Öznenin Emperyalizmi - Dilaver Demirağ

AKP Bu ülkedeki merkez sağ geleneğin son yıllarda ortaya çıkardığı en güçlü siyasi iktidar biçimine sahip bir siyasal parti. Gün geçtikçe devletle bütünleşme yaşayarak daha otoriter bir güç şehveti içinde hareket eden bir siyasal parti. Ancak tüm bunların hiç biri çok da yeni değil Yeni olan bugüne dek oluşan sağ birikimi verdiği olanak ve arkasındaki toplumsal destek ile AKP Türkiye’deki Kurulu düzeni yerinden ederek kendi müesses nizamını her geçen gün daha da emin adımlar ile gerçekleştirme sürecinde olması. Bunun nedeni ise AKP'nin Kurucu İktidar dediğimiz bir iktidar biçimi ile mevcut siyasi merkezi değiştirip yerine kendi merkezi inşaa etmekte oluşu. Tüm bunlardan dolayı elbette her otokratik iktidar gibi AKP iktidarına karşı da hem bir siyasal eleştiri dili inşaa etmek, hem de belki başka türlü bir siyasal direnişi örgütleyerek bu otoriteryan siyasal iktidarın gücünü kırmaya çalışmak hem anlaşılabilir hem de olması gereken bir şeydir. Gel gelelim bugün kurulu sol anlayışın büyükçe bir bölümü ve anarşist anlayışın içinde de solcu tahayyülden beslenenler AKP''den ne yeni sağ bir siyasi anlayışa sahip olduğu için, ne de devlete yerleşmesi nedeni ile nefret etmiyorlar. Onların AKP ile olan siyasi hesaplaşma çabalarının ardında bu siyasi partiye duyulan sınıfsal olumsuzluk duygusu ve onun sahip olduğu ideolojik art yöreye duyulan geleneksel orta sınıf anlayışı mevcut. Sol ve Solcu Anarşist çevrelerin AKP düşmanlığının temelinde bu siyasi oluşumların modernist oluşları yatıyor. Ve tam da bu nedenle ne toplumun belli bir bölümünü ikna edebiliyorlar, ne de HDP'ye yamanma dışında ciddi bir siyasi umut vaad edebilmekteler. Çünkü AKP'yi hâlâ o modernist anlayış içinde anlamlandırıp o bu çerçevenin dışında diye ondan nefret etmekteler. Hatta öyle ki zaman zaman Avrupa’daki neo-naziler gibi müthiş derecede İslam nefreti gösteren bir İslamofobik ırkçılık biçimini gösterebilmekteler.

Bunun hem ekonomik anlamda sınıfsal nedenleri var, hem Türkiye’nin modernleşme sürecinden doğan özgüllüğünün içerdiği sosyal sermaye, kültürel sermaye eksenli nedenleri. Tam da bu nedenle yani Yüksek Modernleşmeye ve Modernleştirmeci devlete duyulan aşk nedeni ile Türkiye Sol’unun büyükçe bir bölümü içten içe faşistine âşık olan kadın gibi devletle yani Kemalizm’le marazi bir aşk yaşıyor. Darbeler en çok solu ezmesine, solun bir yanı ile yıllardır bu ülkede daha iyi bir temsili demokrasinin olması için mücadele vermiş olmalarına karşılık, şu an yapılan reformların çoğunun her iki tarafın da ezeli düşmanı AKP tarafından yapılıyor olması nedeni ile zımni bir “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı ile sol bu süreçte AKP karşıtı bir mevzilenme içinde yer alabiliyor. Sol’un ana damarının AKP’ye dönük nefrete varan bir biçimde düşman bellemesinin nedeni sunulduğu gibi sol nedenlere dayanmıyor. Sol’un büyük bölümünün AKP düşmanlığının nedeni bu partinin sermaye sınıfının çıkarlarını maksimize eden, işçi sınıfını ise ezen bir konumda olması da değil. Bunların yanında AKP’nin yeterince demokrat olmadığı, nalıncı keseri gibi daha çok kendisine yontması, katılımcı olmak yerine Kemalistler gibi tepeden inmeci olması, aynı şekilde parti içi demokrasinin sıfır olduğu bir siyasi partinin demokratlığının da sorgulanabilir olduğu, Erdoğan’da simgeleşen eleştiriye tahammülsüzlük ve güçsüzlere karşı tepeden bakan tavır ekseninde güç mantığına duyulan olumsuz duygular, en çok da neo-liberal piyasacılığı şevkle destekleyerek yoksullara hayatı dar eden ekonomik uygulamaları hayata geçirmesi gibi tam da sol gerekçelere dayalı bir muhalif konumdan da kaynaklanmıyor.  Tersine tüm bu gerekçeler görünür nedeni oluştursa da, gerçekte aslında AKP’ye tam da Kemalistler gibi İslami, muhafazakâr olması nedeni ile karşıt olmaları. İşte bu yazı da solun Kemalizm’le sürdürdüğü ikircimli yani nefretle, aşkın bir arada olduğu flörtü ele alarak solun neden başta 27 Mayıs olmak üzere kendilerine yapılmayan darbelere çok da yüksek sesle karşı çıkmadığını, teorik bir analiz ile ele almayı amaçlıyor.

