Adını Doğru Koymak: İnsan Merkezcilik – Dilaver Demirağ

İtaatsiz’de Murray Boockhin’in perspektifini de içine alacak biçimde eko faşizm başlığı altında yayınlanan çeviride (Alman Aşırı Sağında Faşizmin Modernizasyonu Ve ‘Ekoloji’ – Janet Biehl) aslında doğa ile olan ilişkimizi Nazi bakışı ile ele alan anlayışları ele alan;  M. Bookchin’in ekolojik mondernist bakışıyla çamur atarak derin ekolojiye (özellikle R. Bahro’ya) haksız eleştiriler yapıldı. O yazıya bambaşka bir bakış açısı ile hak ettiği yanıtı verecek bir yazıyı ayrıca kaleme alacağım. Ancak ondan önce derin ekoloji konusunda derli toplu bir bilgi vermeyi amaçladığım bu yazıyı yayınlamak istedim.

Dilaver Demirağ

Ekoloji hareketi doğaya eziyet eden bu uygarlığın bunun temelinde, kökünde “insan merkezcilik” diye adlandırdığımız yaklaşım şeklinin olduğunu söyler. Ekolojik-yeşil harekete ilişkin yapacağınız literatür taramasında bu kavram hep karşımıza çıkacaktır. Peki insan merkezcilik ne demektir ve ekolojik açıdan önemi nerededir? İnsan merkezcilik varlık sıralamasında insanı en üste koymak ve diğerlerini hiyerarşik bir sıralamayla ona göre daha az değerli görmektir.

Bunu bazı örneklerle daha iyi anlayabiliriz. Örneğin, savaşlarda birçok insan ölür ama ölenler sadece insanlar değildir. Savaşlarda birçok canlı türü de yok olur. Buna rağmen savaşla ilişkili ahlâki eleştiriler yapılırken ana eleştiri unsuru, savaşta insanların ölmesi, birbirlerinin hayatına son vermesindeki gayri ahlakiliktir. Bunun nedeni, insanların kendilerini diğer canlılardan daha çok önemsemesi ve onlardan üstün görmesidir. Bir başka örnek de dile ilişkin verilebilir. Bir yerde mesela deprem olduğunda yahut sel baskınında hayatını kaybedenlerden söz ederken insanlar için “hayatını kaybetti”, “öldü” gibi ifadeler kullanılırken, ölen hayvanlar için “telef oldu” ifadesi kullanılır. Bu insan hayatının hayvan hayatından daha değerli görülmesinden ileri gelir.

İnsan merkezciliğin felsefi karşılığı ise Kartezyen özne anlayışıdır. Kartezyen özne kavramının içerdiği özne ve nesne kavramlaştırmasında belirleyici, etken olan taraf öznedir. Bunun ekolojik tercümesi ise insan-doğa ilişkisinde belirleyici olanın insan olması ve kendi çevresini belirlemesi, diğerlerini kendi ihtiyaçlarının nesnesi kılmasıdır. Ekolojizmden beslenen post-modern düşünürlerden daha önceleri ekolojistler insanı kozmosun merkezine yerleştiren hümanist düşünceyi aşmayı ve varlıklar âleminde hiyerarşi öngören bu anlayışın dışına çıkmayı savunuyordu. Hatta insan merkezcilik ve hümanizm kavramlarına dair hayli olumsuz düşüncelere sahip derin ekolojistler, ekolojik düşüncenin hümanizm sonrası (post-humanist) bir anlayış geliştirmesini savunur. Daha ötesi, ekolojik yeşil hareket içindeki bazı akımlar, özne kavramı ve onu şekillendiren insan merkezci hümanizm anlayışında öncülü olduğu post-modernistler gibi bir hükmetme arzusu görür. İnsan merkezciliğe en çok saldıran hatta daha ileri giderek işi insanı sevmezlik noktasına vardıran temel ekolojik felsefi hareket “Derin Ekoloji Hareketi” içindeki bazı unsurlar olmuştur. En ılımlısından, en aşırısına varana dek tüm derin ekolojistlerin temel savunusu ise insan ile diğerlerini eş tutmak, insanı da varlıklar için de bir varlık olarak görmektir. Bu ekoloji biliminin öncülü, hatta temel dayanağı olan Darvinist evrim kavramının hâlihazırda geçerli imgesine de ters düşen bir anlayıştır. Çünkü son tahlilde Darvinci görüş, “hiyerarşik bir anlayışla insanın doğanın en gelişmiş varlığı olduğu” tezine dayanır.

