Hebdo, İslamofobi Ve Anarşistler Olarak Hal-İ Pür Melalimiz – Numan Bey

numanbey1Charlie Hebdo’nun Paris’deki ofisine yapılan baskında öldürülen 12 kişiden sonra gerek Türkiye’de ve gerekse özellikle Avrupa’da başlayan tartışma bugün halen devam ediyor. CH’ye dair dişe dokunur bir makale karikatür krizinin yaşandığı dönemde dergimizde yer almıştı.[1]

Hebdo’ya karşı yapılan bu eylem bir defa daha Avrupalı vatandaşların canlarının Dünya’nın başka bölgelerinde yaşayan insanlardan daha “değerli” olduğunu ispat etmiş oldu. Dünya bu katliamı gözetlemek, her tarafta ve her yerde olan bir Tanrı edasıyla iktidarların gözüyle dünyanın her yerinde normalleşmiş katliamlar “gösterisini” izlemek için televizyonların başındaydı. Katliam sonrası takip ve katliam silsilesini de polisiye bir film izler gibi izledik.

Katiller katledilirken ne bir acıma ne de bir merhamet duygusuna sahiptik. Öyle ya, katliamı onlar yapmıştı. Kısasa kısas hukuk anlayışımız onların cezalandırılmasını şart koşuyordu. Onlar da aynı hukuk anlayışına sahiptiler. Biz de… Öldürülmeyi zaten hak etmişlerdi. Evet, yobaz ve karanlık kafalılar kendilerine göre “kahramanca” çatışırken binlerce ve milyonlarca kişi öldürülenin de insan olduğunu düşünmedi ve öldürüldükten sonra milyonlarca insan bir oh çekti. Elbette Fransız Devleti katledilenlerin kanını yerde bırakmamış ve sisteme hâkimiyetini ve her şeyin kontrol altında olduğunu bu şekilde ispat etmişti.

Fakat ne olmuştu da bu katliam gerçekleşmişti? Neyi ispat etmek istiyorlardı katiller? Bu katiller İslamizmin bir tezahürü olarak mevcut al-kaide örgütüyle alakalı olduklarını ve Müslüman olduklarını da ifade etmişlerdi. Bu eylemi Hz. Muhammet’in karikatürlerini çizerek İslam’a ve Muhammet’e hakaret ettikleri gerekçesiyle gerçekleştirmişlerdi. Evet. Gerekçe haklıydı fakat öldürülmeleri ve katledilmeleri haklı değildi. Bunu haklı gören İslamcılar olabilir. Silahlı mücadelenin ve şiddetin amaçlarına varmak için meşru olduğunu ve bir çözüm olduğunu savunan örgütler, kişiler ve gruplar benzer şeyleri savunabilirler. Charlie Hebdo katliamını kınayan onca diktatör ve katliamcı devlet ve hatta örgüt oldu ki dünyada meydana gelen o kadar katliamı yapanların başkaları olduğunu sanırdınız.

Hepimizin bildiği gibi Charlie Hebdo dergisi Fransa’nın önemli bir mizah dergisi. Fransa’da mizah yapmakta ve orada satmakta. Bu arada Fransa’da eski sömürgelerinden göç etmiş ve orada yaşam kurmuş milyonlarca Müslüman Fransa’nın banliyölerinde yaşamakta. Bu insanları Faslılar, Cezayirliler, Tunuslular, Libyalılar ve Afrika’nın birçok ülkesinden göç etmiş insanların yanı sıra Türkler, Kürtler vb. milletlerden insanlar oluşturmakta.

Avrupa söz konusu edildiğinde göçmenler, özellikle Osmanlı bakiyesi ve Müslüman olan göçmenlerin -  9/11’den sonra gelişen medeniyetler çatışması teziyle kendisine vücut bulan teori de göz önünde bulundurulduğunda - önemli bir toplumsal mimarlık projesinin parçası olduklarını söylemek zor olmasa gerektir.