POZİTİVİZMİN OTOKRATLIĞI

Öncelikle ana akım Sol’da Kemalizm de aynı kaynaktan besleniyor, Sol Marksist metodolojideki tarihsel maddeciliği pozitivizmle karıştırıyor, Stalinizmden kaynaklanan bir Leninizm algısı ile solun maddecilikten anladığı şey bilimin geçerli tek bilgi kaynağı olması. Bilimsel Sosyalizm kavramı da özünde bu algıyı yansıtacak biçimde algılanabilir. Her ikisi içinde modernite ve onun verileri geçer akçe değerler, tam da bu nedenle sol ile Kemalizm arasında bilişsel bir ortaklık mevcut. Çünkü Komünist Manifestoyu, hatta Marks’ın en temel eserlerini veri aldığımızda Marksistlerin Kemalist olmaları sahici anlamı ile Marksizm’in mantığına aykırı.

Her şeyden önce Marksın mantığı ile bakarsak burjuva sınıfının temsilcisi olarak AKP üretici güçlerin gelişimini sağlıyor, kendinde sınıf olarak proletaryanın nicel olarak çoğalmasını sağlıyor. Şehirli küçük burjuvazi ve lümpen proletarya yerine işçi sınıfının çoğalması sol için bir zemindir. O zaman sol için AKP ile mesela Liberal Demokrat arasında bir fark olmaması gerekir. Özel olarak AKP’ye düşmanlık gütmemesi gerekir. Ha keza biçimsel demokrasinin sınırlarının büyümesini de hem işçi sınıfı açısından çeşitli avantajları beraberinde getirdiği gibi, sol için de örgütlenme açısından avantajlar sağlaması noktasında solun kısmen bile olsa desteklemesi gerekir ve bunu yapanın kim olduğunun da onlar açısından bir fark yaratmaması gerekir. Ama tersine sol bin dereden su getirerek ayak sürüyor.

Dine karşı olumsuz fikirler duymak ve dininin tarihin gerisinde kalmış, aşılması gereken bir feodal kalıntı olduğunu düşünen sol ile Kemalistler kısmen de olsa örtüşüyorlar. Kısmen derken kullanılan jargon ve mantığı kastediyorum.

Pozitivistler de en az dindarlar kadar mutlak doğruya iman etmiş haldeler. Bilimin kanunları şeksiz şüphesiz kabulü gerektirir. Ya bilime ve bilim adamlarının otoritesine teslim olursunuz ya olmazsınız. Ara bölge yok. Ya hep hiç türü bir tavır. Erich Hofere dayanarak bu tavrı kesin inançlılık olarak görebiliriz. Kesin inançlılık bir dindarda anlaşılır hatta saygı duyulur bir şeydir. Ama bu kesin inançlı eminlik halini bilim gibi temelinde sorma, sorgulama ve bunu her an yapmaya dayanan, ruhunu akıldan alan bu nedenle de makulü önemseyen bir faaliyet alanının mensuplarında görmek ise insanın aklına Cioran’ın kavramlaştırmasıyla zihnin putlaşmasını getiriyor. Bu da özellikle sol da ideolojiye duyulan iman şeklinde tezahür ediyor. Bu durumda konumsal, durumsal düşünülemiyor. Oysa somut durumun analizini yapmak ve bu durumun gereklerine göre pozisyon almak Marksizm’e yabancı bir durum değil. Marks insanların önlerine çözemeyecekleri sorunlar koymadığını söyler. Bizdeki sol ise pozitivizmden beslendiğinden ideolojik bir körlük ile kesin inançlı dediğimiz şeyden tevarüs eden bir Marksizm yaratıyor.

