4. Anarşizm Ve Sosyal Yaptırımlar - Harold B. Barclay

Ne anarşi ne de özünde anarşist kuram örgütlenmeye, siyasete ya da siyasi örgütlenmeye karşıdır. Bunların bazı biçimlerine, özellikle şimdi üzerinde duracağımız terimler olan hukuka, yönetime ve devlete karşıdırlar.

Radcliffe-Brown,  sosyal bir grubun,   üyelerinden herhangi birinin davranışına tepki göstermek için başvurduğu tutuma “yaptırım”  demeyi öneriyor.  Bu durumda,  olumlu bir yaptırım genel onayın bir tür ifadesi oluyor. Bir askere madalya verilir; bir akademisyene fahri doktorluk ya da öğrenciye burs; anne iyi davranışları için küçük çocuğunu öper ya da babası ona bir parça şeker verir. Negatif yaptırım ise topluluğun bir üyesinin ya da üyelerinin davranışına karşı tepkisidir; onaylamama durumunu belirtir. Örneğin, bir asker askeri mahkemeye çıkabilir; bir akademisyen görevinden kovulabilir ya da hapse atılabilir; bir öğrenci sınıfta kalabilir veya diğer öğrenciler tarafından dışlanabilir; çocuk ebeveynlerinden tokat yiyebilir. Bir toplumda en önemli şeyin negatif yaptırım olduğuna hiç şüphe yoktur.

Yaptırımlar “yaygın”, “dinî”,  “hukukî” gibi kategorilere ayrılabilir. Burada benim yorumum Radcliffe-Brown’unkinden biraz sapıyor. Yaygın yaptırımlar, topluluğun bir ya da daha fazla üyesine önceden planlanmaksızın uygulanabilen yaptırımlardır. Yaygın yaptırım kavramı açısından önem taşıyan nokta, bu yaptırımların uygulanmasının belli bir sosyal rol taşıyan kişilerle sınırlı olmamasıdır. Toplum bir bütün olarak bu güce haizdir. Yaptırım aracı olarak şiddet kullanımı üzerinde tekel iddiasında bulunabilecek özel bir elit kesim yoktur. Dahası, uygulanan yaptırımın yoğunluğu değişebildiği gibi, uygulanan yaptırımlar da değişebilir.

Yaygın yaptırımlar arasında, dedikodu, ad takma, münakaşa etme, yumruk dövüşü, öldürme ve sürgün sayılabilir. Düello yapma ve resmî bilek güreşi maçları daha az rastlanan biçimlerdir.

Inuitler,  yargıçlık görevini üstlenen bir izleyicinin önünde,  iki tarafın aşağılamalarla birbirine üstün gelmeye çabaladığı şarkı yarışmalarını,  atışmaları törenselleştirmişlerdir.   Yaygın yaptırımlara bir grup ya da birey tarafından başvurulabilir. Bu yaptırımların etkinliği yaptırımlara topluluğun katılmasıyla artırılır. Kendi adaletini kendi uygulama yönündeki eylemler ve kan davaları kolektif faaliyete dayanan yaygın yaptırımların genel örnekleridir.

Birçok toplumda mal karşılığı maddi cezalar ve diğerleri bir meclis tarafından verilir. Radcliffe-Brown bunları “organize” yaptırımlar olarak adlandırıyor. Şayet meclis kararlarını hayata geçirmek için güç kullanma yetkisine sahip değilse, bunlar gene de “yasal” değildir, fakat daha resmi bir tarzda, yaygın yaptırım özelliklerini taşırlar. Böyle örneklerde meclis üyeleri birer yargıçtan ziyade aracı işlevi görürler ve anlaşmazlık halindeki iki tarafı bir uzlaşmaya razı ettikleri ölçüde başarılı sayılırlar.

Yaygın yaptırımlar evrensel bir sosyal düzenleme biçimidir; sosyal bir grubun elinde hiç imkân yoksa bile, yaptırım olarak sınıflanabilecek çeşitli teknikleri kesinlikle vardır.