Batı’nın kendi “diğerini” yaratması kapitalizmin kendi varlık alanını genişletmesi için olmazsa olmaz toplumsal psikolojik bir oluş olarak duruyor. Bu 16. Yüzyıllardan bu yana Batı açısından Osmanlı olarak kurulmuştur ve Oryantalizm Batı fikriyatında bu minvalde yer bulmuştur. Kendisini iyi, güzel ve akıllı temeller üzerinde kuran batı diğerini kötü, çirkin, akıl dışı ve itici bir karakter olarak kurmuştu. Bir korkuyla kendi oluşunu canlı kılan Batı aynı zamanda bir ilgi ve merakın odağı olarak da Şarkı kurmuştu.

Bugün İslam’ın ve Müslümanların Batı’nın yaşam alanlarına müdahale eden bir başkası olarak kurulma süreci – aslında kendisi de modern Batı’nın söylemiyle kurulmuş olan – İslamizmin şeytanlaştırılmasıyla devam etmektedir. Bir buçuk milyar Müslüman şeytanlaştırılmış bir örgüt ya da örgütler vasıtasıyla şeytanlaştırılmıştır. Batılı insanın kafasında oluşan ya da daha doğrusu yaratılan prototip Müslüman imgesi bugün sadece batıda olan bir imge değil, dünyanın her tarafında var olan bir imgedir.

Batılı bir kişinin kafasında var olan bu imge aynı zamanda Müslüman ülkelerdeki laik, pozitivist, yüzü batıya dönük, “aydınlanmacı” kişiliklerin ve hatta Müslümanların dahi kafasındaki imgedir ve batılı orta sınıfın kafasında oluşan korkunun aynısını kendi kültürünü ve insanlarını tanımaktan münezzeh ve aslen iç oryantalist bakış açılarına sahip olan bu insanlar da hissetmektedirler. İslamofobi - oryantalizmde olduğu gibi - batılıya özgü bir hal değildir. İslamofobi dünyanın her tarafında herkeste var olan ve yabancısı oldukları İslam’ın proto-tipinin İslam olduğunu düşünen ve iddia eden herkesin bir problemidir. İslamofobi bir gerçekliktir. Korkunun kendisi gerçek olmasa da insanlar İslam’dan korkmaktadırlar.

Bu korkudan anarşistler de azade değildir. Buna dair bir sürü örnek vermek mümkündür. Pozitivist bir dünya algısına sahip, seçim zamanlarında anarşistliklerini ve anarşizmi unutup ateist ve seküler sistem partilerini sırf seküler ve islam karşıtı olduğu için destek peşinde koşan anarşistleri biliyoruz. Başörtüsüne karşı ve estirilen İslamofobik dalga sırasında Kur’an’a ve İslam’ın peygamberine küfür eden anarşistler tanıyoruz. Bunlar mebzul miktardadırlar. Gene bu kişilerin Charlie Hebdo katliamı olduğu sırada Fransız anarşistlerinin yayınladıkları bildirilerde İslam karşıtı cümleler bulmak için canhıraş Fransızca bilen insanlar aradıklarını ve bu cümleleri bulamayınca hayal kırıklığına uğradıklarını biliyoruz.

Fransız anarşistlerine gelince; Fransız Anarşist Federasyonu içerisinde bulunan bir kısım grup Charlie Hebdo katliamını kınamakla birlikte İslamofobi’nin bir problem olduğuna vurgu yapmayı da ihmal etmeyerek başörtüsü, Burka ve Türban’ın kamusal alanda yasaklanmasına dair Fransız Devleti’nin aldığı baskıcı tavrı destekledikleri gibi bir tavır içerisinde olmadılar. Tavırlarında geleneksel aydınlanmacı anarşist duruşlarından büyük bir farklılık olmasa da madunun hassasiyetlerine vurgu yapan anarşist gruplar dahi vardı ve bu kesimin duruşu Fransız anarşistlerinin bir açıdan gelişme kat ettiklerinin işareti olarak geldi bana. Bunun aksine bir tavır, elbette bu alanda La Pen’le benzer politikaları ve söylemi paylaşmak anlamına gelirdi.