Kesin inançlı pozitivizm ile seçkincilik de çok yan yana düşüyor özellikle de bizim ülkemizde. Ve bu şekilde düşünenlerin Kemalist olmaları, sivil otoriteye güvensizlikleri, halkın tercihlerini küçümseyerek yok hükmünde sayması hiç de rastlantı değil. Kimbilir bundan olacak Balyoz darbe planı üzerinde çalışanlar yüzlerce insanın ölmesini hiç ama hiç önemsemiyorlardı. Bu vicdansızlık hali ile yüksek idealizmin yarattığı soyutlama gücü, pozitivizmin aklı mutlaklaştırması arasında kesin bir bağ olmasından söz edebiliriz de.[1]

Cioran tarihteki kanlı katliamların tam da bu bilen özne mantığının tezahürü olarak ortaya çıktığını, fikirlerin mutlaklaştırılmasının “kanlı şakalara” yol açtığını söyler.

“Aslında her fikir yansızdır, ya da öyle olmalıdır; ama insan onu canlandırır, alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona; saflığını yitirmiş, inanca dönüştürülmüş fikir, zaman içindeki yerini alır, bir olay çehresine bürünür: Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur... İdeolojiler, doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.

İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz. Tarih, bir Sahte Mutlaklar Geçidi'nden, bahaneler adına dikilmiş bir tapınaklar dizisinden, zihnin Gayri Muhtemel önünde küçülmesinden ibarettir. İçindeki kurgu ihtiyacı, mitoloji ihtiyacı, apaçık gerçeğin ve gülünçlüğün üstesinden gelir. Bütün cinayetlerinin sorumluluğu tapma gücündedir: Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar, buna razı olmazlarsa onları yok etmeye de hazırdır.

Fikirlerin birbirinin yerine geçebildiğini kabullenmemekte ısrar edilince, kan akar... Kesin kararların altından bir hançer yükselir; alevli gözler cinayet habercisidir.

Hamlet'ten etkilenmiş mütereddit bir ruh asla zarara yol açmamıştır: Kötülüğün ilkesi irade gerilimindedir, huzuru yaşayamamaktadır; tıka basa ideallerle dolu, kanaatlerinin ağırlığı altında patlayan ve şüpheyle tembelliği –bütün faziletlerinden daha soylu zaafları– alaya almakla gönül eğlemiş olduğu için, mahvolduğu bir yola, tarihe, o densiz sıradanlık ve kıyamet karışımına girmiş olan bir ırkın Prometheus'vâri megalomanisindedir... Orada kesinlikler çoktur: Bunları kaldırın, özellikle de sonuçlarını kaldırın: Cenneti yeniden kurarsınız. Düşüş, bir doğrunun peşine takılma ve onu bulmuş olmaktan emin olma değilse; bir dogma için duyulan tutku, bir dogmanın içine yerleşme değilse nedir?”[1]

İdeolojilerin mutlaklık iddiası ile devlet gücü birleştiğinde doğan şey faşizmdir (Stalin Rusya’sını da bir tür faşizm sayabiliriz pek ala) bugün yaşadığımız darbe planlarından,  bir zamanlar Kemalist kadınların çarşaflı kadınların çarşaflarını yırtmaya, hatta öncesindeki cumhuriyet mitinglerindeki linççi histeriye dek bütün otoriter düzen girişimlerinin ardında tam da bu Pozitivist dogmatizm ve ona eşlik eden bilen özne tavrı var.

ÖZNE VE EMPERYALİZM

Batı felsefesine yönelik ciddi eleştirileri ile bilinen Emanuel Levinas daha öteye gidip tıpkı gelenekçi okul gibi oklarını bizzat felsefeye yöneltir. Levinas'a göre batılı felsefe her "başkayı" aynılığın "tözünde" eritmektir, bu yönüyle felsefe varlıkbilimsel "melting pool" yani "eritme potası"dır..

"Ama felsefe temelde hakikatin araçlaştırılması olduğu sürece bu benzetme felsefenin içinde üretilir. Çünkü genel olarak hakikat, temsil ile dış gerçeklik ile arasında birbirine upuygunluk bulunması anlamına gelir. (...) Şeylerin yasalarını koyarak farklılığı ve aynılığı uzlaştıran bilinç mitosudur. Bu mitos aynının totalitarizmine ya da emperyalizmine dayanır. Aynı'nın evrenselliği ile tanımlanan idealizm, onu sert biçimde reddeden felsefelerde bile mevcuttur."2

Bütün bunlardan dolayı batı hakikati felsefi olarak araştırma, şeylerin düzenini belirlemede insan merkezci hümanizma'ya dayandığı sürece ve başkalığın karşısına "ben"i koyduğu müddetçe "öteki" hep "dışarıda bırakılan" olacak, "öteki" bir ötekiliğe dönüşecektir. Ötekiliği yani başkalığı, benzemezliği farkı temelinden kavramadıkça sorunu çözmede gerçek manada bir çoğulculuk oluşturma da başarısız olacaktır.

