Ortadoğu, Kürtler ve Ekopolitik - Dilaver Demirağ

dilo1-kopya

Kobani, Türkiye'den uzakta değildir, Türkiye’yle ilgisiz de değildir. Tıpkı Halep gibi, Erbil gibi, Kerkük gibi, Musul gibi buraların hepsi de birbiriyle akraba insanların komşuluk ekseninde bir araya geldiği yerlerdir. Gerçekte her sınır insanlar arasına konulmuş bir ayrılık acısı, bir engellemedir. Sınırlar siyasi coğrafyaya aittir, oysa doğa için sınır ancak bir dağ, bir çöl ya da bir nehirdir veyahut da bir denizdir. Tam da bu nedenle doğa gözüyle siyasi coğrafyanın sınırlarının tümü de sahte sınırlardır.

Geçtiğimiz haftalarda Suriye'de Rojova kantonlarının en stratejik yeri olan Kobani'nin IŞİD kuşatması altında zor zamanlar geçirmesinden dolayı bu olayı protesto etmek isteyenlerle bu gösterilere karşı çıkanlar arasında yaşanan çatışmalarda 30'un üzerinde insanımızı kaybettik. Nedeni ne olursa olsun ölümün haklılığı yoktur. Öldürmenin ise hiç haklılığı mevcut değildir. Bu nedenle Kobani'de kendi özgürlükleri adına çarpışanlar için ölüm onurlu bir ölümdür. Ama Kobani'dekilerin acısını hissederek sokağa çıkanlar arasına karışan kışkırtıcıların neden olduğu ölümler meşruluğu olmayan üstelik de birçok haneye ateş düşüren ölümlerdir. Ne yazık ki siyasetçilerimizin, bir yandan bölgeyi Ortadoğu olarak belirleyenlerin cetvelle sınır çizerek bu coğrafyada huzursuzluklara neden olduğunu söyleyip diğer yandan da “Kobani'nin bizimle ne ilgisi var?” demeleri büyük bir çelişkidir. Çünkü Kobani Türkiye'den uzakta değildir, Türkiye’yle ilgisiz de değildir. Tıpkı Halep gibi, Erbil gibi, Kerkük gibi Musul gibi buraların hepsi de birbiriyle akraba insanların komşuluk ekseninde bir araya geldiği yerlerdir.

Gerçekte her sınır insanlar arasına konulmuş bir ayrılık acısı, bir engellemedir. Sınırlar siyasi coğrafyaya aittir, oysa doğa için sınır ancak bir dağ, bir çöl ya da bir nehirdir veyahut da bir denizdir. Tam da bu nedenle doğa gözüyle siyasi coğrafyanın sınırlarının tümü de sahte sınırlardır.

Bu yaşadığımız biyo bölgelerde çok daha fazla geçerlidir. Erbil ile Hakkari arasındaki sınır gerçek değildir. Tıpkı Rojova ile Suruç arasındaki, Hatay ve Kilis ile Halep arasındaki gibi. Demirciköy Bulgaristan’a bakar, Meriç Yunanistan'a hasılı bu bölgede tüm sınırlar keyfidir ve yeryüzünün kendi gerçeğiyle ters düşer. Erbil’e düşen ateş bizim de yüreğimize düşer, Kobani'de ölenlerin yası Suruç’ta tutulur. O yüzden Kobani Kobanililerin değil aynı zamanda bizim sorunumuzdur. Tıpkı Gürcistan'daki bir sorunun Artvin'de yankılanması, Meriç'te oluşan bir kaybın Yunanistan'da hissedilmesi gibi. Tam da bu yüzden Kobani'nin acısı hepimizin acısıdır. Bu nedenle de Türkiye'nin Kobani'deki ölümlere elini kolunu bağlayarak suskun kalması herkesin ciğerine ateş salar. Lakin bunu yapmak ne kadar haklı ise elde silah birbirini öldürmek de o kadar haklılıktan yoksundur. Şiddet sözün bittiği yerdir. Oysaki insanın en önemli farkı kelimelerle konuşabilmesidir. Yani anlamlı sözlerle bir dil oluşturmak sadece insana özgüdür. Bu nedenle insanların kendi hayatları tehlikeye girmedikçe bir başkasının canına kast edecek bir eylem yapması eylem sözcüğünün içerdiği özgürleştirici dönüşümün ruhuna aykırıdır.

