Doğanın Değil İnsanlığın Krizi – Dilaver Demirağ

dilo1-kopyaSavaşların ardında sömürü, baskı, kıtlık, zulüm vb. nedenler olduğu gibi ekolojik nedenler de bulunur kimi zaman. Mesela Darfur’da yani Sudan’da patlayan savaşın aslında bir su yetersizliği sorunu olması gibi. Ya da Boko Harama denilen fanatik örgütlenme aslında Afrika'nın topraklarını çok uzak olmayan gelecekte yaşanacak tarımsal kıtlığı kendi karları için şimdiden ipotek altına alan batılı şirketlerin ürünü olması gibi. Hamas'ın direnişinin Gazze'nin tüm doğal kaynaklarına el koyma çabasındaki İsrail sömürgeciliğinden doğması gibi. Yani savaşlar isyanlar sanıldığı gibi bir kaç liderin politik hırslarının ürünü değildir.

Musluğumuzu açıp akıttığımızda akan sıvının yani suyun nereden nasıl geldiği üzerine pek kafa yorma gereksinmesi duymayız. Dert ettiğimiz tek şey, musluğumuz olan suyun kesintisiz akması ve toplumsal alışkanlıklarımızın sürmesini sağlayacak bir güvence içinde olmasıdır. Oysa musluğumuzdan akan bu suyun milyarlarca yıla dayanan bir serüveni vardır. Bu bakımdan suyun yeryüzündeki konukluğunun eski olmasının yanında hayatımızdaki değeri biraz da milyarlarca yıldır bu gezegene hayat vermesindendir. O yüzden onun kıtlığı başka hiçbir şeyle kıyaslanamaz.

Bu yıl yeterli düzeyde kış yağışı alamayan Türkiye uzun bir aradan sonra kuraklıkla yeniden tanıştı. Medya konuyu küresel ısınmaya bağlayarak su yönetimi adına büyük bir beceriksizlik sergileyenlere can simidi attıysa da iklimbilimciler bu hamleye destek vermediler. Her konuda olduğu gibi medyadan yansıyan tek şey sansasyon oldu. Çevreye değil, Erdoğan'ın cebinin dolmasına bakan, baraj sevdası her şeyden fazla olan, suyu idari anlamda yönetmek bir yana yalan makinesi gibi çalışan Su İşleri Bakanı -ama sadece bakanı- çözümü daha çok baraj, havzalar arasında su transferi gibi akla ziyan yollarla idare etme çabasında. Hâlbuki erişebildiğimiz suyu kullanılamaz kılan şirketlere engel olunsa, ormanlarımız Başbakanların cebi dolsun diye ranta peşkeş çekilmese, suyun ekolojik bütünlüğüne müdahale edilmese, uygarlık denilen belanın doğayı betonlaştırmasına izin verilmese yani kalkınma manyaklığıyla doğanın düzeni bozulmasa biz bu sorunu kolaylıkla halledebilirdik.

Gerçek şu ki; su krizi, iklim krizi, küresel ekolojik problemler, çevreci denilen aptallar sürüsünün kendi dalını kesmesine neden olan katastrofik yani felaketçi söylemlerine kurban edilemeyecek kadar köklü; uygarlık, zihniyet, ahlaki kriz, ekonomik sistem gibi çok kapsamlı sorunları içine alan bir mesele.

Nasıl iklim krizini hibrit otomobil, işe yürüyerek gidip gelme, ampulleri değiştirme vb. salt bireysel tedbirlerle aşmak olanaklı değilse, su krizini de bireysel tasarruf tedbirleriyle çözümlemek olanaklı değil. Bu elbette suyu har vurup harman savuralım, bireysel düzeyde kendi üzerimize düşeni bütünüyle boş verelim demek değil.

Tam tersine kendi sorumluluklarımızı hiçe saymak hakkına sahip değiliz. Ahlâki sorumluluk gereği suyu dikkatli ve özenli kullanmak durumundayız. Ancak bunları yaparak sorunun çözüleceği gibi bir yanılgıya kapılmakla, bu tür şeyleri kişisel sorumluluk adına yapmak arasında ciddi bir fark var. Sorun eğer tek tek bireysel sorumluluklarımızı da içine alan -ama ondan daha fazlası olarak siyasi-ekonomik- sistemden kaynaklanıyor ise o zaman asıl dikkatimizi ve yargılayıcı parmağımızı buna yöneltmek durumundayız.

