21. Anarşinin Antropolojisi: İspanyol Devrimi - Harold B. Barclay

Bu yüzyıl içinde anarşist bir toplum kurma çabalarından bir ikincisi,  1936 yılından başlayarak İspanya’da gerçekleşmiştir. Fakat gene müphem bir durumla karşı karşıyayız: Burada ademi-merkeziyetçi kolektivist bir demokrasi mi yoksa bir anarşizm kurma çabası mı söz konusudur? Sam Dolgoff, Vernon Richards ve diğer anarşistler bu durumla ilgili yazılarında hareketi ve toplumu “anarşist” olarak nitelemişlerdir. Pek çok kolektifi doğrudan gözlemlemiş olan Gaston Leval ise hareketi “liberal komünizm” ya da “devrimci liberterlik”, hatta “liberter demokrasi” olarak adlandırmayı tercih etmiştir.

Nihayetinde cumhuriyetin yıkılıp, Francisco Franco’nun faşist rejiminin kurulmasıyla sonuçlanan İspanya İç Savaşı sol görüşlü kişiler, özellikle liberter sol tarafından bir İspanyol devrimi olarak görülür. Bunun bir devrim olduğu düşünülür,  zira Temmuz 1936’dan Mart 1939’a kadar olan dönemde, İspanya’nın çoğu kısmında, sosyal ve ekonomik yaşamda yaygın ve köklü değişiklikler olmuştur. Bizim açımızdan en önemlisi ise anarşistler tarafından yeni sosyal kurumların inşasıdır.

1936 yılında İspanya dünyadaki en büyük anarşist harekete sahiptir. Aslında, muhtemelen dünyadaki tüm anarşistlerin yarısından fazlası İspanyol idi. Bu durum, 1872’ye kadar geri giden popüler bir anarşist hareketin sağladığı köklü geleneğin sonucuydu.  İspanyol hareketi esas olarak Bakuninciydi, zira toplumun yerel federasyonlar halinde birleşeceği ve sonuçta daha geniş federasyonlar oluşturacağı bölgesel kolektifler halinde örgütlenmesinden yanaydı.

İspanyol anarşizminin önemli bir özelliği hem kentsel, hem kırsal alanlardan muazzam bir  destek  alıyor  olmasıdır. Aslında, Rocker ve Murray Bookchin gibi anarşist yazarlar, geleneksel İspanyol köylüsünün  anarşist  kolektivizme uygun  bir geleneği sürdürdüğünü  ileri  sürmüştür.   Bookchin  anarşizmin İspanyol  halkının  yaşamına  “içkin  olduğunu”  bile  ileri  sürer. İspanyol köylüsünün sahip çıktığı bireyci değerlere ilaveten köylerdeki kapitalizm-öncesi kolektif  ve karşılıklı yardımlaşma pratiklerini kastettiği bellidir. Yardımlaşmanın ve bireyciliğin bu bileşimi sadece İspanyollara özgü değildir. Köylü halkların ortak bir özelliği gibi görünmektedir.  İspanyolların komşuları,  Imazighenler ve Arap köylüleri de hiç şüphesiz böyle tanımlanabilir. Anarşizm, İspanyol halkının yaşamına çok içkin olmayabilir, oysaki köylülük içindeki içkinliği daha kesin bir önermedir ve bunun sebebi köylülüğün içinde bulunduğu koşullardır. Öyle bile olsa, Bookchin’inki gibi bir gözlem İspanyol yaşamının, mesela kilisenin etkisi gibi otoriter yönünü hesaba katmaz, ayrıca İspanyollar arasında faşizmin bir çekiciliğinin olduğu gerçeğinin üzerinde de hiç durmaz.

Fakat İspanyol köylülüğü içinde Bakuninci federalizmin bulduğu destek, en azından bu çevrenin son 100 yılın radikal sosyal-teknolojik karışıklıklarıyla yüz yüze kaldığında, anarşizm için verimli bir zemin olduğunu düşündürür.

İspanyol anarşist kolektiflerinin örgütlenmesinin ve işleyişinin teferruatlarına girme amacında değilim. Buradaki amacım bu kolektiflerde otoritenin rolüyle ilgili bazı sorular ortaya atmaktan ibaret. Tüm komünlerin ideali; üretim araçlarına müştereken sahip olunan, gönüllü üyelik ve ceza almadan ayrılma özgürlüğünün bulunduğu, karar alma sürecine tam ve eşit katılımın olduğu, kişinin uğraşını özgürce seçtiği, eğitimin, sağlık hizmetlerinin ve ilacın parasız olduğu, eşit ücret alınan, paranın yerini paya dayanan bir tür karnenin ve komünler arası takas sisteminin aldığı özgür bir kolektif oluşturmaktır.

Makhno Ukrayna’sındaki komünler gibi İspanya’dakiler de yalnızca yoğun düşmanlığın ve açık savaşın olduğu bir dönem boyunca faaliyet göstermişlerdir. Bunlarda her tür kıtlığın, iletişim bozukluğunun, etkili sosyal ilişki ve ticaret yokluğunun aşikâr yan etkileri görülür. Fakat aynı zamanda tüm üyelerini ortak bir düşmana karşı tek bir yumruk olmak için sürekli motive edebilmenin olumlu etkilerini de taşırlar: Öyle ki, normal zamanlarda problem olabilecek pek çok şeyin bir kenara bırakılıp, göz ardı edebileceği bir hayatta kalma mücadelesi sürmektedir.  Sistemi etkileyen sadece olumsuz savaş koşulları değildir; üç yıldan daha kısa bir zamanın, oligarşik ya da bürokratik düzenlemelerin ortaya çıkmasına yetecek bir süre olup olmadığı da sorgulanmalıdır. Son olarak, neredeyse tüm kolektiflerde, kendini adamış anarşistlerin şaşmaz şekilde azınlık oluşturduğu unutulmamalıdır.  Çoğunda ademi-merkeziyetçilik, eşitlik ve özgürlük prensiplerine bilhassa bağlı olmayan sosyalistler ve diğerleri çoğunluğu oluşturur.