Bu gerçekleri dikkate alarak bu bölgeye pimi çekilmiş bir bomba gibi düşen IŞİD gerçeğiyle ABD arasındaki ilişkiyi dikkate almadıkça tüm bu acılar neden yaşanıyor anlayamayız. Kuruluşu ABD'nin İkinci Körfez Savaşı esnasında Irak'ı işgaline kadar giden IŞİD bu bölgede yaşanan radikalleşmenin bir tezahürü olduğu kadar karanlık ilişkiler yumağıyla da sarılı olan bir devletsi örgütlenmedir. Burada IŞİD gerçeğini açıklamak yazımızın asıl konusu olmamakla birlikte IŞİD'in ve ABD'nin karşılıklı tırmandırdığı bölgesel savaşın ekolojik cephesine bir bakmak bu savaşın arkasındaki asli dürtüleri de anlamamızı sağlayacaktır.

Savaşın Ekopolitiği

Bir bomba patladığında, ortaya yaklaşık 3.000°C sıcaklık çıkıyor ve bu sadece tüm florayla faunanın değil, toprağın daha alt katmanlarının da kavrulmasına neden olabiliyor. Bu toprağın yeniden işlenebilmesi için 1.00-7.400 yıl geçmesi gerekiyor.

Öncelikle savaşlar sadece yol açtıkları insani yıkımdan dolayı değil aynı zamanda yeryüzünün her yerine verdiği zararlarla da canlı hayatın en büyük düşmanıdır. BM tarafından ifade edildiği gibi bugün yaşanan doğal yaşam üzerinde zarara neden olan sorunlarının yüzde 34’ü savaş ve silah harcamalarından kaynaklanmaktadır. Savaşlar esnasında kullanılan silahların hepsinin toprağa, suya, havaya ve hatta bir bütün olarak iklim sistemine, orman gibi bitki örtüsüyle hayvan topluluklarına geri dönüşü olmayan zararları söz konusudur. 1990 yılındaki Körfez Savaşı ve Kosova tecrübeleri konvansiyonel silahların doğaya vermiş oldukları tahribatı gözler önüne sermiştir. Doğal dünyadaki bunalımlar hem ulusların güvenliğini hem de sürekliliğini tehdit etme aşamasına gelmiştir. Savaşlar sonucu bütünüyle insanlığı ve canlı yaşamları tehdit eden ve doğaya zarar veren sonuçlarla karşı karşıya kalırız. Şu anda uçaklardan atılan bombalar, IŞİD tarafından tanklardan ve toplardan atılan mermiler toprağın yüzeyini kavurarak toprakta yaşayan birçok mikro organizmaya, toprağın üzerindeki bitkilere, böceklere ve hatta diğer canlı türlerine onulmaz zararlar vermektedir. Bu silahlardan çıkan atıklar ise çeşitli kimyasal tepkimelerle o ekosistem üzerinde çok büyük tahribatlara neden olmaktadır. Kobani'de sıkışan PYD güçlerinin IŞİD tanklarına karşı çok etkili olan ve çoklukla zırh delici olarak kullanılan, içeriğinde uranyum olan tanksavarlar çok ciddi zararlara neden olabilmektedir. Örneğin anti-tank toplarında kullanılan seyreltilmiş uranyum mermileri gibi cephaneler ve kara mayınları, onlarla temas eden her şey üzerinde uzun süreli etkiye sahiptir. Bu tip silahlarda kullanılan zehirli ve radyoaktif uranyum solunduğunda çok tehlikeli olabilmekte ve soluyan canlıya yaşamı boyunca radyasyon yaymaya devam etmektedir.

ABD'nin havadan IŞİD mevzilerini vurmak için attığı bombalar ve füzelerse daha da büyük zararlara neden oluyor. Ağır bombardıman uçağından atılan bir bomba patladığında, ortaya yaklaşık 3.000°C sıcaklık çıkabiliyor ve sadece tüm florayla faunanın değil, toprağın daha alt katmanlarının da kavrulmasına neden olabiliyor. Uzmanlar aynı toprağın yeniden işlenebilir hale gelebilmesi için 1.00-7.400 yıl geçmesi gerektiği ileri sürüyorlar.

Bir savaş silahı olarak su ve IŞİD

Ancak bu savaşların olumsuz etkileri sadece bombalamayla sınırlı değil. Özellikle IŞİD'in suyu bir savaş silahı gibi kullanması nedeniyle çok ciddi sorunlar yaşanıyor.