Levinas'ın ünlü ben-sen asimetrisine dönersek, "başkalığın" "ben"in zorunlu ön koşulu olduğunu görürüz. Burada Levinas bizi tekrar ontolojiye gönderir, ama bu kez bu gönderme bizi modern batı felsefesinin en sorunlu alanına yani Kartezyen felsefe'ye götürür ve karşımıza ünlü "özne" fikri çıkar. Zaten günümüz sömürgecilik sonrası düşünürlerin hedef tahtasında bu ünlü "özne" fikri vardır. Bir makale sınırları içerisinde hareket etmek, zorunda kaldığım için tüm bu felsefi kavramları açmayı zorunlu olarak boş verip doğrudan karşıya geçmek zorundayım.  Ama kısaca açmaya çalışacağım. Özne dediğimiz zaman bu Descartes’in ünlü düşünen ben düşünülen nesne ayrımı gelmekte. Bu felsefeye Plumwod’un izinden giderek düalist yani ikilikçi felsefe diyeceğim. Bu ikilikçi özneye göre bir yanda fail olan diğer yanda ise pasif olan vardır. Ama asıl ilginci özne Platona göre aynıyı ifade eden bir kavramdır. Dolayısıyla Platondan beri felsefi özne bir tahakküm unsuru, bir emperyalist olgudur. Aynının öteki ile kurduğu ilişki tek boyutlu bir yön taşır.

“ Bu egonun ya da ben’in “aynı” ile “başkası” arasındaki mesafeyi ya da farkı indirgediği, yani başkalığı aynılığa ve kendiliğe dönüştürdüğü bir ilişkidir”[2]

Özne bölünemez bir bütünlüğün total bir birliğin ifadesi olduğu için egemenlik kurgusunu daima bağrında taşır. Özne anlayışının aynı zamanda ikilikçi olduğunu dünyayı birbiri ile hiyerarşik bir ilişki içinde olan birinin etken, diğerinin ise edilgen olduğu bir ikiye bölme süreci olduğu da söylenebilir. Bu yönüyle özne homojenleştirici bir nitelik kazanır.

Plumwod ikilikçi dünya tasavvuru için şu özellikleri saptar. Öncelikle ikicilik bir efendilik felsefesi olarak iş görür. Öteki bene oranla hiyerarşik olarak alttadır. İkilikçi yapı hiyerarşik yapılanmada ötekini önce inkâr eder ya da onu bir anlamda yok sayar. Ötekinin katkısı ve önemi anlamsızlaştırılır ve inkâr edilir. İnkâr edilen de değersizleşir. Öznenin emperyal mantığı olarak ikicilik sürecinde ikinci aşama radikal dışlamadır. Öteki hiyerarşik olarak altta konumlanıp derin bir ayrıma tabi kılınır. Kendini üstte kılarak “öteki”nin ilkelliğine, gelişmemişliğine, hiyerarşik aşağıda olma özelliklerine gönderme yapılarak kendisinin ondan radikal bir biçimde farklı olduğunu ortaya koyar. Üçüncü aşamada ise öteki bene tabi kılınarak onun tarafından sindirilir/özümsenir. Öteki üstte olanın gereksinimlerine uygun olarak tarif edilip kendi hilafına tanımlanır. Öteki’nin gerçekte bu kurguya oturup oturmaması önemli değildir. Efendi özne’nin onu bu şekilde tanımlamasıdır önemli olan. Bunu ötekinin araçlaştırılması izler, öteki efendi benin tanımlamasına göre yeniden biçimlendirilirken onun farkı, özgüllüğü yok edilir, öteki efendi benin amaçlarına hizmet etmek için vardır.  Son aşama ise homojenize edilip aynılaştırılmaktır. Öteki her tür ayrımdan farktan soyulup ortak bir kategori içine sokulur.[3]

Bu aklın emperyalizmidir. Bauman bu emperyal düşünme biçiminin rasyonel aklın müphemliği defetmek için başvurduğu bir yöntem olduğundan dem vurur. Ve bu olgunun modernlik olduğunu ifade eder.[4]

İşte Özne’nin kibri dediğimiz şeyde burada başlar. Bu kibir duygudaşlık kurup, başkayı başkalığı içinde kabullenen bir anlayıştan tümü ile yoksundur. Özne merkezli hümanizan mantık başkayı aynının içinde eritmek üzerine kuruludur, bu yüzden kendisininkinden farklı bir dille konuşan, kendisininkinden farklı kavramlara dayalı olarak inşa edilmiş bir özgürlük tasavvurunu da kabul etmez. Kendini bir kez hiyerarşik olarak üstte konumlandırıp diğerini ise buna erişmesi gereken bir astlık ilişkisi içinde kavradığında diğerini dönüştürmek bir zorbalığı da içerebilir ve burada gelecek güzel günler için birilerinin kurban edilmesi gerekmişse buna da katlanılır. İlerlemenin ağır tekerlekleri altında birilerinin ezilmesi sorun teşkil etmez. Hal böyle olunca sol’un da Kemalizm’in de darbeciliği, komploculuğu benimsemesi olağanlaşır.