Derin Ekoloji bu anlayışı temelden reddederek, ekolojik sorunların kökenlerinin modern düşüncede olduğunu belirtir ve moderniteyi sorgulayarak, onu terkeden bir anlayış geliştirilmedikçe uygarlığın doğa üzerindeki tahakkümüne son verilemeyeceği fikrine yaslanır. Derin Ekoloji’nin “çevre kirliliği” denilen olguya yol açan sorunlarla uğraşan çevrecilikten farklı olarak modern uygarlığı ele alan, onu aşmayı hedefleyen bir zihniyet öngördüğünü söyleyenler, ondaki radikal boyutuna dikkat çeker. Derin ekolojinin gelişmiş ülkelerde mesajının bazı toplumsal katmanlarda karşılık bulduğu söylenebilir. Bizde de bazı hayvan hakları savunucuları bu akımdan hayli hoşnutluk duydu.  Bu doğaldı, çünkü derin ekoloji insanın üstünlüğü tezini reddediyor ve onu diğerleriyle eş düzeyde tutuyordu.

Derin Ekoloji: Unutulmuş Olanı Hatırlama

Derin ekoloji hareketi, ekolojik-yeşil hareket içinde felsefi bakımdan en radikal olanı olduğu gibi, en saf haliyle ekolojizmi de temsil eder. Derin ekolojiyi diğerlerinden daha radikal kılan yanı ise modern uygarlıkla dayandığı en temel argümanlar düzeyinde hesaplaşması ve en temel noktadan hareket etmiş olmasıdır. Bu akımın savunucuları, bütün muhalif hareketlerin onca muhalif, sistem karşıtı duruşlarına karşın son tahlilde hümanizm bağlamı içinde kaldığını belirterek onları yeterince radikal ve muhalif bulmaz. Onlar bu bağlamdan çıkıp insanın üstünlüğü efsanesine saldırmıştır. Ta eski Yunanistan’dan beri devam edegelen “insanın her şeyin ölçüsü olduğu” teziyle yüzleşen ve doğadaki başka varlıklardan herhangi biri olduğu, ona üstünlük vehmini veren aklının bir üstünlük olmak şöyle dursun, kendi yıkımına yol açan bir saatli bomba olduğunu söyleyebilmeyi, sadece onlar göze alabildi. Çevrecilik insan merkezci bakışla doğaya zarar vermenin, son tahlilde kendimize zarar vermek olduğunu söyleyerek, ekolojik yıkımdan bile önce insanlığı kurtarmayı öne çeken bir anlayış gütmüştür. Derin ekolojinin fikir babası Arne Naess’ten hareketle sığ ekoloji olarak çevrecilikle, saf ekolojizm olarak derin ekoloji arasındaki en temel farklılık, doğanın insan için değil, “kendisi için, kendi başına bir değer taşıdığı”, tezidir.

Derin ekolojistler nezdinde doğa, doğa olması nedeniyle değerlidir. Yani, adeta nedensiz ve hesapsız bir karşılıksız aşk ilişkisi ile bağlanmaktır Derin Ekoloji. Arne Naess, derin ekolojiyi, insan yaşamının egoistçe bir tutumla kendini gerçekleştirmek adına doğaya verdiği zararın önüne geçmeye çalışan, doğa yönelimli bir arzu olarak tanımlar.[1] Derin ekoloji hareketi, insan merkezcilik anlayışının karşısına etik bir anlayış ile doğa merkezcilik tezini koyar. Yani, insanı varlık âleminin merkezine koymak yerine, doğayı merkeze koymaktır derin ekoloji. Harekete adını veren kavramsallaştırmayı ise yine Arne Naess’in deyimi ile tinsel”, yani manevi bir derinlik olarak tanımlayabiliriz. Ona göre çevrecilik ile ekolojizm arasındaki fark, manevidir. Derin ekoloji, ekoloji biliminden daha öteye uzanan bir bilme biçimi önermektedir. Naess’in “ekozofi” diye tanımladığı ekolojik bilgelik, mistik bir deyimle doğrudan bilmeyi öngörür. Bu bilme, bilimsel yahut felsefi bilmeden farklı olarak sezgiler yoluyla keşfedilen doğa ile insan arasındaki ahengi hisseden doğrudan tecrübe eden bir bilme biçimidir.

