Var Olmayan Anarşist Şövalye (Rıfat Saltoğlu’na Yanıt) - Barış Soydan

tMarksizmin aksine anarşizmin temelini iyi ve kötü yargısı, yani etik seçimler oluşturuyor bence. Rıfat Saltoğlu haklı, anarşizmle ilgili bir kitabın, gazetecilik etiğini çiğneme hakkı yoktu

Anarşizm ile Marksizm arasındaki temel ayrım ne diye sorulsa, ben etik olduğunu söylerim. Marksist olmak için etik seçimler yapmaya gerek bulunmuyor, bana kalırsa. Marksizmin etiğe burun kıvırdığını söylemiyorum, elbette. Marksist olmak için tarihin “önlenemez” biçimde ileriye, sınıfsız topluma doğru aktığına inanmak gerektiği, söylemek istediğim. Marksizm bir inanç meselesi. Oysa anarşizmin böyle bir teleolojisi yok. Devlet, anarşizmde kötü bir şey olduğu için kötüdür mesela; tarihin “akışı”, bir gün devleti sönümlenmek zorunda bırakacağı için değil. Devlet, o güne varmadan da kötüdür. Sahibinden bağımsız olarak. Proleterler el koymuş olsa bile. Anarşizmin merkezinde etiğin yer aldığını söylerken anlatmak istediğim işte bu. Kropotkin’in “Anarşist Etik” isminde bir kitap yazması rastlantı değildi, belki de.

Hiçbir gazetecilik çalışmasının etiği ihlal etme hakkı yok ama anarşizmle ilgili bir kitabın hiç yoktu. Rıfat Saltoğlu’nun, geçen yılın başında yayınlanançalışmamla ilgili (“Türkiye’de Anarşizm – Yüz Yıllık Gecikme”, İletişim, Ocak 2013) eleştirisi haklı.

Saltoğlu’nun Mesele’nin 85’inci sayısında (“85.’yi”, “85’inci” olarak yazmak, kötü bir gazeteci alışkanlığı. Buna ve diğer tuhaf gazeteci alışkanlıklarına döneceğim) yayınlanan eleştirisinin merkezinde, kitapta yer alan Ali Kürek röportajı var. Saltoğlu beni, Ali Kürek’in müstear bir isim olduğunu saklayarak, 25 yıl önce yaşamış hayali bir kişiliğe bugün hala anarşistmiş gibi davranmakla, dolayısıyla okuru kandırmakla eleştiriyor. Ve dediğim gibi bir yere kadar haklı. Ama acaba nereye kadar?

Ne, kim ve diğer sorular

Ali Kürek, Türkiye tarihinin ilk anarşist dergileri Kara (1986-1987) ve Efendisiz (1988-1989) ile bu yayınların öncülü olan Sokak Yayınları’nın önemli aktörlerinden biriydi. Bu dönemde “Ali Kürek” imzasıyla (ve başka imzalarla) hayli etkili bir dizi yazı kaleme almış bir yazarın varlığı yadsınamaz.

Ama evet, bir süre sonra Ali Kürek ortadan kayboldu, afili deyimle “tarih sahnesinden çekildi.” Ali Kürek adı, sararmış dergi sayfalarının arasında kaldı. Ali Kürek adını kullanmış olan yazar, eski yoldaşlarından ayrılıp bambaşka siyaset sularında yelken bastı...

Derken aradan çeyrek asır geçti. Ve bir gün, anarşizmin “var olmayan şövalyesi”, bir kitapta yer alan röportajla geri döndü. Aradan geçen yıllarda olup biten onca şey olmamış gibi mi davranacağız, diye soruyor Saltoğlu. Haklı bir soru.

Yanıtım şu: “Ali Kürek”in anlatacaklarının, anarşizmin Türkiye’deki tarihini röportajlar yoluyla izleyen bir kitapta yer alması gerekirdi. Onunla bu nedenle uzunca sayılacak bir röportaj gerçekleştirdim. Ama görüştüğüm kişi, röportaja başlarken bir koşul öne sürmüştü: “Ali Kürek” olarak konuşacaktı. Acaba kabul etmese miydim?

Hayır, bence bunda yanlış bir şey yok, bazı kişiler müstear isimle konuşmayı tercih ederler. O gün içinde bulunduğu koşullar bunu zorunlu kılıyordur, gizlenmek zorundadır, hayali bir karakterin kimliğini zedelemek istemiyordur vs. Hangi gerekçeyle böyle yaptığı bizi ilgilendirmez, insanların kafalarının içindekileri yargılamak faşistlere yakışır. Gazeteciyi ilgilendiren kısmı, bence, müstear isimle röportajı kabul edip etmeyeceğidir. Ve pek çok durumda, gerçek ismin kullanılmamasını gerekçe gösterip hiç röportaj yapmamak, öykünün/haberin eksik kalmasına neden olacağı için doğru değildir.