Bundan hareketle Charlie Hebdo’nun Hz. Muhammet’i temsil eden karikatürlerini hakaretle ve aşağılama içerikleriyle yayınlamasına dair de çekimser tavırları dikkat çekiciydi. Fransız Anarşistleri elbette Charlie Hebdo’nun bu yayınları yapmasındaki maksadı daha iyi bilmekteydi ve özellikle Fransız sağı ve çeşitli faşist hareketlerle anarşizm adına 19. Yüzyılda kiliseye karşı verilmiş mücadelelerden feyzini almış görülen bu tavrın Avrupa’nın yeni faşizminin yeni dili olduğunun farkına varmışlardı. Fransız politika elitlerinin Bush’un Irak’a savaşıyla başlayan teröre karşı savaş politikalarını destekleyen Danimarkalı politika elitlerinin çizgisine paralel olarak aynı çizgiye oturması ve Charlie Hebdo’nun aynı düzleme oturmasının farkına varmış olmalılar.

İfade özgürlüğü şampiyonluğunu yapan CH’nin 2008’deki editörü Philippe Val, CH’de çalışan Maurice Sinet’ten Nicolas Sarkozy’nin oğluna dair yaptığı bir karikatürde anti-semitizm yapılıyor gerekçesiyle Sarkozy’den özür dilemesini istemiş ve o özür dilemeyince de işten atmış biridir. Sarkozy ile muhabbeti iyi olan bir dergidir ve Val politik olarak Sarkozy gibi aşağılık bir ırkçının ve onun politikalarının destekleyicisi biridir.

CH aslında sadece solun dergisi değil aynı zamanda sağın da dergisidir ama hiçbir şekilde madun ve mağdurlarla alakası olmayan bir dergidir. Ondan dolayıdır ki hiçbir zaman sömürgelerde meydana gelen katliamlara dair bir derdi olmamıştır.

Fransız toplumunun en altında yer alan göçmenlere, onların dinleri İslam’a dair çizilen; on dokuzuncu yüzyıl aydınlanma sürecinde kilise kurumuna karşı verilen mücadelenin benzeri; anakronik anlayışla yapılan saldırı bugün mağdura vurulan bir darbe ve faşizme ve ırkçılığa hizmet eden bir hareket olarak ortaya çıkıyor.  Bush’un “War on Teror” doktrininin sonucu olarak meydana çıkan ve Fransız/Avrupalı toplumun İslamofobik hassasiyetleriyle oynayarak ve körükleyerek hem Fransız toplumunun Fransızlıklarından ve geleneklerinden gurur duymalarına vesile teşkil etmişler, hem satışlarını arttırmışlar hem de İslam’ın içindeki çeşitliliği total bir kimliğe indirgeyerek “vatanlarına” yani milliyetçiliklerine ve devletlerine hizmet etmişlerdir.

Fransız politikası ve politik arenasıyla yakından ilgilenenTarık Ramadan’ın tabiriyle CH, bu süreci mevcut çoğunluğun kitle psikolojisini (yabancı düşmanı, ırkçı ve aydınlanmacı diğer Avrupalı faşist partilerin çizgisinde) kullanarak göçmen karşıtı ve islamofobik politikaların geçer akçe olduğu dönemde dergi satışlarını arttırmak için Fransız toplumun en altında bulunan Müslümanları hedef olarak seçmiştir.

Bundan dolayıdır ki Anarşistler hiçbir şekilde “Biz Charlie Hebdo’yuz” dememişler ve katliamdan sonra tam tersine “Charlie Hebdo değiliz” demeyi tercih etmişlerdir.

Diğer taraftan Anglo/Sakson dünya CH saldırsı sonrası CH’nin duruşunu oldukça eleştirel olarak ele almıştır. Örneğin; Katliamdan sonra The New York Times’ın yazarlarından David Brooks “Eğer Charlie Hebdo gibi bir dergi Amerikan Üniversite kampüsünde yayınlanmış olsaydı üniversitedeki gruplar ve öğrenciler tarafından nefret söylemiyle suçlanırdı ve 30 saniye bile duramazdı” demiştir.

Hebdo’nun Paris’teki ofisinde yapılan katliama dair itaatsiz.org’da anında yapılan kısa bir değerlendirme sonrası alınan tepkiler inanılmaz derecede rahatsız edicidir. Aslında ifade edilen şey bu saldırıların Avrupa’da mevcut olan İslamofobi’yi arttıracağına dairdi. Bu doğru da çıkmıştır. Katliamdan sonra Müslümanların bulundukları bölgelerde camiilere ve Müslümanlara karşı saldırılar artmıştır.  Bu saldırılar bugün de devam ediyor.