Derin ekolojinin derinliği, buradan gelmektedir. Kendimizi doğaya karşı açmak, onun üzerimizdeki etkisini hissederek, denetimi altında yaşamayı kabullenmek ve kendimize etik bir değer olarak yeryüzünü temel almayı öğrenmek, derin ekolojinin temel düsturlarıdır. Doğanın yaşam ağı ile birbirine sarmalandığına ve her canlının bu ağda bir düğüm noktası teşkil ettiğini düşünmektedir. İnsan da bu büyük ve “kozmik ağın” bir “iplikçiği”, bir “düğümü”dür.

Doğayla daha derinlikli ve etik düzlemde ilişki kurmak temelinde oluşan derin ekoloji, sekiz maddelik bir ilkeler bütünü oluşturmuştur. Bu sekiz ilke şöyledir:

  1. Yeryüzündeki hem insanların hem olmayanların kültürlerinin, yaşamlarının - ki yaşam kavramı ırmakları, doğal yaşam havzalarını, vahşi doğayı ve dağ taş gibi cansız nesneleri de içine alır-iyi durumda olması ve serpilip gelişmesi kendi başına (yani, özsel olarak) değerlidir. Bu değerler, insanla insan olmayan dünyanın, insanların amaçları bakımından yararlı olup olmaması ile ilişkili olmayacak biçimde, ondan bağımsızdır.
  2. Yaşam formlarının zenginliği ve çeşitliliği, bu değerlerin gerçekleşmesine katkıda bulunur ve kendi başlarına da birer değerdir. “Basit”, “aşağı”, “ilkel” denilen bitki ve hayvan türleri daha üstün yaşam biçimine katkıda bulunduğu için değil, kendi başlarına değerdir.
  3. Hayati ihtiyaçlarını karşılama dışında insanların bu zenginliği ve çeşitliliği azaltmaya hiçbir hakları yoktur.
  4. İnsan yaşam ve kültürünün gelişmesi, insan nüfusunun özlü bir biçimde azalmasıyla bağdaşır türdendir. İnsan dışı yaşamın gelişmesi içinse bu bir zorunluluk değildir.
  5. İnsan dışı dünya üzerindeki insan müdahalesi hâlihazırda aşırı ölçüdedir ve doğanın durumu hızla bozulmaktadır.
  6. Dolayısıyla değişim, “siyasi yönelimlerimizi, ekonomik, teknolojik ve ideolojik yapılar düzleminde köklü bir biçimde değiştirmek” demektir. Böyle bir işlemin getireceği sonuç; şimdiki durumdan derinlemesine farklı olacaktır.
  7. İdeolojik değişiklik durmaksızın daha yüksek bir yaşam düzeyini hedeflemek yerine, öncelikle yaşamın niteliğini değerli kılma, bireysel değerler taşıyan konumlanışlarda yer alma olgusundan ibarettir. Büyük ve yüce arasındaki farklılığa ilişkin derin bir bilincin oluşması gerekir.
  8. İfade edilen hususlara katılanlar, zorunlu değişiklikler için çalışmaya doğrudan ya da dolaylı olarak yükümlüdür.[2]

Görüldüğü gibi derin ekoloji, kapsamlı bir değişimin - ki bu medeniyet değişimidir - peşinde koşmaktadır. Sosyalist, anarşist yahut liberal olsun modern kaynaklı devrimci toplumsal hareketler, çoklukla modern iktisadi-siyasi düzeni kapsamlı bir değişime tabi tutmaya öncelik vermiştir. Oysa derin ekoloji topyekûn bir değişimi öngörmekte ve işe öncelikle düşünme kalıplarımızı, zihniyet yapımızı değiştirmekle başlamamızı önermektedir. Öyle ki bu Yahudi-Hıristiyan zihniyet biçiminden (insan merkezci olduğu için) ve Greko-Romen medeniyet tarzından radikal bir kopuşu öngörmektedir. Çünkü son tahlilde modernliğin kökleri, eski çağlara uzanan tarihte gizlidir. İnsanı varlıklar âleminin en tepesine koymak, varlığı parçacıl bir eksende ele alıp, ikilikler düzleminde düşünmek, eski Yunan’da başlamış, Yahudi-Hıristiyan uygarlıkla doruk noktasına ulaşmış, modern medeniyette ise rasyonalizm olarak devam etmiştir.

