Hayvansevicilik, Hayvanı Tabakta Sevmek, Leş Yiyicilik ve Yer'e İtaat - Kıvanç Erdem

Tabii ki, bi’gayret ifade edilmeye çalışılan biçimi ile “hayvanseverlik” ve dahi “Hayvan Kurtuluşçuluğu” fikirlerini destekliyorum, savunucusuyum. Bununla beraber, çoğu kez mütevazi mitinglerine dahil olamıyor, kendilerini bu çizgilerde ifade eden insanlar ile pek anlaşamıyor, muhtemelen de eksik bulunuyorum. Eğer mesele bir niyet meselesi olsaydı bundan yana ne hayvan ne de “hayvansever” dostlarımızla sorunsuz bir ilişkimiz olurdu; biliyoruz ya da bilmeliyiz ki mesele hiç bir zaman, hiç bir konuda niyet ile bitmez. Bu paragrafsa bir “ama” değildir.

Kendini, aydın bir medeniyete seslenmekle ifade eden ilerici, arayışçı, daha en baştan tek bir türün hakimiyetini zaten reddetmiştir hatta seslenme arzusunu yaratan da çoğu kez bu duygu olmuştur. Hoş, bu çokluğu, bu anlama yüklememin sebebi bilimsel araştırmalar ve yahut kaynaklar değil kendi hafızam. Çevremde bulunan aktivistlerle de bakıp biraz irdelediğimizde; materyalist, dolayısı ile muhalif ve eğitimlerimiz elverdiği kadar adilane duygularımızın, hatırladığımız ilk tohumlarının çatlamasının, tabiatla yüzleşmemizden ve ona (ve öznelerine) karşı insan elli suçları, saygısızlıkları fark etmemizden sonra olduğu gördük. Tabiat bizlerin ilk yücesi idi. Ben ve akranlarım neredeyse kendimizi bu yüceliğe hayretle büyümüş son kuşaklardan biri olarak görmek üzereydik. İster şehirli, ister köylü, ister dağlı olalım böylesine silikonlaşmamış bir dünyadan gelmiştik. Sanırım o dönemler egemenlerin çok daha önemli işleri vardı ki teknoloji bu kadar kolay ulaşılabilir değildi ve ama 90’lardan itibaren vanası adeta birden açılıverdi. Gelin görün ki son bir kaç zamandır gezegen genelinde ola gelenler özel olanın yaşanılan şartlar olmadığını gösterdi. Bizim civarda da bu, Haziran İsyanı ile gücünü gösterdi, silkeleniş yarımadayı sarmış, halen de Karadenizde boylu boyunca, ODTÜ yerleşkesinde vd mücadele tüm şiddetiyle sürerken ara da söylemek istiyorum; Mesele bir kaç ağaç, anlamadınız mı?

Yeryüzü, onu ne kadar görünmez hale getirmek isterseniz isteyin hayatın tek ve gerçek yücesidir. Buna gücü var. O gücü, varlığını borçlu olduğu kaynağı yenebileceğini sanmak insanca bir ahmaklık. Dilerseniz göğün dibine gidin onun çağrısını aynı etkiyle duymaya devam edeceksiniz. Ben sadece boklu yumurta haşladığım için, daldan düştüğüm için, çiğ mısırın tadını anımsadığım için hayret ve hayranlık beslemiş değildim, cam karşısında yetişmiş ve yaşayan insanların da ona aşinalığı bundandır.

Sermaye iktidarları; din, para ve ırkçılıkla ile budalalaştıramadığı insanlara karşı yeni yöntemler kullana dursun bizim hala daha öncelikli sorunlarımız var. Bırakın kimileri dünya dışı canlılarla irtibat kurmaya çalışsın, bizim, çağıran ve hatırlatan sesin sahibine, Yer’e ve üyelerine nasıl ulaşacağımız konusu hala bir numaralı sorunumuz. Kaybettiğimiz yüzyıl için af dilemek isterken bu kadar kısa zamanda bu kadar uzaklaşmış olmak bizi korkutuyor ki acelemizde bundan. Acil çözümler üretip öyle-böyle uygulamaya sokup tüm bu ahmaklıkları en azından yavaşlatmak istiyoruz. Benim de herkes gibi korkum ve niyetim bu.

