri vardır, kamusal alan görüntüsü veren yer de herkes kendi rolünü oynar ve çeker gider. Bireylik, kişiselleşmiş dertlerin çözümünün beklendiği bir sahte kamu alanı yarattığı için de, ortak amaçlar etrafında bir araya gelinmesi beklenemez.

Bauman, Ulrick Beck’ten yaptığı bir alıntıda pan kapitalizm çağında yeni kamusallık arayışına ilişkin şu tespitleri yapar.

“Solan toplumsal normlardan çıkan şey, aşk ve yardım arayan, çıplak, korkutulmuş saldırgan egodur. Kendini ve sevecen bir toplumsallığı ararken benlik cangılında kolayca kaybolur... Kendi benliğinin sisi içinde arayışını sürdüren birisi, bu tecritin, bu ‘yalnızlığa hapsedilen ego’nun bir kitlesel hüküm olduğunu artık farkedemez.”[vi]

Bu tecrit nedeni ile benlik yersiz yurtsuzlaşır, Narsizm toplumsallığın bir biçimine dönüşürken masumiyet temelli sorumsuzluk yeni kamusal dil olur.

Kamusal bir erdem olarak politikanın ölümü, tüketimciliğin ve radikal bireyciliğin yükselişi ile eş zamanlıdır. Demokrasi uzun süredir bir süpermarket demokrasisine dönüştü. Demokrasi bireyi can sıkıcı sorumluluklardan, sosyal dayanışma ve bir amaç için bir araya gelme erdeminden yoksun bıraktı. Politik temsilciler bizim yerimize her şeyi çözerken, bize kalan tüketimin ve ölesiye eğlencenin tadını çıkarmak.

Artık muhalefet bile kendini ancak eğlenceli, şenlikli olduğunda kabul ettirebiliyor. İsyancı anarşistler dışında özellikle alternatif küreselleşme hareketinde yer alan karnavalesk anarşizm, eğlenceyle politik itirazı yan yana getiren gösterisel, şovsal bir nitelik kazanıyor. Hiç kuşkusuz bunu yapma nedeni insanlardaki politik olmanın sıkıcı olmakla eş anlamlı olduğu inancını yıkmak ve sevimli görünerek şiddetle terörize edilmiş insanları politik itirazın dilini konuşmaya, birlikte olmaya yakınlaştırmak. Ama bu durum sonuç olarak politik muhalefetin tüketim kapitalizminin dili ile kendini sunma zorunluluğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bruckner refah toplumu ya da bolluk toplumu ve bunu ayakta tutmaya çalışan politik liderliğin, teknolojinin, tüketim ayinlerinin bireyleri şımarttığını ve ona çocuksu bir nitelik kazandırarak, sabırsız, herşeyi isteyen, talep eden, sorumsuz, hiç bir emek harcamadan herşeye sahip olmayı kendinde hak olarak gören bir yapı kazandırdığını belirtir.[vii] Bunun sonucu yurttaşlık erdemlerinin kamusal hayattan tamamı ile silinmesi olmuştur.

“Tutkularımız cumhuriyetçi ya da ulusçu olmayı bıraktı artık; kültürel, tecimsel ya da kişiseldir şimdi onlar… Yurttaşlarına demokrasinin yazgısıyla hiç ilgilenmeme izni veren bir hükümet demokratiktir... Bu toplumlarımızın her an rahatlığı, gönenci özgürlüğe yeğleme durumuna sokulmaları demektir. Bir tehlike durumunda bağımsızlığımızı korumak için çok şey yitirecekmişiz gibi sanki maddi özgürlüğe yeğleme durumuna sokulmaları demektir. Bir tehlike durumunda bağımsızlığımızı korumak için çok şey yitirecekmişiz gibi sanki. Maddi düzlemde hiç bir zaman daha iyi yaşamadığımızdan, ne denli haklı haklı olursa olsun bir dava uğrunda ölmeye bu denli hazırlıksız olmadık hiç. Şunu kabul etmenin sırasıdır şimdi. Demokratik birey boşuna yüreğin ve duyarlığın dilini konuşsun dursun, kendini başka her şeye yeğler o. Hiç bir ülkü uğrunda kendini feda etmeye değmiyor artık, yaşamdan üstün hiç bir şey yok (insanlığa hizmet uğruna yapılan çalışmalar başkalarının sağ kalmaları, yaşamlarını sürdürebilmeleri için yapılan bir özveridir, onların özgürlükleri için değil).”[viii]

Hâsılı pan kapitalizm çağında siyasetin, bir amaç uğruna bedel ödemeyi de göze alarak mücadele vermenin buharlaşmasına tanık olmaktayız. Toplum dışa dönük bir patlama yerine içe çökerek bireyciliğin kabuğunda solmayı, haz içinde ölesiye eğlenceyle yaşamayı özgürlüğe yeğlemektedir.