İslam Devleti’nin hidrolojik kontrolü 2013 yılında Suriye’nin en büyük hidroelektrik barajı olan Tabka Barajı’nı ele geçirmesiyle başladı. Cumhurbaşkanı Beşar Esad kuvvetleri tarafından, isyancıların kontrolündeki bölgelere olan elektrik arzı, bölgedeki halkı ayaklanmaya karşı çevirmek amacıyla sistematik olarak engelleniyordu. Tabka Barajı 40 yıldan uzun süre önce Rusya’nın yardımıyla, Suriye’nin enerji üretiminde kendine yeterli olması söylemiyle inşa edilmişti. Bu barajın arkasında, özellikle Halep bölgesindeki milyonlarca Suriyeliye içme suyu ve çiftçilere sulama kaynağı olan Esad Gölü bulunuyor. İslam Devleti barajı ele geçirdikten sonra, kontrolü altında olan bölgelere azami elektrik arzını sağlamak ve yerel halkın desteğini kazanmak amacıyla taşkın kapaklarını açtı. Bunun sonucunda Esad Gölü’ndeki su seviyesi, Mayıs ayı rekorunu kırarak, altı metre azaldı. Bu durum Halep bölgesinde şiddetli su kesintilerinin yaşanmasına neden oldu ve bölgede zaten çetin olan yaşama koşulları daha da zorlaştı.

Ocak ve Nisan ayları arasındaysa İD militanları yine Irak’ta bulunan Felluce Barajı’nın kontrolünü elinde tuttu. Taşkın kapaklarını kapatarak barajın üst kısmında kalan bölgelerde taşkın olmasını ve alt kısmında kalan bölgelerde su arzının kesilmesini sağladı. Hükümet birlikleri geri çekilmeye ve kuşatmayı kaldırmaya zorlamak için Felluce şehri yakınlarındaki alanın su altında bırakılması, yaklaşık 40.000 insanın göç etmesine neden oldu. Tüm bunlar olurken ülkenin geri kalan kısmına olan su akışı ve hidroelektrik üretimi kesildi.

ABD'nin, Musul Barajı’nı el geçiren IŞİD sonrası Ezidileri perde önüne geçirerek aslında bir hidropolitik savaş vermesinin esas nedenleri arasında da bu barajın tüm bölge üzerinde etkili bir kaynak olması yer alıyor. Bu baraj eğer IŞİD elinde kalsaydı Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkeler de bu silahın yıkıcı sonuçlarından etkilenmiş olacaktı.

Enerji jeopolitiği olarak Kobani Savaşı

ABD gibi IŞİD'de petrol ve doğalgaza aç. Üstelik IŞİD için Akdeniz'e açılabilmek hayati önemde ve Kobani bu hedefle ilişkili olarak tam merkezde yer alıyor. Eğer IŞİD Kobani'yi düşürür ve zengin petrol kuyularının yer aldığı Serakaniye başta olmak üzere diğer kantonlara da sirayet ederse çok güçlü bir hale gelecek. Üstelik Akdeniz’e açılmanın vermiş olduğu jeopolitik avantajlarla ismindeki Şam'ın temsil ettiği Ürdün, Lübnan, Filistin gibi Doğu Akdeniz havzasına da etkili bir biçimde hakimiyet saldırıları yapabilecek.

Tüm bu nedenlerle Kobani ABD için de Esed içinde çok hayati. Buradaki petrol kaynaklarını kaybederse Suriye ekonomisi üzerinde hayati etkileri olacak. Bunun ötesinde İsrail'e doğru uzanan bir IŞİD birçok açıdan kâbus. Bu yüzden gün geçtikçe Kobani'ye dönük çağrılar sıklaşıyor. ABD Kobani'nin ne denli önemli ve stratejik bir yer olduğunu kavradığından beridir Kobani'nin düşmemesi için IŞİD'e saldırı üstüne saldırıda bulunuyor. Fransa Suriye muhalefeti üzerinden PYD'nin de silahlandırılmasını talep ediyor. Şu anda PYD Suriye'de IŞİD'e karşı verilecek mücadele de stratejik bir unsur haline gelmiş durumda.