Derin ekoloji bu tarihi bir anlamda sıfırlayarak, başka bir zihniyet dünyasına geçilmesini tavsiye etmektedir. Greko-Romen uygarlıktan kalan akılcılık ve Yahudi-Hıristiyan medeniyetten günümüze ulaşan insan merkezcilik, modern uygarlığın yüklendiği mirası oluşturuyor.

Bu bağlamda derin ekolojinin modern medeniyetten kopuş noktalarını anlamak babında “derin ekoloji perspektifi tezi”nde doğanın nasıl görüldüğüne, doğaya dair nasıl bir perspektif oluşturduğuna göz atmak gerek.

Söz konusu perspektif birçok noktada genel olarak ekoloji hareketinin bütününün (sol ekoloji yorumları hariç) paylaştığı boyutlar içermektedir. Ağ benzetmesi bütün ekoloji gruplarının ortak paydası olmakla birlikte, derin ekolojinin Gaia hipotezi, sol ekoloji gruplarının ve bazı yeşillerin tümüyle kabullenmediği bir hipotezdir. Şimdi bu perspektiften gerek derin ekoloji hareketinin gerekse diğer ekolojik grupların doğayı nasıl gördüğüne bakalım.

Yaşam ağı olarak doğa

Yaşam ağı benzetmesi için derin ekoloji düşüncesinin ılımlı isimlerinden Fritjof Capra, Gregory Bateson adlı psikologa atfen “Zihin ve maddenin yeni bir sentezi” ifadesini kullanır. Zihin ve maddenin sentezi ifadesi öznenin sadece insana atfedilen bir kavramlaştırma olmasıyla yakından ilişkilidir. Derin ekoloji perspektifi açısından zihin ve madde arasında bir sentezin varlığının kabul edilmesi halinde, zihinsellik sadece insana ait kavram olmaktan çıkar, tüm doğaya içkin bir şey haline gelirdi. Bu gerek Spinoza’da, gerek Amerikan yerlileri ve Doğu metafiziğinde hayat bulan panteizmin güncel bir kalıp ile yeniden hayat bulmasıdır.

Derin ekolojinin, hatta bütün ekolojik düşüncenin bütüncül olarak adlandırılmasının nedeni, doğadaki olgu ile süreçleri birbirinden yalıtılmış ve indirgemeci bir yöntemle ele alan analitik düşünceden farklı olarak doğadaki her öğenin karşılıklı bağımlılık ilişkisi ile sistemsel bir bütün oluşturduğunun düşünülmesidir.

Capra’nın “sistemler görüşü” adı altında modelleştirdiği yeni doğa vizyonunun en can alıcı noktasını ağ benzetmesi oluşturuyor. Kartezyen doğa anlayışındaki birbirinden yalıtılmış öğelerle şekillenmiş indirgemeci doğa vizyonu yüzyılımızın karmaşık meselelerini çözebilme yetisinden yoksun olduğu gibi, doğanın karmaşık yapılanmasını da anlayabilmekten uzak kalmıştı. Söz konusu düşünürün ağ metaforunun kaynağında sibernetik ve Geoffrey Chew adlı bir fizikçinin’nin “S matrix” adını taşıyan görüşleri yatar.

Sibernetikin oluşturduğu sistemler teorisi, temel olarak bütünün parçalarının toplamı olmadığını ve bütünü anlayabilmek için bizzatihi kendisine bakılması gerektiğini söyler. Bütünü anlamanın yolu, onu oluşturan parçaların birbirleriyle ve bütünle kurduğu ilişkilerden yola çıkılarak anlaşılabilir.[3]

Diğer görüş olan S-matriks yahut boastrap yaklaşımına göre de doğa maddenin temel yapı taşları olan bir takım temel birimlere indirgenerek kavranamaz. Onu anlamak için kendi içinde, kendi tutarlılığıyla kavramak gerekir. Doğa bu teoremle baktığınızda, karşılıklı olarak birbirine bağlanmak suretiyle birbirine örülmüş bir ilişkiler ağı olarak görülür. Boatstrap tezi sadece hiçbir temel parçacık fikrini değil, aynı zamanda temel kabul edilebilebilecek, hiçbir birimi, sabiteyi, yasaları ya da denklemleri kabullenmez. Her şey karşılıklı ilişkiler örüntüsüyle birbirine sarmallanmış bir ağ içerisinde ele alınmalıdır.[4]