Kemalizm ve Türkiye’deki ana damar sol bu modern düzen fikrinden ve onun eşlik ettiği yasacı akıldan hareket eder. Bu nedenle Kemalizm, Kemalizm ( ve elbette modernizm olarak sol) olarak kaldığı sürece demokratik olamaz. Özne felsefesi ve araçsal akılcılığa dayalı modernlik demokrasiyi üretemez. Araçsal Akılcılık olarak pozitivizm ve aydınlanma akla verdiği despotik rol nedeniyle her zaman/zaten otoriterdir. Bugün solun büyük bir bölümünün hatta modernizmden beslenen Anarşizmin de temel sorunu bu, modernist anlayışın aynılaştırıcı homojenize edici mantığı nedeni ile eşitlikçiliği bir aynılığa ve totaliterliğe dönüştürmeye eğilimli olabilmesi.

Kemalizm’in ve onun soydaşı sol algının sorunu aslında Aydınlanmanın mutlakıyetçi yorumlarından beslenen arkaik bir akılcılık anlayışına dayanması. Ama onu yaratan ruh bugün her yerde karşımıza çıkıyor. Özellikle sola musallat olan bu pozitivist modernizm yaklaşımı ve onu besleyen özne felsefesi solu Kemalizm’in yedeğine yerleştirerek onun yanında mevzilenmeye yaklaştırmakta. Sol’un Türban ve din karşısında göstermiş olduğu kötücülleştirici bakış solun değil Kemalist modernizm kavrayışının bir yansısıdır.

Bu nedenle Özne’nin yapı sökümüne giderek bir demokratik tahayyül kurgusu yapmadıkça bu ülkede demokrasi uç veremeyecek. Kemalizm’den kurtulmak onun dayandığı zihniyetle hesaplaşmayı gerektirmekte.  Bu da bizi özne olgusunu ve onun uzantısı olan egoizmi sorgulamaya yöneltiyor doğal olarak.

Özgürlükçü solun eleştirel akılcılık üzerine dayanan Frankfurt okuluna ve günümüzde de post-yapısalcılığa dayanması boşuna değil. Frankfurt Okulu diyalektik vasıtası ile “öteki” ile arasındaki gerilimle yaşamaya ve bu mesafeyi hiçbir zaman yıkmayan bir başkalık saygısına yaslanıyordu. Başkayı başkalığı içinde kavrayarak onu aynılaştırmaya girişmemek demokrasi denen şeyin kaçınılmaz kuralı olsa gerek. Post teori ise önce ters yüz yaparak sonra da Özne’yi askıya alarak “Öteki”ye yer açar. Bu anlayışta öteki temsil edilmez, öteki kendisi olarak ortaya çıkma şansına sahiptir. Madun konuşarak madun olmaktan çıkar.

İşte Kemalizm’e karşı temsili liberal demokrasi tahayyülünü de aşan radikal bir demokrasi tasavvuru kurmak tam da düşünce boyutunda ortaya çıkan bu özgürlükçü birikimi, bu toprakların demokrasisi olmaya hayli yatkın olan tasavvufla harmanlayan özgürlükçü bir tasavvurla başlayacak bence.* Sol’un kemalizmin yedek gücü değil de bu topraklarda özgürlüğün dilini konuşan bir şey olması, onun modernlilikle özellikle de pozitivist düşünce ile hesaplaşamaya girişmesine bağlı.


[1] Emil Michel Cioran, Çürümenin Kitabı,

[2] Mahmut Mutman, Özne bir başka arşiv s:5–6

[3] Wall Plumwod, feminizm ve doğaya hükmetmek s:71–80

[4] Zygmunt Bauman, Modernlik ve Müphemlik s:10

[1] Bu yazıda birçok kavramı açmadım, bu kavramları bir başka yazıda açacağım.

Önceki Yazı:“Türkiye’de Anarşizm - Yüz Yıllık Gecikme”den Çıkan Roman
Sonraki Yazı:Bu Kış Sandıktan Dikta Çıktı/Çıkacak – Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...