Leval’in ya da Dolgoff ’unki gibi tenkitler kolektiflerin müşterek iyelik prensibini uyguladığını göstermektedir.  Tarım kolektiflerinde toprak, hayvanlar ve araç-gereç komünün iyeliğindedir. İşler üyelerin azami katılımıyla idare edilir. Sık sık toplantılar ve açık tartışmalar yapılır. Ücretlere eşitlik getirmek için ciddi bir çaba vardır. Parasız eğitim, ilaç ve tıbbi hizmet evrenseldir; hatta bazı kolektiflerde barınma, elektrik ve ekmek de ücretsizdir.

Gene de varsayılan bir anarşist deneyim için mühim sorular ortaya çıkmaktadır – Makhno deneyiminin akla getirdiğine benzer sorulardır bunlar. Öncelikle, göründüğü kadarıyla çok az komün, toplantılarında fikir birliği prensibini işletmekte, bunun yerine oy çokluğuna başvurmaktadır. Azınlığın fikrini bastırma aracı olarak kullanılmadığı sürece bu uygun bir anarşist teknik olabilir. Bunun anlamı aslında temel prensiplerin ne olacağına karar vermenin o kadar kolay olmadığıdır. Dahası, her durumda azınlığın her zaman için çoğunluğun kararına uymama ya da çekilme hakkı olmalıdır.

İspanyol kolektiflerinde çekilme hakkı kabul edilmiş gibi görünmektedir, fakat gene de ayrılan biri kolektife katılırken yaptığı herhangi bir katkıyı kaybedebilir. Daha önemlisi, ayrılan ya da bu sebeple herhangi bir kolektife katılmak istemeyen kişilere ne olduğudur. Muhtemelen ya bir kolektife mensup olma ya da bağımsız bir işçi olarak kalma seçeneğine sahiptiler. Tarımda bunun anlamı; yasak olduğundan dolayı ücretli işgücü tutmaya ihtiyacı olmayan bir küçük çiftlikle sınırlı kalmaktır. Leval solun muğlak terminolojisi içinde bize, kolektife katılmayan kişilerin “faaliyetleri, kolektif aracılığıyla işin genel planına göre ‘koordine edilir’” demektedir.  Ürettikleri şeyler kolektiflere satılır. İnsan bu noktada ücretli işgücünün niye yasaklandığını ve kolektife mensup olmayan çiftçilerin faaliyetlerinin nasıl “koordine edildiğini” merak eder. “Anarşist bir polis kuvveti” mi vardı? Veyahut anarşiye daha uygun bir gelenek içinde boykot etme veya dışlama gibi yaygın yaptırımlar mı uygulanmaktaydı?

Sorgulanabilir bir diğer muğlak alan da, grup işlerini idare etmesi için seçilen kolektif komitelerinden söz edilmesidir. Kolektifler genelde sayılarına göre üç veya daha fazla kişiyi, yönetim veya yürütme komitesi ya da “idari komisyon” olarak işlev görmesi için seçerler ve görünüşe göre onlara bayağı bir yetki devrederlerdi. Komiteler çalışma saatlerine ve yapılacak ödemeye karar verirlerdi; bir üyenin kolektiften çıkarılıp çıkarılmayacağı onların kararına bağlıydı. Alcora köyündeki  “liberter komünizm”e dair söylenen şuydu: “Komite paterfamilias’tır. Her şeye sahiptir, her şeyi yönetir, her şeyle ilgilenir. Her özel istek onun onayından geçmelidir. Son kertede tek yargıç odur. Komite üyelerinin bürokrat, hatta diktatör olma riski nedeniyle duruma itiraz etmek mümkündür. Köylüler de böyle düşündüklerinden,  komitenin sık aralıklarla değiştirilmesine karar vermişlerdir, dolayısıyla köyün her üyesi belli bir süre komite üyesi olabilecektir.”  (Dolgoff ’da alıntılanmıştır, 144). Fakat otoritenin böyle toptan bir devri anarşi midir? Görev dönemlerinin kısa ve her dönemin ancak belli kişilerle sınırlı olması anlamında buna demokratik bir düzenleme demek daha iyi olabilir.

Bu sorular ve tenkitler İspanya deneyimini küçümseme çabası olarak değerlendirilmemelidir. Hiç şüphesiz bu liberter kolektifler hatalarına rağmen cesur, yenilikçi ve cüretkâr deneyimlerdir. Anti-otoriter eğilimleri nedeniyle bu girişimler muhtemelen bu yüzyıl içindeki değişime dair yegâne radikal ve geniş ölçekli çabalardır.

Harold B. Barclay

Önceki Yazı:Haklısınız Bay Başkan Kürt Sorunu Yoktur Etnik Kibir Sorunu Vardır - Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:22. Anarşinin Antropolojisi: Ortak Bir Amaca Yönelik Anarşist Topluluklar – Harold B. Barclay
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...