Suyu kanalizasyona çeviren işadamlarının hiç mi suçu yok?

Bir işadamı sırf daha çok kazanabilmek adına nehirlerimizi, akarsularımızı kirletiyorsa, tarım yapan köylüler suyu sömürürcesine kullanarak, toprağın ihtiyaç duyduğundan fazlasını kullanıyorsa burada sorumluluk halkası biraz daha genişler. Ama bir bütün olarak kapitalizm bizi yoldan çıkmaya, sorumluluk duygusuna kapılmadan haz almayı öne çıkartıp tüketmeye teşvik ediyorsa, o zaman Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki gibi, “Hırsızın hiç mi kabahati yok,” dercesine sistemin bu krizdeki payına bakmak gerekir.

Hiç şüphesiz sistemden söz ettiğimizde çok çok uzak zamanlara dek giden bir süreçten de söz ediyoruz demektir. Sistem olgusunun kökleri tarım devrimine ve hatta kentleşmeyle devam eden uygarlık sürecine dek geriye gitmektedir. Uygarlık denen olgu, insana doğayı ve diğer insanları kontrol etme yetisi bahşederek tahakküm dediğimiz egemenlik modelini üretmekte ve bugün yaşadığımız su krizini de içine alan bir bütün olarak ekolojik krizi başlatmaktadır.  Modern sanayi uygarlığı ise bu uzun süreçte en son ve en büyük halkadır.

Uygarlık doğaya saplanan hançer

Kökleri 35.000 yıl öncesine dek uzanan doğayı kendi gereksinimlerimize uyarlama anlayışı, diğer sorunlarda olduğu gibi küresel su krizinde de süreci tetikleyen en önemli neden. Yani tıpkı küresel iklim krizi, yoksulluk, açlık, suç patlaması vb. diğer küresel krizler gibi sorunun kökleri uygarlık denilen ve temelinde ilerleme, büyüme ve yayılma olan emperyal zihniyette yatıyor. Küresel kapitalizm bu emperyal sömürgeci zihin yapısının kültürel, sosyal ve ekonomik örgütlenme modelinin yüzyılımızda uç vermiş bir biçimi. Kaldı ki kapitalizmin kökleri de Antik uygarlıklarda yatıyor. Tarihin ilk “kapitalist” uygarlıkları olan Yunanlılar ve Fenike modern kapitalizmden çok önce “küreselleşmeyi” hedefleyen, dünyayı ekonomi aracılığıyla fethetmeyi amaçlayan uygarlıklardı.

Bugünkü dev şirketlerin, sömürgecilerin ataları olan bu açgözlü proto-kapitalistler o günkü dünyada uzanabildikleri her yeri yağmalamaya çalıştılar. O günlerde de lüks tüketim, ticaret, tahakkümünün ekonomisini ayakta tutan can damarlarıydı. Aradaki tek fark o gün bu açgözlü kapitalistleri bir ölçüde kontrol altında tutabilen din, bugün modern kapitalizmi frenleyebilme imkân ve yetisinden yoksun kalmış durumda. Hatta dinler de çoktan kapitalizmle bütünleşmiş haldeler. Çin Konfüçyen Kapitalizm, Japonya Şintoist Kapitalizm, Batı Prostestan Kapitalizm, Hindistan Hindu Kapitalizm, Türkiye ise AKP sayesinde İslami kapitalizm olarak dünya sahnesinde yerini aldı. Din bu yüzden hem halkın afyonu, hem de ezilenlerin iç çekişi, kalpsiz dünyanın kalbi olarak iki yanı keskin bir bıçak. Tahakkümün payandası olduğu kadar özgürlüğün de kalkış noktası. Dahası günümüzde ne Yeni Roma’yı frenleyecek “barbar”lar var, ne de Fenike’yi dağıtacak Asurlular. Kapitalizm bütünüyle rakipsiz kalmanın avantajı ve heyecanıyla yeryüzündeki her şeyi alıp satıp yağmalıyor. Ataları olan Yunan, Roma ve Fenike’nin önünde böylesine uçsuz bucaksız bir dünya uzanmıyordu. Ama buna rağmen yeryüzündeki canlılığı yağmaladılar. Ve kendi açgözlülükleri, frenlenemez iştahları kendi sonlarını getirdi.

