"Roboski'de Yazdık - Hülya Tarman" Kitabı Hakkında

Suç Ortağı Olduğum Yazar, Yazarlar ve Kitap Hakkında

hülya kitapBizi suç ortaklığına çağırıyor Hülya Tarman "Varsanız buyurun okuyun" diyor. Varım! Suç ortağıyım! Bir solukta okudum yazılanları, "Hakikatin tarihi"ni bir solukta.. : "Annesinden sessizce doğan, ateşin de bedenlerini sessizce yediği çocukların hikâyesi bu..."

Roboskili annelerin, kardeşlerin, arkadaşların acılarına tarih düşmek, tanıklık yapmak; onları bir nebze de olsa sağaltmak, yaralarını sarmak için harcadığın emek, gayret ve aştığın zorluklar yanında benden istediğin şu sefil takdim yazısını yazmaktan, katkımın bu kadarla sınırlı kalmasından utanıyorum aslında. Bir de "pişmiş aşın tatlı baharatları" deyip benim de adımı yazmışsın ya, daha çok utandım, hiç bir şey yapmadım, yapamadım ki ben. Ama siz Roboskinin kadınlarıyla birlikte harika bir iş çıkarmışsınız. Okuduklarım öyle çok etkiledi ki beni, yazarlar sanki benim de ailem şimdi, hiç gitmediğim, gidemediğim o uzak köy benim de köyüm oldu. Okudukça Roboski oldum. Okudukça Hanım, Berivan, Nazlı, Nevruz, Eylem oldum. Evet biz o günden, o kara, o paramparça, kan-mazot-yanık kokan geceden sonra hiç bir şey olmamış gibi devam ettik hayatımıza. Siz edemediniz ama. Şimdi sizi okuduktan sonra  bilmiyorum nasıl devam eder hayat. Sizlerin o içe işleyen, en içe işleyen kelimeleri, cümleleri nasıl unutulur, nasıl unutulur da bir şey olmamış gibi devam edilir. Bilmiyorum.

Bu projenin mimarı Hülya Tarman'la tanışalı çok fazla olmadı aslında. Ama onu çok ötelerden, çok önceden tanıyormuş gibiyim. Sahiciliği, duygudaşlığı, doğru bildiğini küt diye söylemesiyle. Bir şeyi yapması gerektiğine inanmışsa eğer, hiç vazgeçmeden, inat, sabır, tutkuyla, her türden zorluğu göze alıp aşarak mutlaka yapma özelliğiyle. Sağlık problemlerine, maddi yetersizliklere rağmen gerçekleştirdi tüm bunları. Gerçekleştirdiniz, sen ve Roboski'nin kadınları. Bir insanı bu kadar azimli, çalışkan, dirençli kılabilen ne ola ki diye düşündüğümde tek bir yanıt buluyorum: Vicdan. Aslında hepimizde olan ama çoğumuzun çoğu zaman kulak vermediğimiz, eften püften bahanelerle susturduğumuz o derinlerimizdeki ses. Hülya'nın farkıysa vicdanı yerine bahaneleri susturması.

Sizi okurken en çok merak ettiğim, 28 Aralık 2011 katliamının faillerinin de bunları okuyup okumayacakları oldu. Okurlarsa ne hissedecekleri?  Utanırlar mı, üzülürler mi bir parça? Ama bu kadarcık dahi insan olabilecek olan bunu yapabilir miydi ki zaten? Neden, niye yaptınız, ne istediniz bu güzel insanlardan? Yaktığınız ateşin içinde sonsuza kadar yanacağınızı hiç mi düşünmediniz? Lanet olsun lanet olsun lanet olsun demekten başka bir şey gelmiyor elden.