Ludwig Boltzmann’ın düşüncelerini geliştiren bir diğer fizikçi olan David Bohm ise “azalmamış bozulmamış bütünlük anlayışı” ekseninde doğanın anlatılabileceğini düşünür. Ona göre doğadaki düzen sabit olmaktan çok, “birbirine sarılmış” ya da “üstüste katlanmıştır. Bu birbiri üzerine katlanmış yahut sarılmış örgü olarak ağ, bir holograma benzetilebilir. Hologram yahut onun ifadesi ile “halomovement” kendisinden yola çıkarak tüm maddi dünyanın anlaşılabileceği bir süreçler bütünü olarak dinamik bir formdur.[5]

Bu anlayış, doğası gereği bilinç kavramını devreye sokar. Bohm zihin ve maddeyi iki ayrı gerçeklik alanı olarak değil, birbiri ile irtibatlı, bağlaşık bir örüntü olarak ele alır. İkisi birbiriyle içiçe geçerek bir ağımsı yapı oluşturur ya da birbiri üzerine katlanır.[6] Açık ki bu modernist paradigmanın ve klasik maddeci-idealist bölümlenmesine dayalı Batı felsefesinin yıkımı anlamına gelir. Dahası, bu özne metafiziğinin de sonu anlamına gelmektedir.

Derin ekoloji bütün bu tezlerden beslenerek statik/durağan modernist doğa anlayışının yerine dinamik bir doğa anlayışına varır. Buna göre, dünyaya ilişki ve bütünleşme kavramları çerçevesinde baktığımızda her organizma, en küçüğünden en büyüğüne kadar bir bakteriden insana kadar aynı organik bütünlüğün farklı görünümleridir.  Aynı zamanda hepsi de aynı organik bütünün sarmalanmış unsurlarıdır.

Ancak, asıl önemli olan bir örüntü olarak bütünün kendisidir, bütün ise bir sistemdir. Aynı zamanda sistemi de tek tek parçalarıyla değil, onu oluşturan ilişkiler ağı içinde kavrayabiliriz. Canlı bir organizmayı anlamamıza da yol açacak en temel unsurlardan birisi, kendi kendini düzenleme olgusudur. Canlı sistemlerin içyapısı, bir dış etken tarafından biçimlendirilmiş değildir. O kendi kendini kurmuş, kendi içyapısını kendi inşaa etmiş bir tür özerk varlıktır. Ancak, bu özerklik görelidir. İç yapılanmaları tamamıyla dış etkenlere bağlı olarak oluşmamıştır ama onlardan da bütünüyle yalıtılmış değildir. Kendi kendini düzenleme olgusunda en güzel örneklik, canlı sistemlerin kendilerini yenileyebilme ya da geliştirebilme kapasiteleriyle, sınırlarını genişleterek, değiştirerek kendilerini aşabilme yetileridir. Ancak bu nisbi özerkliğinin yanında canlı organizma içinde yaşadığı çevreyle dinamik bir alışveriş halindedir. Canlı organizmalar bu yönüyle açık sistemler olduğu için, sabit, değişmez bir denge durumunda kalmaktan kaçınır. [7]

Lakin diğer yandan canlı organizmalar, kararlı sistemlerdirler. Kararlılık dış koşullardaki değişimlere uyarlanarak, kendi içyapısını altüst edici değişimlerden korunabilmektir. Buna en uygun örnek, vücut ısısıdır. Vücut, dinamik bir yapıdır, dış ısı değişimlerine rağmen sürekli olarak kendi iç ısısını belli bir düzeyde korumaya çalışır. Aynı şekilde bir ekosistem de kendi içyapısını dış ortamdaki değişimlere karşın muhafaza eder. Bunu sağlayan şey ise uyarlanabilme, yani değişen koşullara kendini uydurarak ona uygun değişiklikleri yapabilmeleridir. Canlı organizmalar bu nedenle sürekli yahut belirli dönemlere göre kendilerini yenileyerek değişime ayak uydurur. Böylece dış ortamdaki değişmeler, canlı organizmanın kendi iç işleyişini bozmadan sürdürebilmesine olanak sağlar.