İnsan, gezegendeki egemen varlık. Bir çok kimse hemfikirdir. Benim gibi bazılarının ise tartışmaya gerek görmediği bir konu daha var; İnsanın bu egemenliğini terk etmeyeceği. Bu, türümüze evrimin sağladığı bir nitelik. Şüphesiz ömrü yeterse gezegenimiz üzerinde, geçmişte olduğu gibi gelecekte de farklı egemen türler görebileceğiz. Hükmümüz çok temiz geçmedi, birbirlerimize karşı olduğumuz kadar yerküreye karşı da acımasız ve saygısız yaşadık. Konu hakkında çok laf edilebilinir. [1] Ben şu an ki gündemimden devam etmek istersem, konudan tutacağım yer, egemen olmamızın en belirgin örneklerinden biri; diğer türler tarafından avlanamazlığımız. Tel örgüler ve kentleşme derken biraz da buradan bakmak istiyorum. Görüyoruz ya artık devamlı dönüp duran o av-avcı çemberinin neredeyse dışındayız. Bir çok uğraşımız ise başka bir türe av olmaktan kurtulmak üzerine. Av olmama kibri ya da av olma korkusu belki de, insanlara kim bilir nice zaman ölülerini yaktırdı. Toprağa olabilecek son faydalarını da ondan kurtulmak için savurmak istediler. Hayvanlara av olmak kentli için neredeyse ihtimal bile değilken o da bir bakteriye, mikroba vb av olmamak için çırpınıyor. Bizleri av-avcı çemberinden çıkartanın ise doğal yaşama yaptıklarımız olduğunu pekala biliyoruz ve derin bir vicdan azabı çekmemiz çok normal. Üstelik şimdi de kendi kısır döngümüzün çıldırtan vahşiliğinden kaçamıyoruz! Av olmamakla beraber artık bir çoğumuz avcı da değil, leş yiyici. O dondurulmuş kadavra parçalarına ne kadar alıştığımızı biliyorum ama yine de bazan yadırgayabiliyoruz öyle mi? Besilenme, öldürülme biçimleri de öyleyken hayvansal diğer gıdalarda adeta bir işkencehaneden çıkıyorlarken bu hepimizce sorunun bir kısmı. Deri, kürk, ilaç, kozmetik sanayi ya da beri yandan eğlence, eğitim, turizm, aksesuar sektörleri ve nicesi için sürekli olarak her türden canlılığa saldırıyor, işkence ediyor, katlediyoruz. Emperyalizmin her biçiminde, savaşlarda, kültür ve sermaye yayılmacılığında en az kendi türümüz kadar diğer türlere de zarar veriyoruz. Bunlar ve dahası, “benden sonrası tufan” diyen insanın bencilliği midir, yoksa gelişimin küçük kurbanları olarak gören ağır hasta zihniyetin idaresi midir, hangisi nasıl-ne zaman birbirinden beslenir, ortaya çıkışının sebepleri nelerdir benim bileceğim işler değil. Benim bildiğim modern insanın, hayvan seviciliği, leş yiyiciliği. Yalnız, kırılgan, terk edilmiş kentlinin kendinden aşağı gördüğü türü evcilleştirme gayreti… Zavallı gördüğü, dilsiz dediği türe tanrılık taslaması, onu bu duygular ile “kurtarmaya” çalışması, acınası görmesi… Maruz kaldıkları kıyımı, insan türünün faydaları üzerinden tarif etmeleri…