Yaşadığımız küresel su krizi bize su kıtlığı gibi yansısa, yansıtılsa da aslında ortadaki sorunun adı “adalet”. Çünkü bir yanda sadece finansal değil, su gibi doğal kaynaklar açısından da zengin olan ülkeler, diğer her şeyde olduğu gibi kendi zenginliklerini paylaşmayıp, yeryüzünün ortak malı olan suyu da “diğerlerine” parayla satma çabasında. Yani her kuruşlarına kadar sömürü peşindeler. Dahası yeryüzündeki suyun büyük bölümü nüfus olarak az olan sanayileşmiş, kapitalist kuzey ülkelerince kullanılıyor. Güney denilen yoksul ya da gelişme mücadelesi veren ülkeler de bu eşitsiz gelişme çemberi içinde modelin başarısına imrenip bu modeli ithal edip sorunların daha da büyümesine neden oluyor. Batılılaşma yeryüzünün sonunu getirmek açısından en büyük tehlike. Ancak küresel kapitalizm nezdinde yoksullar çoktan çöplüğe dönüşmüş atık konumunda. Modern batının vicdanı onlara karşı en küçük bir sorumluk duymuyor. Çünkü şirket egemenliğindeki batı dünyası, kendi modelleri olan şirket gibi düşünüyor. “Ben kazancıma bakarım gerisi de beni hiç ilgilendirmez."

Adalet isyanın diğer adıdır

Her yıl önlenebilir hastalıklar-ki bu hastalıkların çoğu su kaynaklı bulaşıcı kolera, tifo, tifüs vb. hastalıklar- nedeniyle birçok insan ölüyorsa, her yıl birçok çocuk üç yaşına varamadan hayatını kaybediyorsa, batılı ülkeler sulu şakalar yaparak, “çılgınlar gibi eğlenirken”, yoksul ülkelerin hayat beklentileri giderek düşüyorsa adalet isyan çığlığına dönüşür. Ve o zaman birileri, “yeryüzü lanetlilerinin sesi olarak” Seattle’da olduğu gibi küresel bir ayaklanmanın denemesi olur. Aslında kapitalizmin, gökyüzüne bir mızrak ucu gibi uzanan gökdelenler gibi yıkıldığını, enkazını kaldıracak bir mezar soyguncusu bile bulamayacak hale düşmesini çok arzu ederdim. Örneğin milyar dolarlık servetlere sahip zenginlerin bir yoksul Afrikalı gibi aç bir halde ve karnı şişmiş bir durumda öldüğünü düşünün, ne büyük bir skandal olurdu değil mi?

O zaman belki milyonlarca çocuk batılı ülkelerin sadece dondurma ya da maden suyuna ödediği parayla ölmeyip yaşayabilir. Batılı silah şirketlerinin cirosuyla açlığın ve yoksulluğun kökü bir daha gelmeyecek biçimde kazınabilir. Ama bunu yapamıyorlar, yapmak için en küçük bir arzu bile duymuyorlar.

Hal böyle olduğu halde medya denen yalan aygıtı, su krizinin bizlerin sifonlarını küçültmesi ya da dişimizi fırçalarken musluktaki suyun boşa akması gibi krizin görece daha az görünen yönlerine dikkat çekiyor. Oysa ortada suyu kullanmayıp, sömüren diğer kaynaklara olduğu gibi suya da saldıran bir uygarlık var. Hiç şüphesiz bireysel düzeyde tüketim alışkanlıklarımızla suyu sömüren, sömürgeci düzenin suç ortakları konumundayız. Bir anlamda musluğumuzdan akan her bir damla suyun kişisel düzeyde üzerimizde bir hakkı var. Su samurlarının, balıkların, planktonların hâsılı kelam suda yaşayan bil cümle mahlûkatın, biz günde iki üç kez duş jelleri eşliğinde duş alırken gereksinimi olan bir yoksul Afrikalı, Asyalı birinin kilometrelerce uzaktan su getirmesi nedeniyle üzerimizde hakkı var. Çocuklarımız su parklarında ya da havuzlarda suyun zevkini çıkarırken, yoksul ülkelerdeki çocukların su kaynaklı hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmesi de bizleri sorumlu kılıyor. İşte tam da bu yanıyla su krizi aynı zamanda bir ahlak krizidir de.