Dinî yaptırımlar doğaüstüne başvurur. Bir kişiye “kara büyü” yapılabilir; birisi ebedi cehennem ıstırabıyla tehdit edilebilir yahut olumlu yaptırım anlamında ebedi cennet mutluluğuyla yüreklendirilebilir. Nuer kabilesinde leopar derisi giyen şef lanetleme tehdidiyle isteklerini yaptırabilir. Ojibwa yerlileri kurallara karşı gelmenin, bazı özel hastalıklara yol açan doğaüstü güçler tarafından ele geçirilmeye yol açtığına inanırlar. Böylece dinî yaptırımlar lanet eden kişi örneğinde olduğu gibi – ya insan eliyle uygulanır yahut – Ojibwa inancında ya da On Emir’den birini ihlal eden kişinin cehennem ateşinde yanacağı fikrinde olduğu gibi – otomatik olarak işler. Başka bir açıdan, dinî yaptırımlar ya bu hayatta geleceğe yönelik cezalandırma niyetini güder ya da yaşamdan sonrası içindir: Fiziksel cezalara karşı nihai ruhanî cezalar.

Hukukî yaptırımlar,  bireyin davranışını onaylamanın veya tasvip etmemenin tüm ifadelerini içerir:

  1. a) bu yaptırımlar, özel olarak, tanımlı rollere sahip, görevlerinden biri bu cezaları uygulamak olan kişilere devredilir;
  2. b) bu bireyler tek başına, şiddet kullanma tehdidini içeren bir “yetkiye” sahiptirler ve bunu işlerini yapmak için kullanırlar;
  3. c) kuralların ihlali çerçevesinde dağıtılan cezalar belli sınırlar içinde ve “suçla” ilişkileri çerçevesinde tanımlanır. Polisler, yargıçlar, gardiyanlar, cellatlar ve yasa koyucular, hukukî yaptırım kullanabilen örneklerdir. Bizim toplumumuzda bunlar kolektif olarak bir yönetim oluştururlar.  Devlet, yönetim failleri aracılığıyla toplum içinde diğerlerine karşı şiddet kullanma tekelini elinde tuttuğunu  beyan eder. Bunun anlamı, devletin yalnız belli faillerinin, örneğin polisin, bir kişiyi yoldan alıp cezaevine koyabileceğidir. Yalnızca belli kollektiviteler, yani mahkemeler, kişinin suçlu olup olmadığına karar verebilir ve diğerlerinin, yani yasa koyucuların kanun olarak koyduğu sınırlar çerçevesinde cezanın ne olacağını takdir edebilir. Son olarak, hukukî bir yaptırımla bağlantılı olan ceza açık ve kesin bir şekilde standartlaştırılır. Bir dükkânı soymaktan suçlu bulunan kişi, diyelim ki bir yıldan on yıla dek hapis cezasına çarptırılır.

Hukukî yaptırımlar kanunlardır. Kanunlar, birilerinin – gerektiğinde – şiddet gücüyle düzenlemeleri icra etmek üzere tasarlanmış yahut yetkilendirilmiş belli özel rollere sahip olması ve cezaların belli sınırlarının olup, keyfe keder değişmemesi anlamına gelir. Hukuk, yönetimin ve devletin olduğu yerde mevcuttur; bunun tersi de geçerlidir, yani eğer bir yönetim varsa orada hukuk da vardır. Hukukî yaptırımlar, dolayısıyla hukuk ve yönetim evrensel değildir, sadece bazı insan topluluklarının karakteristiğidirler – en karmaşık olanlarında görülürler. Unutmamak gerekir ki böyle toplumlarda periferik olarak yaygın ve dinî yaptırımlar da mevcuttur.

Malinowski  “hukuk,  kanun”  teriminin serbest bir şekilde, topluma destek olan tüm sosyal kuralları kapsayacak şekilde kullanılabileceğini öne sürer (Malinowski, 9-59). Öte yandan, böyle kullanımlar farklı kuralların yaptırım araçlarındaki önemli ve temel farklılıkları örter. Hukuk ve yönetim şaşmaz şekilde elit bir sınıfın yönetimiyle ilintilidir; yönetimsiz toplumlar ise şaşmaz şekilde eşitlikçi ve sınıfsızdır. Bu nedenden dolayı, Malinowski’nin serbest kullanımı, düzenlemeleri kimin veya neyin uyguladığıyla ilgili önemli bir farkı gizler.

Hukukî yaptırımların hüküm sürdüğü herhangi bir toplumun anarşik olarak görülemeyeceği açıktır. Aşağıdaki araştırmaların bazılarında da gördüğümüz üzere, marjinal örnekler mevcuttur. Anarşi ve yönetim arasında çok keskin bir çizgi yoktur. Bununla birlikte, yaygın ve dinî yaptırımların anarşiyle ilişkisini biraz netleştirmemiz gerekir. Anarşizmin sosyal kuramında gönüllü işbirliği fikri madalyonun olumlu yüzüyse, yönetimin tasfiyesi negatif yüzüdür. Gönüllü işbirliği fikri anarşist düşüncede gayet kritik bir önem taşıdığından, yaygın ve dinî yaptırımların kullanımına özel bir önem vererek, bunun işleyen anarşik rejimlerin yapısıyla olan bağlantısı üzerinde düşünmek önem taşır.