Hayvan deyince evcilleştirilebilir ya da sevimli olanlarından, doğa deyince peyzaj harikalarından başkasını düşünemeyen tabiat yaşamına karşı duyguları bunlar üzerinden şekillenmiş insan biçiminden iğrenmemek mümkün mü? Hele adeta bir parafili biçimi olarak bu seferde kendi doğasını unutarak yapacağı her türden saldırıyı bu duyguya yıkması olarak karşınıza çıkmadı mı? Ben kimseden bir Kaczynski [2] olmasını beklemiyorum, O’nun ki pek azımızın yaşayabileceği türden bir sıçrama. Yine de çoğumuzun Brigitte Bardot yolunda ilerlediği gerçeğimiz.

Kendimi bu meselenin bilinen bir yerinde konumlamam gerekirse eğer, Hayvan Kurtuluşçuluğundan çok Dünya Kurtuluş Cepheleri olarak bilinen çalışmalara daha yakın durabilirim. Yine de benzerlerim gibi ben de, hayvan ve doğa hakları savunucularının devrimci siyasete mesafe koymaya çalışmalarından memnun değilim. Bu fırsatçılar bir şey icat ya da keşif etmişler ve kimse onlara ait olanı kendisi için kullanamazmış gibi tutumlar içerisinde ne yapmaya çalışırlar? Beri yandan da politiğin bu çalışma ve eylemliliklerin önüne, sanki başka alemlerin işiymiş gibi, “insan sorunları”nı koymasına ne demeli? Bunlar ve her türden insan merkeziyetçiliğine karşı mücadele, önemli başlıklardan biri. [3]

Ben hayvansal gıdaları tüketirim. Ağız tadım bunlardan ve meyvelerden ziyade az pişmiş sebzelerden bilhassa kök bitkilerden yana olsa da hayvansal gıdalarla ilgili bir sorunum hiç olmadı. Tipik bir aile eğitimiyle yemek ayırmamayı öğrenmiş olmamın bunda etkisi tabii ki büyük ama bir canlının kendine zararı olmayan her şeyi yiyebiliyor olması gerektiğini ise diğer türlerden öğrendim. Örneğin, et yemeyi tercih etmiyor olmakla yiyemiyor olmak arasında gerçekten travmatik farklar olduğunu düşünmüşümdür. Yemeyi tercih etmediği için sağlık kalitesinde sorunlar yaşamayı da unutmayalım ki buna oruç ve perhiz biçimlerinden de dahil olanlar var. Bir de bu sebeplerden ötürü ilaç kullanma kısmı var ki aman aman!

Sanırım en baştan beri belli ettiğim üzere, işin endüstriyel boyutuyla ve yaşam biçiminin, belki de kültürün içinde olanın da endüstriyelmiş gibi görülmesinden ve gösterilmesinden rahatsızım. Av diyelim, bir spor olabilir mi? Spor için bir canlı öldürülür mü? Oysa pekala kendisine yetecek kadarı için avlanır insan. Ben öyle yaptım ve tokluğum için de minnetimi esirgemedim.

Çok mu uzattım bilmiyorum ama Yer’in kurallarını çiğneyemeyeceğimizi cahilane hatırlatmak istiyorum aslında. İnsanın romantik gribi, empatik ereksiyonları, idealist saçmalıkları, yarı açık bilinciyle ağlaşmaları, Yer’in umurunda değildir sanırım. Büyüklenmeye, had bilmeden onu korumalara değil işleyişine saygı duymalara, yaşamlarımızı buna göre şekillendirmelere ihtiyacımızı var.

Neyse ki kavgamızın bugün ki hali içimizi biraz olsun rahatlatıyor, biz dövüşe katıldıkça yalnız olmadığımızı daha iyi görüyoruz; köklerimiz kazanıyor!

fikrimisoranoldumu.org - eylül,8,13

Önceki Yazı:Hebdo Palaları Ne Olarak Çizmişti – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Bir Kitle İmha Silahı Olarak Selefilik - Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...