Kendi kalelerine çekilerek vur patlasın, çal oynasın bir hayat sürdüren batılı ülke halkları, kibirli kentliler, kendileri suyu bol miktarda kullanıp lavabo ya da küvetten aşağıya salarak atık suya dönüştürürken, bir başka yerde birileri günde on litre suyla her tür gereksinimini karşılamak durumundaysa, doğru düzgün bir içme suyu şebekesine, bir kanalizasyon şebekesine sahip değillerse, bu dünyada “terör” diye adlandırılan şiddet olgusu son bulmaz.

Savaşların ardında sömürü, baskı, kıtlık, zulüm vb. nedenler olduğu gibi ekolojik nedenler de bulunur kimi zaman. Mesela Darfur’da yani Sudan’da patlayan savaşın aslında bir su yetersizliği sorunu olması gibi. Ya da Boko Harama denilen fanatik örgütlenmenin aslında Afrika'nın topraklarını çok uzak olmayan gelecekte yaşanacak tarımsal kıtlık nedeniyle kendi kârları için şimdiden ipotek altına alan batılı şirketlerin ürünü olması gibi. Hamas'ın direnişinin Gazze'nin tüm doğal kaynaklarına el koyma çabasındaki İsrail sömürgeciliğinden doğması gibi. Yani savaşlar, isyanlar sanıldığı gibi bir kaç liderin politik hırslarının ürünü değildir.

Savaş önümüzdeki yıllarda daha yıkıcı ve daha kan dökücü hale gelecek. Nedeni ise iklim, su, toprak vb. nedenlerin zorlaması olacak. Su, savaşların ön cephesinde olan bir neden olmaya namzet. İnsanlar petrolsüz kalabilirler, bu elbette zorlu bir dönüşümü gerekli kılacaktır ama susuz kalamazlar. Bunları iyi bilen batılı şirketler ise buna şimdiden hazırlık yapıyor. Bir yandan zengin su kaynaklarının olduğu bölgelere el koymakta, diğer yandan da özel ordular vasıtasıyla isyanları kontrol atına alma telaşındalar.

Demokrasiler ise her geçen gün daha fazla polis devletine, totaliter siyasi düzenlere dönüşmekte. ABD ve AB'de her geçen gün daha çok ortaya çıkan polisiye tedbirler, baskıcı düzenlemeler aslında ekolojik sorunların ön cephede yer alacağı -ki en başta su ve toprak olacak bu cephede- isyanları bastırmaya dönük.

Gözüken o ki Üçüncü Dünya Savaşı düzenli ordular vasıtasıyla devletlerin birbiriyle savaştığı bir çatışma değil. Her şeye fazlasıyla sahip olan ve sahip olduklarını paylaşmayan mülkiyetçi mantığın önderleriyle pek azına sahip, üstelik bu bile kendisine çok görülen, topraklarındaki tüm kaynaklara da el koyulanların bir ayaklanmasıdır. Hiç kuşkusuz öfkeye, hınca dayanan bir şiddetten merhametli olması beklenemez. Çünkü bu savaş yoksulların birikmiş öfkesinin patlaması. Elbette bu nedenle insanların ölmesini onaylıyor değilim. Ama adalet her zaman kendini batının alışıldık siyasi prosedürleri içinde ifade edemeyebilir. Dahası siyasetin bitimsiz labirentlerinde birilerinin derdine çare bulunmuyorsa, siyaset bir oyalama biçimine dönüşüyorsa o zaman adalet kendini vahşi ve yabansı bir dille ifade etmek durumunda kalabilir. Gönül isterdi ki 11 Eylül’de gökdelenlerin altında ölen insanlar, kör bir intikamın değil de ihmal edilmiş birilerinin adalet talebinin simgesi olsunlar ve onların ölümü daha iyi bir dünyanın doğuşu olsun. Ama olmadı petrol ve silah şirketleri bu zavallı insanların ölümünü bile kendi kirli kârlarına payanda yaptılar.

 Dilaver Demirağ

Önceki Yazı:Ortadoğu, Kürtler ve Ekopolitik - Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:8. Anarşinin Antropolojisi – Güney Afrika’nın Sanları – Harold B. Barclay
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...