Gönüllü işbirliği, zıttı olan cebir gibi, hayli belirsiz bir terimdir. Bir bakış açısından, hiçbir şey saf gönüllülük olarak düşünülemez ve tüm edimler bir biçimde zorlama içerir. Vicdan, ego, id, “ruh” veya adına ne diyecekseniz, sizde bulunan o şey de, polis veya toplum dışı bırakmak kadar cebri birer güç olabilir. Öte yandan, cebir en iyi şekilde emir ve itaat ilişkisi olarak algılanabilir; zira emreden güç, ister insan isterse doğaüstü bir şey olsun, daima kişinin dışındadır.  İdeal olarak, gerçek bir gönüllü işbirliğinin hâkim olabilmesi için böyle bir dışsal zorlama olmaması gerekir. Ama gene de anarşistlerin kendileri bile böyle cebri güç kullanımını kabul eder ve gönüllü işbirliğini kısıtlarlar. Günlük faaliyetlerinde, yazılarında,  kendi kurdukları anarşist komün ve topluluklarda, anarşistler çeşitli yaygın yaptırımlar kullanırlar. Bazıları açıkça hukukî yaptırımları bile savunup uygulamıştır.

Bakunin ya da Proudhon’un öngördüğü tarzdaki toplumu, âdemi-merkeziyetçi federal bir demokrasiden ayırt etmek zaman zaman güç olabilir. Yaşamının sonuna doğru Proudhon gönüllü işbirliğine yönelik savunusundan uzaklaşarak bir tür minimal devlete yönelmiş gibidir.  Du  Principe Federatif ’de  [Federatif İlke Üzerine] şöyle yazmaktadır: “… İnsan ırkı uygarlıkta, ahlak ve bilgelikte ne kadar ileriye giderse, yönetim ve otoritenin izleri o ölçüde ortadan kaybolacaktır.”  (20) Onun için anarşi ideal bir tarzdı, bir soyutlamaydı; tıpkı, asla saf biçimde bulunmayıp politik sistemlerin bir karışımı olan benzer ideal tarzlar gibi, di- yelim demokrasi ve monarşi gibi. “Özgür bir toplumda, devletin ya da yönetimin rolü asıl olarak yasama, tesis etme,  yaratma, başlatma ve yerleştirmedir ve olabildiğince az oranda yürütme rolü üstlenmelidir… (Bir proje için) bir başlangıç yapılıp mekanizma kurulduğunda, devlet geri çekilir, yeni işin yürütülmesini yerel otoritelere ve yurttaşlara bırakır” (45). Proudhon merkezin rolünün “genel bir başlangıç yapmak ya da garanti sağlamak ve denetlemek”  noktasına dek geri çekildiği, “…[merkezin]  emirlerinin yürütülmesinin federe yönetimlerin ve onların sorumlu temsilcilerinin onayına bağlı olduğu”  federal ya da konfederatif sistem taraftarıydı (49). İsviçre konfederasyonundan tasvip ederek bahsetmekteydi. Proudhon 1864 yılındaki bir mektubunda şöyle yazıyordu: “Eğer kendimi şöyle ifade etmem doğru olursa, anarşi,  otorite prensibinin, polis kurumlarının,  kısıtlayıcı ve baskıcı önlemlerin, bürokrasinin, vergilendirmenin vb. en basit biçimine indirgendiği bir tür yönetim, bir anayasa biçimidir” (alındığı kaynak Buber, 43). Yaşlı Proudhon’un, Carolinelı John Taylor ya da Roanokeli John Randolph, hatta John Calhoun gibi, merkezi hükümete ilk muhalefet eden Amerikalılarla yakınlığı bizi merakta bırakıyor.