Ne güzel ne sade anlatmış Roboskili kadınlar, her bir tümce değme edebiyatçılara, filozoflara taş çıkartır. Tebrik ediyorum tümünüzü. "Elinden her şey gelen ünlü biri gibi hissediyorum" diyen Eylem'in bu sözü hiç de yalan değil. Bence hepiniz onun gibi hissetmelisiniz. Acınız çok çok büyük, siz yazarak belki acınızı azaltmadınız ama sesinizi bize ulaştırdınız, 34 kardeşinizin uğradığı büyük haksızlık üzerinde tekrar düşünmemize neden oldunuz, onların ruhunu şad ettiniz, her birine yeniden Fatihalar yollamamıza vesile oldunuz.

O kara günle yüzleşmeme, üzerinde tekrar düşünmeme vesile olan, yüreğime ok gibi saplanan güzelim tümcelerinizi tekrarlamak, alıntılamaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Öyle güzeller ki onların üzerine daha fazla söz söylemek istemedim. Şimdi bu okla yaşamak zorundayım, tıpkı sizin gibi, tıpkı sizin gibi adaletin geleceği günü bekleyerek:

"28 Aralık 2011, tarihe ve bizlerin içine ‘Roja Reş’ (kara gün) olarak yazıldı.

Kırk beş dakikada dört bombayla bizi parça parça ettiklerini, bu katliam karşısında yaşadığımızı görmeyip, duymayıp, anlamayıp 'kazaydı' diyenler, ateş düştü ateş! Roboski’ye ateş düştü! Annelerin, babaların, kardeşlerin, dedelerin, ninelerin yüreğine ateş düştü."

"Soğuk, çok soğuk bir kış gecesiydi. Ateş düşmüştü. Mazot kokusuna, kimyasal kokular, onlara katırların parçaları, yanmış insan bedenlerinin kokusu karışmıştı. Kan kokuyordu her yer. Köy halkı telaş içinde arabaların önünü kesiyor, herkes korkuyla soruyordu: 'Oğlum nerede?' Kimse, kimseye doğruyu söyleyemiyordu. GERÇEK o gece saklanıyordu. Herkes içindeki umuda sarılmıştı. Dualar, feryatlar gizlice içlerinden geçen: 'Benim oğlum aslanlar gibi kendini kurtarır.' Saat üç buçukta cesetler birer birer gelmeye başladı. İşte o zaman içimizde öfke, nefret ve acı kök saldı. Çoluk çocuk, köyde kim varsa herkes sessizce ağlıyordu. Annelerimiz acı içinde kıvranıyordu. İçimize düşen ateş sanki dışımıza püskürüyor, hepimizi yakıp tutuşturuyordu. Sonradan duydum. Ağabeyim Hüseyin’in elinde fener varmış, ışığını uçaklara tutmuş, 'Ben kaçakçıyım' diye bağırmış. Yolun tam orta yerinde bombalanmış, parça parça edilmiş."

"... kana bulanmış bir çuval vardır. Beyazdır aslında, mazot kokuyordur. İşte o benim ağabeyim Hamza’dır. O çuvalın içinde sadece ağabeyim yoktur. ... Celal de vardır. Bir diğer arkadaşım Aslan‘dır. Üçünün paramparça olmuş bedeni bir çuvalın içine konmuştur. Onlardan geriye ne kaldı, düşünün. Biri daha vardır, o da Orhan‘dır, katır semerinin içinde kafası görünen. On beş yaşındaydı, ağabeyiyle katledildi."

"Onlar giderken, aklımızda tek bir kötü düşünce vardı. Üşüyecekler. Daha da bir şey olmazdı, emindik. Üşüselerdi, eve gelirler ısınırlardı, çözerdik buz tutmuş ayak bağlarını, katırların iplerini. Yemeklerini, çaylarını koyardık önlerine, hazır ederdik yataklarını. Üşüselerdi ısıtmak kolaydı. Öldü onlar. Hiçbir şey yapamadık. Üzerlerine bir battaniye bile seremedik. Kıyım, kıyım edilmiş bedenlerini çuvallara koydular. Biz bunları yaşarken 'Teröristtir onlar' diyorlardı. Kimisi, 'Figüranlar,' dedi. 'Hadsizler, bundan dolayı özür dilenecek bir şey yok' dediler."