Dahası toplum hiç olmadığı kadar devletten yana bir konumda artık. Güvenlik özgürlüğe yeğleniyor. Kaldı ki özgürlükse toplum kendini hiç olmadığı kadar özgür hissediyor, elbette bu özgürlük bireysel özgürlük, toplumsal özgürlük tüketimci toplumda geçersiz bir şey. Devletten güvenliği sağlaması, suçluları cezalandırmasını ve suça karşı caydırıcı olmasını talep eden, devletin güçlü olmasını isteyen birey.

Siyaseti ve doğal olarak radikal toplumsal dönüşümü imkânsız kılan bir başka etkense sosyal yapıdaki parçalanma ve bununla bağlantılı olarak alt kültür ögesi olarak kimlik ve kimlik siyaseti olmuştur.

Kimlik siyasetlerinin post modern siyasi yapı olarak çok parçalı yapısı ve her kimlik talebinin kendi özgül taleplerini merkeze çıkartması, diğer yanda ise bunları birleştirerek tek bir odağa yoğunlaştıran bir üst çatı örgütlenmesinin olmayışı, bu çağda siyasal direnişi zayıflatan bir öge haline geldi.

İşte tüm bunlar batı dünyasında anarşizmin talep ettiği radikal değişimi çok zor, hatta imkânsızlık düzeyine getirecek derecede zor bir konuma getirmiş durumda. Şu anda Avrupa’nın sol bir dönüşüme en yakın ülkesi Yunanistan’da bile anarşizmin özlemini, kurduğu bir siyasal değişim olanaklı gözükmüyor.

Bu nedenle en azından uzak bir vadede her şeyin tersine dönmesini sağlayacak bir değişiklik olmazsa anarşizm bir ütopya olarak mevcudiyetini sürdürecek ve radikal değişim talep edenler için en tutarlı ve en anlamlı direniş odağı olarak kalacaktır. Ve anarşizm devrimi sağlayamasa da sürtünen, sisteme sorun olan bir baş ağrısı olmaya devam edecektir.

[i] Ernst Bloch, Umut İlkesi, Çev: Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul-2007,Cilt 1, s:599

* Conglemera bir yada bir kaç büyük şirketin bileşiminden oluşan süper devasa şirket.

** Optik gösteri devleti kavramı devletin iki işlevini ortaya koyuyor; gözetim eksenli sosyal ve siyasi denetim ile medyatik gösteri ile rıza üretimi.Yani bu devlet hem sıkı düzen olarak gözetimle, takiple etkin gözetim ağı ile hatta bileğe ameliyatla yerleştirilen çiple herkesi sürekli takibat altına almaya hazırlanıyor, hem de insanların beyinlerini ölesiye eğlence ile süngerleştirerek bir tür zihin kontrol sistemi oluşturuluyor. Böylece siber tahakküm ağı olarak devlet giderek bir yenilmez armadaya dönüşüyor.

* Bakunin 1. Enternasyonal de en büyük desteği İsviçre’nin Jura Bölgesinde faaliyet gösteren saat yapan zanaatkârlardan gördü.

[ii] Roos Poole, Ahlâk ve Modernlik, Çev: Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, s:21

[iii] Pascal Bruckner, Masumiyetin Ayartıcılığı, Çev: Hamdi Tuncer, Ayrıntı Yayınları, İstanbul-2006, s:35

[iv] Buruckner, age, s:17

[v] Zygmunt Bauman, Parçalanmış Hayat, Post Modern Ahlak Denemeleri, Çev: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, 2000, s:65

[vi]Zygmunt Bauman, Bireyselleşmiş Toplum, Çev: Yavuz Alogan, Ayrıntı Yayınları,2005, s:67

[vii] Bruckner, age, s:60-80

[viii] Age, s:80-81

Önceki Yazı:Diptekilerin Anarşisi: Pan Kapitalizm Çağında Yoksulluk Ve Şiddet (1) – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Makinenin Tahakkümü: Anarşist Ekolojide Teknoloji - Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...