Proudhon’un federalist fikirlerinin çoğunu benimsemiş olan Bakunin de benzer bir problem ortaya koyar. Bakunin Organisation of the International Brotherhood ’da federal bir sisteme dair fikirlerini tanımlarken,  şaşırtıcı beyanlarda bulunur:  “Öte yandan, komünal yasama organları, ikincil öneme haiz meselelerde bölge yasama organlarından ayrılma hakkını muhafaza eder. Fakat bu asli meseleler için söz konusu olamaz”. Bölge parlamentosu, “komünlerin iç idaresine asla müdahale etmeyecek, her komünün bölgesel ve ulusal vergi kotasına karar verecektir.” Ulusal bir parlamento ve mahkemeler de olacaktır. Bu ulusal parlamento “milli tüzüğü oluşturacak temel prensipleri tesis etme görevini üstlenecek ve milli pakta katılmak isteyen eyaletler için bağlayı- cı olacaktır.” Ulusal parlamento  “savaş ya da barış yapmak için müttefiklerle müzakere edecek ve (daima önceden belirlenmiş bir dönem kapsamında) ulusal ordunun oluşumunu emretmek için inhisari bir hakka sahip olacaktır” (Lehning, 72, 73). Bakunin’in anarşisi âdemi-merkeziyetçi federalist bir demokrasiyi andırıyor. Fakat bu metni yazdıktan bir yıl sonra, Federalisme, Socialisme et Antitheologisme adlı bir makalede kendini anarşiye kefaret öde- me durumunda görmektedir: “Gönüllü olarak katılmış bile olsa, bir bölge sırf bir devletin parçası olduğu için, hiçbir koşulda ona sonsuza kadar bağlı kalma yükümlülüğü altına sokulamaz.” “Öz- gürce birleşme hakkı olduğu kadar özgürce ayrılma hakkı da tüm politik haklar içinde öncelikli ve en önemli haktır” (Lehning, 96).

Kropotkin ilk Ortaçağ şehir topluluğunu anarşist bir sistem olarak tanımlamaktadır; kaldı ki, aşağıda göreceğimiz gibi, bu topluluğun bir yönetim yapısına sahip olduğu kesindir. Aynısı 1917’de Ukrayna’da ve daha sonraları İspanya’da kurulan “anarşist kolektif ler”le ilgili olarak da söylenebilir. Josiah Warren gibi bireyci bir anarşist bile örgütlü milis gücünü ihtiyaç olarak görmüştür. Keza çoğu anarşist amaçlarına ulaşmak için askeri gücü meşru ya da talihsiz bir zorunluluk olarak görmüşlerdir. Kısaca söylemek gerekirse, anarşistler yasal yaptırımlar konusunda bazen müphem bir tavır içinde olabilmişlerdir.

Modern devletin kilise ve devlet gibi hayli merkezi cebir alanlarına odaklandıklarında da,  anarşistler,  dedikodu ve toplum dışına itme gibi yaygın yaptırımların zaman zaman daha baskıcı olabilen gücünü reddetmeye eğilim de göstermişlerdir. Buna rağmen, devletin cebri ile yaygın yaptırımların cebri arasında önemli bir fark vardır; ilkini reddederken,  ikincisi kısmen anarşistlerin duyduğu güveni haklı çıkarabilir. Devletin ya da yönetim içinde yönetenler ve yönetilenler arasında daima bir statü ve hiyerarşi farkı vardır. Bugün yönetenlerin yarının yöneticileri olmayacağını varsaydığımız bir demokraside bile gene de statü farkları vardır. Demokratik bir sistemde yalnızca küçük bir azınlık yönetme fırsatına sahip olacaktır ve bunlar şaşmaz şekilde elit bir grup içinden çıkacaktır. Statü farklılıkları, yaygın yaptırımların doğasında olan bir şey değildir. Bir kişi ya da grubun başka birine karşı dedikodu yaptığı yahut onu dışladığı noktada, o kişi de aynını yapmakta serbesttir. Farklı statünün yaygın yaptırımlarla ilintili olduğu durumlarda, diyelim babanın oğluna emir verdiği vakada, yönetme durumuna yaklaşan bir tür cebir biçimiyle karşı karşıyayız. Ama gene de babanın rolünde bir rasyonel otorite niteliği vardır ve genç bir erkek nihayetinde babasıyla daha eşit bir konuma “yükseleceği” bir zamanı umut edebilir; diyelim sonunda kendisi de babalık mertebesine ulaşacaktır. Yaygın yaptırımların hiçbirinde, kullanılan gücün o gücü kullanacak belli bir gruba devredilmesi söz konusu değildir.

Anarşizm toplumsal bir kuram olarak, cebrin bütün biçimlerini reddedemez; ben fiiliyatta da reddetmediğine inanıyorum. Anarşizmin taraftarları gönüllü işbirliği sloganına sahip çıkabilirler, fakat bunun da sınırları vardır. Anarşistler açısından, bazı koşullarda belli türde güç kullanımının meşru kabul edildiği çoğu kişi için açık seçiktir ve genelde de zımnen kabul görür. Bu güç antropologların yaygın yaptırımlar diye bahsettiği şeydir. Aslına bakılırsa, psikologlar bizi bilgilendirdiği ve Allen Ritter’ın daha yakın zamanlarda yinelediği gibi, bu yaptırımlar kişilik gelişimi için zorunludur.  Kişinin benlik bilincinin gelişimi, diğerlerinin onun davranışları hakkında neler düşündüğünü bilmesine bağlıdır.