Suriye'de zengin doğalgaz yataklarıyla Irak’taki zengin petrol yatakları ise savaşın bir başka cephesi. ABD için bu kaynaklar üzerinde denetim kurmak hayati önem taşıyor. Çünkü petrol doruğu denilen ve yeni petrol kaynaklarına ulaşılmadıkça ulaşılabilir petrol miktarındaki düşüşten kaynaklanan maliyetlerinin artması tehlikesine karşı bu bölge çok önemli. Özellikle Irak zengin petrol yataklarıyla ABD'nin vazgeçemeyeceği değerde bir stratejik öneme sahip. Suriye ise bir başka stratejik değer. Suriye, Ortadoğu petrollerini deniz yoluyla taşıyan birçok limana sahip ve topraklarında 1300 kilometre uzunluğunda petrol boru hattı barındırıyor.  Bir başka deyişle Suriye, Ortadoğu petrollerini Akdeniz’e ulaştıran önemli bir vana niteliğinde... Örneğin 55 yıldır kapalı olan ve Irak’ın Musul kentinden, İsrail’in Hayfa Limanı’na ulaşan petrol boru hattı da Suriye topraklarından geçiyor. Petrol ise, Suriye’nin toplam ihracatının yüzde 68’ini oluşturuyor. Enerji ve petrol uzmanlarına göre Suriye, yabancı ülkelerin petrol uğruna vekâleten savaş yürütecekleri kadar zengin yataklara sahip değil. Fakat halihazırda komşu ülkelerin petrol açısından zengin olması, Suriye'nin ise coğrafi olarak bunları uluslararası piyasalara ulaştıracak deniz kapılarına sahip olması bu ülkeyi önemli kılıyor.

Özerklik arayışları perspektifinden bakıldığında ise, Suriye’nin kuzey doğusundaki petrol yataklarının, o bölgede yaşayan Kürtlerin kendi yağıyla kavrulmasına yetecek zenginlikte olması, oradaki yapılanmaya siyasi güç kadar ekonomik bir güç de katıyor. Kürt gruplar ve İslamcı militanlar arasındaki mücadelenin en çok yoğunlaştığı yerlerden biri, Suriye’nin kuzeydoğusunda doğal kaynaklar açısından zengin, Rojava’nın da önemli bir kısmını kapsayan Rimelan bölgesi. Kuzeydoğudaki Cezire bölgesinde bulunan Rimelan’ın yanı sıra yine Kürt bölgesindeki Süveydiye de Suriye’nin petrol açısından en zengin bölgeleri. Yani bu bölge tam da bu nedenlerden IŞİD'in iştahını kabartırken, buranın düşmesi ABD açısından ciddi bir stratejik kayıp anlamına geliyor

Tüm bu etkenler düşünüldüğünde ABD'nin Irak ve Suriye'de IŞİD'le olan savaşının arka planında yatan nedenleri anlayabiliriz. Tabi bunun yanında Irak ve Suriye zengin su potansiyeliyle enerji şirketlerinin olduğu kadar IŞİD'in de ilgisini çekiyor. Bu da savaşın bir başka unsurunun su olduğu gerçeğini ortaya koyuyor.

Suyun jeopolitik önemi PKK ile Türkiye arasındaki çatışmaların bile arka planında yer alan önemli bir etken. Yapılan uzak erimli analizler bölgede başlayan iklim değişimi nedeniyle bu bölgedeki en önemli iki nehir olan Fırat ve Dicle'nin Ortadoğu bölgesindeki en önemli hidrolojik çatışma potansiyeli olmasına neden oluyor.

Türkiye'nin bu iki nehir üzerine kurduğu barajlar, komşuları kadar Kürt siyasi hareketinin Kürdistan olarak adlandırdığı bu bölgedeki tüm kaynaklar üzerinde de bir hak ve kontrol savaşını kışkırtıyor.

Kısacası sınırlarımızın dibinde yaşanan savaşın kıvılcımlarının bize de düşerek bizim yaşadığımız topraklarda da acı, kan ve gözyaşıyla neticelenecek yangınları tetiklemesi içten bile değil. Enerji-politik açıdan lanetli bir coğrafyada yaşıyor olmak bizi de huzursuz yaşama yöneltiyor ve bu durum güç savaşlarını tetikliyor.

Biz ekolojistlere düşen ise bu güç savaşları arasında ekolojik zenginliklerin insan ve canlı topluluklarının müşterek yani ortak kullanımına açılmasına dayanan ekolojik adalet mücadelesinin sözcülüğünü yapmak olmalı. Tabi bunu yaparken de şiddeti kabul edilemez bir mücadele biçim olarak kabul ettiğimizi de ifade etmeliyiz.

Dilaver Demirağ

Önceki Yazı:7. Anarşist Antropoloji – İnuitler - Harold B. Barclay
Sonraki Yazı:Doğanın Değil İnsanlığın Krizi – Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...