Böylece doğayı anlamakta kullanacağımız temel model, ortaya çıkmış oluyor. Bu “karşılıklı bağımlılık”  kavramıdır. Ağ modelinde en önemli unsur, her bir birimin bir başka gözenekle ilişkili ve bağlantılı, ona iliştirilmiş olmasıdır. Karşılıklı bağımlılığı belirleyen temel eksense, ilişkilerdir. Sistemi oluşturan ve onu anlamamızı sağlayacak olan temel veri de budur, yani ilişki.[8]

Böylece buradan derin ekoloji açısından “merkezcil” denilebilecek bir olguya, yani Gaia hipotezine varıyoruz. Gaia, yani “yeryüzü ana tezi”, tüm yeryüzünün zihinselliğe sahip bir süper organizma olduğu tespitine dayanır. Kavramın mucidi olan atmosfer kimyacısı James Lovelock, NASA’nın 1960’lardaki uzay programı için yaptığı çalışmalar esnasında bu tezini geliştirmiştir. Lavelock’un çalışmaları, yukarıda kısaca değindiğimiz sistem teorisinin atmosfer dünyasına uyarlamasıyla şekillenmiştir. Lavelock, Mars üzerine yaptığı çalışmalar sırasında dünyayla ile bu gezegenin atmosferi arasında karşılaştırmalar yapar. Buna göre, her iki gezegenin atmosferi temelden farklılık oluşturmaktadır. Mars’ta çok az oksijen, bol miktarda karbondioksit ve hiç metan bulunmazken, dünyanın atmosferinde tam tersine bol miktarda oksijen, çok az miktarda karbondioksit ve yeter miktarda metan bulunmaktadır. Bunun nedeni üzerine düşündüğünde Lavelock, şu sonuca varır: Mars’ın atmosferi statik bir denge durumundadır. Bunun nedeni ise atmosferde kimyasal tepkime olgusunun sona ermiş olmasıdır.

Buna karşın dünya atmosferi dinamik bir haldedir, bunu da sağlayan canlı hayat, özellikle de yeşil bitkilerdir. Yeşil bitkiler oksijenin kaynağı olduğu gibi, metanın da önemli kaynakları (diğerleri çiftlik hayvanlarının dışkıları) arasında yer alır. Bunun gibi yeryüzünün diğer fiziksel koşulları da canlı hayat sayesinde sabit kalmıştır. Kendi kendini düzenleme süreçleriyle tıpkı vücut ya da bir başka organizma gibi dış ortam koşullarına karşı kendini dengesini muhafaza etmiştir. Bütün bunların arka planında, canlıların geri beslemeye dayalı biyolojik döngülerinin yattığını bilmek, dahası geri besleme süreçlerinin, biyolojik döngülerinin kendinden düzenleme esasına dayanması, bunların bir tür zihinsellik içermesi, canlı hayatın kendinden değer taşıdığını savunan derin ekoloji savunucularının bir nevi teolojisi haline geldi.[9]

Böylece evrene gömülmüş içkin bilinçle, buna kendi benliğini içerten insan olgusu şeklinde ifade edilecek panteist bir ekoloji anlayışı ortaya çıktı. Derin ekoloji sayesinde burnu sürtülen özne hipotezi, kendini bir başka ekolde yeniden ama daha mütevazı bir biçimde ifade etme imkânına kavuşacaktır Anarşist olma iddiası taşıyan bir tür Marksizm olarak Bukçinizmin sosyal ekolojisi.

Dilaver Demirağ


[1] Arne Naess’ten aktaran Mary Mellor, “Sınırları Yıkmak, Feminist, Yeşil Bir Sosyalizme Doğru”, Çev Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul-1993 s.103

[2] Hasan Ünder, Çevre Felsefesi, Doruk Yayınları-Ankara-1996, s:196

[3] Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, Çev: Mustafa Armağan, İnsan Yayınlar-İstanbul-2014ı:304

[4] Capra,  age,s:100

[5] age,s: 103

[6] age: s:104

[7]  age, s:309

[8] age:319

[9] Gaia için bkz Fritjıof Capra, “Yaşamın Örgüsü, Zihnin ve Maddenin Yeni Bir Sentezi” s:104,2000 Çev:Beno Kuryel,Yapı ve Endüstri Merkezi, İstanbul,  ayrıca David Orel, “Gaia Teorisi: Yaşayan Dünya'nın Bilimi”,2007 Çev: Elif Erdoğan http//dergipan.org/gaiateorisi/html

Önceki Yazı:9. Anarşinin Antropolojisi – Pigmeler – Harold B. Barclay
Sonraki Yazı:Alman Aşırı Sağında Faşizmin Modernizasyonu Ve ‘Ekoloji’ - 3 - Janet Biehl
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...