Aynı zamanda,  yaptırımların işleyişi diğerlerinin farkındalığını sağlar ve böylece empati yaratarak cemiyeti kurar (Ritter, 1980).

Dinî yaptırımlara gelince, anarşist kuramcılar dini genel olarak kişinin özgür ifadesini kısıtlamayı hedefleyen bir başka baskı sistemi olarak değerlendirmişlerdir.  Özellikle Michael Bakunin Tanrı’yı ve devleti birbiriyle bağlantılı, yok edilmesi gereken iki büyük zalim canavar olarak görür. Önde gelen anarşistlerin hepsi en azından kiliseye -örgütlü ve hiyerarşik bir sosyal yapı olarak görü- len bu dinî oluşuma- karşıdır. Anarşizmi, Dağdaki Vaaz öğretilerini birebir kabul ettiğini vurgulayan bir Hıristiyanlık yorumundan kaynaklanmış olmasına rağmen, Tolstoy bile buna katılır.

Katolik Emekçi Hareketi Amerikan anarşizmi içinde daha sıra dışı bir oluşumdur. Daha sonradan Katolik olan Dorothy Day’in öncülüğünü yaptığı bu hareket hem pasifist anarşizmin hem da Roma Katolik Kilisesi’nin ilkelerine bağlı kalmıştır – bir tür Katolik Tolstoycu harekettir bu. Anarşizmin ya da başka bir deyişle makul ölçülerde özgürlükçü bir doktrinin, Roma Katolik kilisesiyle, onun mutlak monarşi yanlılığı – papalık – ve katı hiyerarşik yapısıyla nasıl olup da uyuştuğunu bu hareketin dışındaki çok az sayıdaki kişi anlayabilmiştir.3

Çoğu anarşist, hangisi olursa olsun dini otoriter bir sistem olarak görür, ama tüm dinî yaptırımlar ille de anarşiye ters düşmek zorunda mıdır? Ben böyle olduğunu düşünmüyorum.  Yukarıdaki, insanın üzerinde düşünmesini gerektiren dinî yaptırımlar ile “otomatik”  olanlar arasında yaptığımız ayrımı değerlendirmeliyiz. Anarşiyle en az uyuşan ve hukukî yaptırımın bazı niteliklerini taşıyan bir dinî yaptırım, belli bir kişi tarafından resmi bir konumun parçası olarak başvurulabilen ve bu kişinin yaptırımları uygulamak için güç – yani otorite - üzerinde meşru tekelinin var- lığına dair konsensüsün olduğu yaptırımdır. Rahip bunun en iyi örneğidir. Diğer yandan, dinî yaptırımı dayatacak güce pek çok kişi tarafından ulaşılabildiği ve bu yaptırımlar üzerinde kanunen tekel kurulmadığı durumlarda, yaygın yaptırımlarla paralellik taşıyan bir durum söz konusudur. Doğrudan Tanrı’dan ya da başka bir doğaüstü güçten geldiğine inanılan ceza, insan müdahalesi gerektirmez ve daha ziyade, fırtına ya da deprem gibi doğal olaylara boyun eğme emridir. Aslına bakılırsa, kişinin kendi kendini vicdanen cezalandırması bu türden bir yaptırımdır. Yaygın yaptırımlarla paralellik gösteren bu dinî yaptırımlar, insan aracılığı gerektirmeyen diğer yaptırımlar gibi, burada algıladığımız biçimiyle anarşiyle uzlaşmaz değildir.

Yönetim ve Devlet

Yönetim ile devlet kavramı ve bunlar arasındaki ilişki genelde birbirine karıştırılır. Marksistler ve Bakunin dâhil bazı anarşistler devlete karşı olduklarını ve onun yerine, “şeylerin” üzerinde bir yönetimi, “siyasi” yönetim denilen şeyi koymayı arzu ettiklerini belirtirler. Fakat bu sanki sözcüklerle yapılan bir oyundan ve sloganlaştırmadan ibarettir. Her türlü  “şey” insanlar tarafından kullanıldığı için yönetme ihtiyacı içinde değerlendirilir çünkü insanlar bu sürece dâhildir. Dolayısıyla “şeylerin” yönetimi hâlâ insanlar üzerinde bir yönetimdir.  Dahası, bu durumda devlet feshedilemez ve hâlâ bir yönetimi vardır, zira yönetim, yani hükümet, devleti koruyan kurumsal bir organdır.