"Bugün katliamın bininci günü. İkinci kez karanfil yürüyüşüne çıktık.Giydik yine kara giysileri, yüzlerde hüzün ellerimizde karanfiller. Bu kez rahatça çıkarız sandık. Serbest bölge yasası çıkmıştı. Dağda o bölgede asker olmayacaktı sözde. Bizi görür görmez sarıldılar silahlarına. Ortalık bir anda toz duman içinde kaldı. Gaz bombalarını peş peşe atıyorlardı. Yaşlı çocuk demeden, kasten üzerimize gaz kapsülleri atmaya başladılar. Kimimiz bayıldı. Bazıları ağlıyordu. Bağıranlar, çığlık atanlar… Kimimize ise daha çok hırs geldi. Kendimi başka bir devletin düşman birliğinin askeri gibi hissettim. Askerlerin bize olan tavrı başka bir şey düşünmeme engeldi. Sözde bizler bu kahrolası devletin vatandaşlarıyız. Katliam yerinde kaybettiğimiz yakınlarımızı anmamıza bile tahammülleri yok!"

"Biz size ne yaptık? Ekmeğimizin peşindeydik. Kimseye zararımız dokunmadı. Siz lüks arabalarınıza binerken, bizler her Allah’ın günü yürüyerek okula, hastaneye, eski köyümüze giderdik, hâlâ da öyle gidiyoruz. Mutluyduk. Bir günden güne isyan etmedik. İlk defa isyan ettim, niye herkes gibi değiliz? Neden bunlar bizim başımıza geldi? Onlara neden kıydılar? Hayatlarımızdan niye çaldılar?"

"Bunca acıdan sonra, herkes gibi adilce ve bu ülkenin gerçek vatandaşı gibi kendi geleneklerimiz ve dilimizle yaşarız umarım. Biz Kürt olmasaydık, bunları yaşamazdık. Birisi, birileri öldüğü zaman yas tutuyor. Burada ben bu devletin vatandaşlığını taşıdığım halde, 34 insanımızı katletti. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi iki gün sonra yılbaşı kutladılar. Biz nasıl dayandık bilmiyorum. Bu kadar insafsız olunacağına inanamazdım."

"Kaçakçı onlar diyorlar ya çok zoruma gidiyor. Sınır bizim için sınır değil ki. Akrabalarımız orada. Orası bizim ticaret yolumuz. Onların katır sırtında getirdiği elli lira, yüz lira. Elli liranın, yüz liranın kaçağı mı olur?"

"Bizleri ölüm değil, bu sessizlik öldürecek. ... Anladım ki ben koyu bir geceyim. Saatler iki bidona sığar. Sigara kâğıdının beyazlığında arşınlarlar geceyi. Sabah yorgun. Buralarda, günler ömürden yer. Lime lime eder. Her parçası kan. Nereden bilecektim, nasıl bilebilirdim, küçükken el salladığım uçaklar kardeşlerimi bombalayacaklar."

"Gün ağardı, ortalık aydınlanmaya başladı, ama içimiz siyah olmuştu artık."

"Kimse geçmişi geri alabilecek kadar zengin değil."

"Aslında hep beyaz sayfalar açıyorum hayata, yazayım diyorum, kalem siyah."

"27 Aralık 2011’de evimizin önüne elbise arabası gelmişti. Hüseyin kendisine bir bluz, bir de kot pantolon beğenmiş, almıştı. Elleriyle katladı. Sınırdan dönünce giyecekti. Bir daha dönmedin. Ah oğul! Giyeceklerin gözümün önünde yara oldu. Giyemedin."

"Beni bir çuvalın yanına götürdüler, 'Bu senin oğlun' dediler. Kan, kararmış etler... 'Bu senin oğlun' dediler! Nasıl unuturum ki? Gönderdiğimde sapasağlamdı. Nasıl kıydılar?"