Görünen o ki Avrupalı devletler bu konuda pek adım atacağa da benzemiyorlar. Yabancı düşmanlığı / göçmen karşıtlığı ve İslamofobi birbirini söyemsel olarak üreten şeyler olarak Avrupa merkezci düşüncenin hem esin kaynağı ve hem de kendi ulusal varoluşlarının politik ürünü olarak durmaktadır.

İslamofobi Kavramı, Anti-İslam Kavramı

İslamofobi kavramı ilk defa 1918’de ressam Alphonse Étienne Dinet ve Cezayirli Sliman ben İbrahim tarafından yazılmış olan Hz. Muhammet’in Hayatı adlı biyografiden geçmiştir. İngilizceye Runnymede Trust adlı bir bir kuruluşun 1997’de hazırlamış olduğu bir raporda İslam’a ve Müslümanlara karşı korku, nefret gibi duyguları ifade eden bir kavram olarak geçiyor. Bu kavrama dair birçok tartışma mevcut bugün. Kavrama İslam’dan ve Müslümanlardan korkma, nefret etme gibi bir anlamı ifade ederken kimileri bu kavramın birçok açıdan ayrımcılığa ve dışlamaya neden olan bir çeşit ırkçılık olduğunu ifade etmektedir.

Norveç Holokost ve Dinsel Azınlıklar Çalışmaları Merkezi’nde bir bilim adamı olan Cora Alexa Døving İslamofobik söylem ile Naziler iktidara gelmeden önceki Avrupalı anti-semitist söylem arasındaki paralelliklerden bahseder. Bunlar arasında azınlıkların büyüyerek hayali bir tehdit olarak ortaya çıkacağı, geleneksel kurumları ve adetleri tehdit ettiği, azınlıkların uyum sağlamalarına dair kuşkular, seküler yaşam biçimine tehditler, cinsel suçların artmasına dair korkular, kadın düşmanlığı, tarihsel ve kültürel aşağılık kompleksinden gelen korkular, modern Batılı Aydınlanma değerlerine karşı düşmanlık gibi şeyleri sayar.

İslamofobi İkinci Dünya savaşı öncesi Avrupa’nın ayrık otu olarak gördüğü ve toplumdan ayıkladığı Yahudilerin bugün yerini alan Müslümanlara karşı Avrupalı Devletlerin ve Avrupalıların anti-semitizm yerine ikame ettikleri bir silahtır. Bugün modernizm sonrası yaşanan başka bir modernist dönemdeyiz. Modernizm bugün halen toplumsal yaşamın birçok alanında baskın bir öğe ve onun bir ürünü olan faşizm bugün değişik kılıklar altında ortaya çıkmakta. Faşist hareketlerin “sol” söylemden kendilerini ayırdıkları tek şey göçmen/yabancı düşmanlığı ve İslamofobiklikleridir . Avrupalı faşizm kendini kültürel saflık ve kültürel muhafazakarlık üzerinden kurmaktadır. Buna ekoloji de dahildir.

Runnymede Trust’ın raporunda İslamofobiyi karakterize eden düşünsel ve davranışsal halleri şöyle ifade ediyor:

  1. İslam monolitik, durağan ve değişime yanıt vermeyen bir yapı olarak görülmesi.
  2. Ayrı ve “başka” olarak ve diğer kültürlerle ortak değerlere sahip olmadığının ve onlardan hiç etkilenmediği ve onları etkilemediğinin düşünülmesi.
  3. Batı’dan daha düşük olarak görülmesi ve barbar, irrasyonel, ilkel ve seksist olarak görülmesi.
  4. Şiddet savunuru, saldırgan, tehdit edici, terörizme destek sunan ve medeniyetler arası çatışmaya odaklanmış olduğu düşünülmesi.
  5. Politik ve askeri avantajları kullanan politik bir ideoloji olarak görülmesi.
  6. “Batı” kavramının Müslümanlar tarafından düşünülmeden reddedildiği eleştirisinin yapılması.
  7. İslam’a karşı düşmanlık Müslümanların asıl toplumdan dışlanması ve Müslümanlara karşı ayrımcı uygulamalara meşruiyet kazandırılmak için kullanılması.
  8. Müslümanlara karşı düşmanlığın doğal ve normal olarak görülmesi.[2]

Uygarlıklar ya da Evren Algılarının Farklılıkları

Daha önce de belirtmiş olduğum gibi bu tanımlar Oryantalizme çok benzemektedir.