Nadel (1942, 69-70) devletin üç özel karakteristiğini belirtir ve bunu yaparak aynı zamanda devlet içinde yönetimin rolüne işa- ret eder. İlk olarak, devlet, üzerinde egemenlik kurulan toprakla bağlantılı bir oluşumdur. Belli bir alan üzerinde “egemenlik” id- diasında bulunur ve orada ikâmet eden herkesin, o sınırlar içinde hükmeden veya yöneten otorite kurumuna, yani yönetime [hükümete] itaat etmesini ister.

Devlet bir yandan toprağa bağlı bir oluşumken, genelde kabileler-arası ve ırklar-arası bir yapıdır. Üyelik kriteri orada doğmakla ve ikâmet etmekle belirlenir. Üyelik normalde atfedilir, ancak kişi söz konusu devletin toprak sınırları içine göç ederek ve oraya yerleşerek gönüllü olarak katılmayı da talep edebilir.

Devletin yönetim organı [hükümet]  vardır ve bu organ bir ölçüde merkezidir. Yönetim, mevcut yasaları uygulamak, yeni yasalar yapmak, “düzeni” korumak, kişiler ya da gruplar arasındaki çatışmalarda hakemlik etmek gibi işlevleri yerine getirir. Belli kişilerin belli sosyal rol ya da mevkilerde bulunmasını onaylar. Böyle rollerin tanımı açısından yaşamsal önemde olan şey, söz konusu ülke sınırları içinde meşru şiddet kullanma tekeli iddiasıdır. Şiddet kullanımında farklı role sahip olanların oynadığı rol değişebildiğinden, oldukça farklılaşmış bir sistem ya da işbölümü söz konusu olabilir (bunu, yukarıdaki, hukukî yaptırımlar tartışmasıyla karşılaştırın). Gene de hepsi tek bir entegre tekelci kurumun parçasıdır. Böyle bir durum, örneğin bir kurbanı şiddetle tehdit edebilen Inuit şamanın rolünden farklıdır, zira şaman şiddetin meşru kullanımı üzerinde tekel iddia edemez.

Herhangi bir devlette yönetici grup, oluşumu, statüsü ve organizasyonu ile bir bütün olarak nüfustan özelleşmiş ve ayrıcalıklı bir birimdir. Bu grup kolektif olarak siyasi kararlar üzerinde te- kele sahiptir. Bazı yönetim biçimlerinde yerleşik ve kendi kendini yenileyen bir sınıf oluşturabilir. Demokrasi gibi daha açık sistemlerde daha büyük bir sirkülasyon, yönetici grubun üyeleri arasında düzenli bir devir vardır. Böylece, hanedanlıklar ya da diğer tür kapalı yönetici sınıflar ortaya çıkmaz. Bu elbette ki demokraside güç eşitliği yanılsamasına katkıda bulunur; yöneticiler ve yönetilenler arasındaki ayrımı örter.

Hem devlet hem yönetim  [hükümet]  için asıl olan, yasaları uygulamak için şiddet kullanımıdır. Bu durum yönetici grubun iradesinin dayatılması olarak görülebildiği gibi, düzeni ve asayişi korumak,  iç anlaşmazlıklarda hakemlik etmek olarak da görülebilir. Aslında devletler ve yönetimler bütün bu işlevleri yasaları uygulayarak yerine getirirler. Sol kuramcılar ve özellikle anarşistler, yasanın uygulanmasının nihai ve öncelikli amacının yöneticilerin çıkarı olduğunu vurgularlar; ama bunun gene de, diyelim asayişi korumak gibi olumlu yan etkileri de olabilir. Aynı kişiler, varlığı şiddet kullanımına dayandığından şiddeti meşrulaştırıp kışkırtan bir sistem olduğu için, devletin varlığının nifak ve çatışmanın baş gücü olduğunu da vurgularlar. Devlet bir ta- rafta emir veren amirler, değer tarafta da boyun eğenler olması gerektiği varsayımına dayanır – bu durum astları usandırıp hayal kırıklığına uğratır ve böylece gene şiddeti kışkırtır. Demokratik sistemler bu durumu nispeten iyileştirebilir, ama sorunu tamamen ortadan kaldıramaz. Yapısı itibariyle devlet ve yönetim, insanlar arasında doğal gönüllü işbirliğini yasadışı ilan etmese bile tasvip de etmez. Benjamin Tucker’in işaret ettiği ve Taylor’ın son zamanlarda daha da ayrıntılandırdığı bir noktadır bu. Anarşist kuram, buna bağlı olarak, Hobbes’un yönetimi olmayan topluluğun kötü ve kaba olacağı şeklindeki tezine açıkça karşıdır. Aslında, anarşistler Hobbes’u mahkûm ederler ve devlet ortadan kalktığı takdirde dünyanın daha huzurlu ve işbirliğine açık bir yer olacağını ileri sürerler. Açıktır ki antropolojik kayıtlar Hobbes’u hiçbir şekilde desteklemez. Devletsiz toplumlar, devleti olan toplumlara kıyasla, daha az şiddetin olduğu ve daha az zalim toplumlardır.