Ben de her gazeteci gibi, ortaya bütünlüklü bir öykü koymak için titizleniyordum. Kara ile Efendisiz’in yayıncısı ve bu dergilerin öncülü olan Sokak Yayınları’nın kurucusu, unutulmaz “Önyargımız Özgürlük” broşürünün yazarı “Ali Kürek”, o bütünün önemli bir parçasıydı. Müstear isimle de olsa, kitapta yer almalıydı. (Oysa sözünü ettiğim “öykü” o kadar da bütünlüklü olamayacaktı, kitap çıktığında. Öykünün başka bazı kahramanlarıyla, şu veya bu sebepten ötürü görüşemedim çünkü.)

Tuhaf alışkanlıklar

Buraya kadar tamam. Ama buralarda bir yerde, “85.”’ yerine “85’inci” yazmama neden olan “ana akım medya” alışkanlıkları devreye girmiş olmalı. “85.”’ yerine “85’inci” yazmak, bu alışkanlıkların en masumu. (Ana akım medyanın yazılı olmayan kuralları, okura cahil muamelesi yapılmasını emreder. Mesela, 85.’deki noktanın ‘inci’anlamına geldiği birçok kişi tarafından bilinmediği için ‘85’inci’ yazılmalıdır. Bu argümanda doğruluk payı olabilir ama okura cahil muamelesi yapmayı bir kere alışkanlık edinince, insan daha büyük günahlar yolunda da “el alışkanlığı” kazanmış olur. Okur cahilse, gerçeğe sadık kalmaya ne gerek var ki?)

Evet, Ali Kürek’i Ali Kürek diye yazıp geçmek, gerçeğe müdahale etmek, bunun müstear bir isim olmadığını belirtmeyerek, sanki 1987 yılındaki Kara dergisinin sayfalarından fırlayıp bugüne  gelmiş bir kahraman gibi takdim etmek, gazetecilik etiğinin ihlaliydi. Bu doğru.

Bir günahı itiraf etmek için değil, genelde etiğin, özelde gazetecilik etiğinin hayatiyeti niteliğine vurgu yapmak için yazıyorum bu yazıyı. Belki biraz da kendimle hesaplaşmak için. Kendime şu soruyu soruyorum: Müstear isim kullanan bir kişiyle görüşürken ne yapmalıydım?

Yanıtım şu: Gazeteci eğer şu veya bu biçimde gerçeğe müdahale edip onu değiştirmek zorunda kalıyorsa, okuru bu konuda uyarmalı ve bunun için ikna edici bir gerekçe sunmalıdır. Ali Kürek röportajında benim “ikna edici” gerekçem, o olmadan anlatılacak bir öykünün çok eksik kalacağıydı. Ama Ali Kürek’in arkasındaki yazarın bugün bambaşka “denizlerde” yelken bastığını söylemeyerek, evet, gerçeğe müdahale ettim.

Gerçeği eksik söylemek

Saltoğlu işte tam da buradan eleştiriyor kitabı. Warburton’dan bir alıntı yaparak öldürücü bir ok saplıyor: “Gerçeğin tamamını söylememek de bilerek aldatmadır ve yalan gibi o da istenmeyen sonuçlara yol açabilir.” Hemen ardından bir tane daha: “Tıpkı politika gibi bir tarih yazımı da ‘gerçeğin tamamını söylememe’ üzerine temellendirilmemelidir. Böyle bir tarz resmi tarih yazımına özgüdür.”

Haksız, diyebilecek halim yok.

Etik demiştim, öyle değil mi? Oradan başlamıştım, oradan bitireyim.

Anarşizm ve etik

Türkiye’nin ilk vicdani retçilerinin anarşistler arasından çıkmasında, militarizm karşıtı mücadeleyi uzun süre anarşistlerin sürdürmüş olmasında, türcülüğe karşı mücadeleyi anarşistlerin başlatmasında, veganlığı anarşistlerin sahiplenmesinde çok şaşırtıcı bir yan yok, bana kalırsa. Bunların hepsi etik seçimleri gerekli kılıyor çünkü. Devlet gibi, militarizm de, cinsiyetçilik de, türcülük de kötüdür. İnsanlığın veya üretim güçlerinin ilerlemesine engel oluşturdukları, bir zamanlar ilerici olup bugün gerici duruma düştükleri vs. için değil. Kötü oldukları için kötüdürler.

Hayır, iyi bir öykü ortaya çıkarmak için gerçeğe müdahale etmiş olmayı savunacak değilim. Gerçeği bozmak, onu değiştirmek, ne için yapılıyor olursa olsun, devrim için bile yapılıyor olsa kötübir şey. Sadece anarşizmin değil Kant’ın da haklı olduğu bir şeyler var.

İtaatsiz'in Notu: Barış Soydan'ın bu çalışmasına dair daha anlamlı eleştirinin yapılmış olduğunu ve Barış soydan'ın da uygun bir şekilde yanıtlamaya çalıştığını düşündüğümüzden yazıları burada yayınladık. Barış'ın kitabına dair yapılan üslupsuz ve seviyesiz tartışmalardan, bu vesileyle, rahatsız olduğumuzu da belirtelim. 

Önceki Yazı:Türkiye’de “Anarşist Aydın” Olmak - Rıfat Saltoğlu
Sonraki Yazı:“Yükselen İsyanın Barometresi” : Burhan Şayli - Ufuk Özcan
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...