Buradan hareketle iki farklı uygarlık algısının ve farklı uygarlıkların ya da evren algılarının çatışmasının gün yüzüne çıkmış olduğunu ifade etmekte imtina etmeyeceğim. Her ne kadar kimileri Batı-Doğu dikatomisinin uydurma olduğunu söylese de ben bunun uydurma olduğunu düşünmemekteyim. Batılı evren algısı bugün bütünüyle belki de köklerinden kopmuş bir Dünya algısıdır. Ama ben sadece Doğu değil farklı uygarlıkların evren algılarını koyabilirim Batı’nın karşısına. Bu kopuş Batılı kurumların ve düşüncelerin Modernizm-Aydınlanma ile transformasyona uğramasıyla dbaşka evren algılanmalarından kökten kopmuş ve dünyayı hegomonyası altına alma çabasına girmiştir. Esas olarak son iki yüz yıldır devam eden ama daha eskiden, 16. Yüzyıldan gelen bir serüvenin sonucudur bu.

Sırf bu yüzdendir ki, bu evren algısından kopmanın imkânını aramak için Foucault 1979-İran devrimiyle heyecana kapılmış ve orada yaşamak için arayışa girmiştir.

Türkiye’de yaşamakta olan sadece seküler/laik ve pozitivistler değil İslamcılar ve Müslümanlar da dahil olmak üzere herkes bu batılı evren algısının içerisinde telakki edilmelidir. Elbetteki Batılı bir evren algısına da bütünüyle sahip olmadığımız ama onunla çepe çevre sarıldığımız oluşumuzla sabittir.

Türkiyeli Anarşistlerin Batılı bir klasik anarşizm algısı ve sadece çeviriye dayalı anarşizm algısının ötesinde kendisini kuracağı başka bir uygarlık algısı; bu topraklara özgü bir algıya ihtiyaç var.

Bu evren algısı ise buralı ve yerli olmak zorunda ve buraya yabancı olmamak zorundadır. Siyasal olarak kendini daha çok pozitivist bir evrende kuran Türkiye’nin anarşistlerinin bugün çıkış noktası olarak aldıkları yerler geçmişten bu yana sisteme yedeklenmeyi; çeşitli siyasal partilere yedeklenmeyi ve solcularla salt hükümet karşıtı bir muhalefet politikası yapmayı getirmiştir.

Bu hem batılı olan, hem de olmayan göçmenlerin dünyası Batılı insanın “yaşam alanlarını” tehdit eder. Bu kısa bir zaman da olsa büyük savaşlar arasında ve sonrasında yakalamış oldukları “huzur”u tehdit etmektedir. Fakat böyle bir düşman onlar için ve Batılı hegemonya için kendini var kılmak açısından da zaruri olarak kurulmaktadır.

Bundan dolayıdır ki Almanya’daki Pegida hareketi kısa zamanda binlerce kişiyi alanlara toplayacak bir etkiye sahip olmaktadır. Bundan dolayıdır ki Charlie Hebdo Fransız ırkçılığının İslamofobi üzerinden solcu ve sağcıların ortak oldukları hassasiyete seslenebiliyor ve anarşizm sloganlarını kullansa dahi bir Irkçılığın diline sahip olabiliyor.

Numan Bey

[1] 2013 yılında dergimizde yayınlanmış bir Charlie Hebdo değerlendirmesi. B. Eraslan’ın yazısı: http://itaatsiz.org/2014/03/14/islam-karsitligi-21-yuzyilin-anti-semitizmi-ve-kuresel-savas-cigirtkanligi/

[2] İslamofobiye ilişkin yazılanların büyük çoğunluğu wikipedia’dan özetlenip, çevrilmiştir: http://en.wikipedia.org/wiki/Islamophobia

Önceki Yazı:3. Anarşizm ve Din: İslam ve Anarşizm – Alişan Şahin
Sonraki Yazı:4. Anarşizm ve Din: İslamdaki Anarşizm Yada Anarşizmdeki İslam – Alişan Şahin
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...