Hepsinden öte, devlet ve yönetim savaş için organize edilmiştir. Bugüne kadar savaş için bundan daha etkin bir örgütlenme kurulmamıştır.  Sağcı kuramcılar ile anarşist kuramcıların devletin varlığında şiddetin önemini kabul etmekte yakınlaşması ilginç ve belki de ironiktir. Machiavelli’nin bir devletin işlemesine dair pratik rehberi demokrasinin pek çok naif inananını rahatsız etmiştir, zira İtalyan politikacı güç ve sahtekârlığı herhangi bir devletin başarısı için açık merkezi mekanizma olarak görmektedir. En büyük kahramanı Büyük Frederick olan Alman tarihçi Von Treitschke şu gözlemde bulunur: “Savaş olmazsa hiçbir devlet olamaz. Bildiğimiz tüm devletler savaş aracılığıyla ortaya çıkmıştır ve silahlı kuvvetlerle üyelerini korumak asıl ve temel işleri olmuştur. Bu nedenle, devletlerin varlığı sürdükçe savaş da tarihin sonuna dek varlığını sürdürecektir… ebedi barışa körcesine inananlar devleti tek tek ele alma hatasına düşerler ya da barışın evrensel olduğu hayaline dalarlar, oysa ki bunun akla aykırı olduğunu daha önce gördük,” çünkü bir devlet daima diğer devletler arasındaki varlığıyla mana taşır ve bu nedenle diğerleriyle çatışır (38). “İtaat devletin aslen ihtiyaç duyduğu şeydir… onun asıl özü, kendi iradesinin yerine gelmesidir.” (14) “Devlet bir sanatlar akademisi değildir, borsa hiç değildir; güçtür…” (242).

Önde gelen İngiliz antropolog Edward B Taylor Anthropology adlı kitabında şöyle der: “İster cumhuriyet densin isterse krallık, anayasal bir yönetim ulusun kendini askeri despotizm makinesi aracılığıyla yönettiği bir düzenlemedir” (156).

Genel geçer kanaatin aksine devletle başı hiç hoş olmayan Nietzsche devletin yağmacı yapısını şöyle belirtmiştir: “Devlet ahlaksızca örgütlenmiştir… savaş, işgal ve intikam arzusuyla…” Bir yağmacı olan devlet giderek genişlemeye teşebbüs eder, diğer zayıf devletlerin aleyhine etki ve zapt alanını genişletir. Devletlerarasındaki bu mücadelede, zaman içinde çoğu devletin bu çatışmanın dışında kalmayı tercih ettiği ve etkin bir şekilde rekabet edemeyeceğini fark ederek daha büyük devletlerin uydusu olduğu doğrudur.  Büyük devletlerin, her zaman, daha küçük devletleri yutma derdinde olmayabileceği de doğrudur; zira böyle devletleri görünürde bağımsız yapılar olarak tutmak daha işlerine gelebilir. Böylece modern dünyada, genişleme mücadelesinin ortasında, aynı zamanda devletin geleneksel yağmacı görevini de yürüten süper güçler var - ABD, Rusya, Çin, Fransa ve (şimdi marjinal olarak) İngiltere. Büyük yağmacı güçlerin her birinin sayısız uydu devleti vardır. Genelde “Üçüncü Dünya” ülkeleri olarak bilinen bu ülkeler komşu devletlere karşı küçük yağmalara girişebilirler, fakat genel olarak bağımsız konumlarını korurlar ve tam bir çatışmanın dışında kalmayı tercih ederler, çünkü büyük yağmacılar arasında tampondurlar ya da onların pençeleri arasındadırlar. Son olarak,  örneğin İsviçre ya da son zamanlara dek Lübnan gibi, sürekli olarak tarafsız olan az sayıda devlet vardır;  büyük yağmacılar, özellikle malumat toplama amaçları için faaliyet gösterebilecekleri böyle bölgelere ihtiyaç duyarlar.