"Roboski, hayallerin gömülü olduğu bir toprak parçası oldu. Gömüldük."

"Karanlıkta gözlerimi kapamadan, seni siyah boşluklara çizdim. Dokunamayacağımı bildiğim halde seyrettim yüzünü. Nasıl yapıyordun bilmiyordum. Huzur veriyordun, mutluluk veriyordun. Yıldızlar yazsın adını. Seni seyretmek bana kalsın canım ağabeyim."

"28 Aralık 2011’de bizlere yaşatılanların, içimize yangın düşürenlerin insan olmadıklarına inanıyorum."

Bunca acıdan sonra yazım atölyesine katılmanın onlara ne kadar iyi geldiğini yine harika cümlelerle ifade etmişler. Bu cümleler insanı biraz rahatlatıyor. Fikrin ne kadar doğru, çalışmanın ne kadar yerinde olduğunu anlıyoruz:

"Şimdi yazım atölyesi sonunda kendimi çok iyi hissediyorum. Sanki kitabı tek başıma yazıyorum. Bir yazar, bir avukat gibi hissediyorum. Keşke hep böyle kalsam. Kitabımız çıksın, kendimi başarılı, güçlü, elinden her şey gelen

ünlü biri gibi hissedeceğim. Çok mutlu olacağım."(Eylem)

"Yazım atölyesi bana çok iyi geldi. Bazı anlar içimdeki şeyleri anlatmak istiyordum ama anlatamıyordum. Şimdi yazıyorum, anlatabiliyorum, kendimi çok güçlü hissediyorum. Her şeyin üstesinden gelebileceğimi biliyorum artık.  ... Kendim için yaşayacağım, mutlu olacağım artık. Şimdi kendimi bir yazar gibi düşünüyorum. Şunu da anladım ki acılar paylaşıldıkça azalır. İyi ki bu çalışmada oldum. Kendimi bir kuş gibi hissediyorum." (Nevruz)

"Sanki bir yüktüm kendime. Yaşamak istemiyordum. Ev işlerine vermiştim kendimi. Sürekli yorgun, kafası karışık birisiydim. Çalışmaya katıldım. İlk başlarda her şey boş geliyordu. Kendime güvenmiyordum. Sonra bembeyaz bir sayfayı elime aldım. Ne yazacağımı bilmiyordum. İçimdeki acıları, mutsuzluğumu, ağabeyimin yokluğunu

yazdım. İçim bir nebze de olsa rahatlıyordu. Acıları paylaştıkça. Acılarımı sayfalara sığdırdım, bir yükmüş gibi boşalıyordu taşıdığım unutmak imkânsız acılarım. yaşıyorum, hayata devam ediyorum. Direniyorum. Ne güzel duyguymuş kendimi anlatmak. Kendimiz için bir şey yapmak, yaşamak, kendimizi düşünmek. İçimden geçenleri, kendi gerçeklerimi yazdım. Dayanmak çok zor gelse de yazmak çok iyi geldi." (Sevcan)

Kıymet'in babaları düşünmesi, onlara kıyamamasındaysa bambaşka bir hoşluk var.:

"...ben özellikle babalar için bir çalışma yapılmasını isterdim. En çok onların konuşmaya ihtiyacı vardır. Ağlayamıyorlar. Bundan kastım bağıramıyor, çağıramıyorlar. Kimseyle konuşamıyorlar. Her şey içlerinde kaldı, acılarını paylaşamıyorlar, onların bir çalışmaya çok ihtiyacı var."

İyi iş çıkarmışsınız kızlar, aferin size. Hülya, güzel insan, aklına, yüreğine sağlık. Dilerim Roboskili 34 genç ve yakınlarıyla birlikte cennetin baş köşesinde olsun yerin. İnşaallah. Dilerim adalet tez zamanda yerini bulsun.

Mualla Kavuncu

Önceki Yazı:ANARŞİST AMENTÜ*
Sonraki Yazı:Bayramda ellerini öp... - Mehmet İşten-
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...