Sonuç

Yukarıda tartıştığımız yaptırımların sınıflanmasını artık politik sistemlerle ilişkisi içinde özetleyebiliriz. Bunun için aşağıdaki bir uçta hiçbir yönetimin olmadığı, diğer uçta ise devletin ve yönetimin açıkça var olduğu anarşiye doğru bir devamlılık içinde sunulan diyagramı kullanacağız. Anarşide yalnızca yaygın ve belli doğaüstü yaptırımlar işlevseldir, arşi ise hukukî yaptırımların hakimiyeti ile tanımlanır.4    İki kutup arasında, ortada, anarşinin marjinal bir biçimi ya da arşi’nin eksik biçimi olarak görülebilecek bir belirsizlik durumu vardır. Bu tür pek çok anormal örnek görülür; bunların bazıları üzerinde aşağıda duracağız. Lowie’nin dediği gibi, devletler devletsiz durumdan, tamamen oluşmuş bir devlet halinde doğmazlar; evrim geçirmeleri ya da değişmeleri gerekir ki bu zaman alır.

Anarşi Yaygın Yaptırımlar Dinî Yaptırımlar

Arşi

Hukukî Yaptırımlar Yaygın Yaptırımlar Dinî Yaptırımlar

Ancient Law adlı kitabında Maine, bir yanda devletsiz veya kabile toplumunun,  diğer yanda ise devletli toplumun var olduğu evrimsel tipolojiyi açıklayan ilk kişidir. Devletsiz ve kabile toplumu kan bağına dayanır; toplumun her üyesi grup içindeki herkesle ilişkisinin olduğuna inanır. Üyeler şefe bir devlet yöneticisi olduğu için değil, yaşlı bir kandaş, ailenin reisi ya da baba olarak itaat ederler. İlk toplumların hepsi bu türe girer ve süreç içinde bazıları üyeliğin farklı temellere –  yani egemenlik kurulan toprağa- dayandığı toplumlara doğru değişim geçirmişlerdir. Nihai otoriteye karar vermenin temeli, kan bağından ziyade “yersel birliktelik” olmuştur. Böyle bir toplum, bir yönetim ve devlet ge- rektirir. Gluckman, Maine’ın evlilik, evlat edinme ya da başka bir yolla soya dayalı bir bağ icat etmeksizin, belli bir toprakta yaşa- manın yurttaşlığa yetmesinin sosyal düzende bir “devrim” olduğu vurgusuna dikkat çeker. “Değişim, siyasi bağlantıyı ifade eden bir kan bağı tabirinin artık talep edilmemesiyle gerçekleşmiştir” (86).

Benim süreklilik anlayışım evrimsel bir şema olarak yorumlanmamalıdır. Kabilesel veya anarşik toplumların sadece devlet tipi toplumlara dönüştüğü,  aksinin ise hiç gerçekleşmediği, tek yönlü bir kültür tarihini savunuyor değilim. Toplumlar herhangi bir dönemde sürekliliğin herhangi bir yerinde bulunabilir. Buna ek olarak, verili herhangi bir toplum, kendi tarihi içinde farklı konumlara sahip olabilir. Görünüşe göre, tarihin kanıt sunduğu asıl nokta,  devletsiz toplumların devletli toplumlara dönüşmesidir; fakat aşağıda göreceğimiz gibi tersi örneklerin yanı sıra, iki kutup arasında gidip gelenler örnekler de mevcuttur. Ayrıca, tarihin ve evrimin eğilimi anarşiden arşi’ye doğru gibi görünüyorsa da, bu durum süreci doğru ve iyi kılmaz.

 HAROLD B. BARCLAY

3   Catholic Worker gazetesi, bir rahibin  kilise sansürcüsü  olarak  atanmasına müsaade etmiş ve Dorothy Day, eğer Kilise emrederse, gazeteyi yayımlamayı derhal keseceğini bizzat kendisi belirtmiştir.

4   “Anarşi” terimi, Yunanca an-arkhe sözcüklerinin birleşmesi sonucu ortaya çıkmış olup “başsız” anlamına gelmektedir; dolayısıyla “anarşi” ve “arşi” karşıtlığını “başsızlık” ve “başlılık, iktidarlılık” karşıtlığı olarak anlamak gerekir. (ç.n.)

Önceki Yazı:NATO ve Arap Müttefiklerinin Kaos Savaşı – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:5. Anarşist Antropoloji ve Bazı Gözlemler - Harold B. Barclay
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...