Büyük Felaket Ve İnsan Olmanın Vicdanı - Dilaver Demirağ

dilo1-kopyaBu yıl 1915'in yüzüncü yılı ve bir kaç ülke daha soykırım dedi. Yine politikacılar aynı nakaratı, sömürge aydınları Ermeni milliyetçiliği ile aynı dili konuştu. Bu yıl Faşistler Agos'u tehdit etti. Ve tabi beklenildiği üzere devlet kılını kıpırdatmadı. Kadıköy’deki soykırım anması ise polisin her zamanki tavrı ile hatırlanacak. Artık belli şeyler gibi 1915'de rutinleşti. Anmalar bile. Ve artık kirlenmiş, ağızda bir cesete dönüşmüş Soykırım kelimesi beyaz Türk solcuları ve yeni nesil ermeni yeni solcuları tarafından bol miktarda kullanıldı ve Kurban rolü ziyadesi ile sıkmış bir hal aldı.

Ermenilerin haklı acısını sömürmeyi bir siyasi rant yapan politikacı takımına en iyi cevap      4 Mart 2010 tarihli Taraf Gazetesinin başlığı olsa gerektir,  ABD temsilciler meclisinde dışişleri alt komitesinde 1915’de yaşanan etnik temizlik nedeni ile Ermeni Diasporası’nın soykırım iddialarının kabulü yönünde oy kullanılmasına ilişkin “ Bu yıl da soykırım mevsimi açıldı” başlığını kullanmıştı. Bence başlık cuk oturmuş. Çünkü bu mesele gerçek bir insanlık trajedisi yaşamış Ermenilerin acılarını hafifletmek, onların uğradığı haksızlıklarının giderilmesini sağlamaktan çok, siyasi hesaplarla dönemsel olarak batılı devletlerin gündeme aldığı bir konu.

Dikkat ettiyseniz başlıkta ne soykırım, ne de başka bir ibare kullanmadım, doğrudan, Ermenilerin kendilerinin kullandığı ifadeyi kullandım. Büyük Felaket (Medz Yeghern). Bir halkın belleği ile meseleye bakar ve mağdurlar ile empati kurmaya dönük vicdanlı bir tavır takınırsanız kullanacağınız kavram bu olmalıdır. Çünkü yaşananlar kim ne derse desin bir halk için gerçek bir felakettir. Nitekim devletin resmi ağızları bile yaşananlar için trajedi ifadesini kullanıyor. Gerçi kavram ciddi anlam kaymasına uğramış değil de antik yunandaki gibi kullanılırsa Trajedi kaçınılamayan bir durumdur. Oysa Ermenilerin yaşadıkları kaçınılabilir bir felaketti.

Büyük Felaket anlamında kullanılan Medz Yeghern Ermenice de süreç içinde anlamı değişen bir kelime. 1769 tarihli Haygazyan Sözlüğü’nde ‘yeghern’in Türkçesi olarak “fesad, bela” deniyor, aghed ise yine bela ve fesad olarak tanımlanıyordu. Konunun uzmanları birincisinin daha çok insanlar eliyle gelen belalar için, diğerinin ise doğadan gelen belalar için kullanıldığını belirtiyor. Ancak, 1908 tarihli Minasyan Sözlüğü’nde ‘aghed’de bir yenilik yok ama ‘yeghern’ kelimesinin karşısında eskiden olmayan bir açıklama okuyoruz: “Kabahat, cinayet, cürüm”… 1974 tarihli Bohçalyan Sözlüğü’nde ise ‘yeghern’in artık tek anlamı var: ‘Cinayet’[1] Ben de bu kelimeyi yani Felaket kelimesini içerdiği tüm anlamsal değişimler ile birlikte kullanıyorum. Çünkü benim için Ermenilerin kendi başlarına gelen olaya verdikleri ad ne ise o olaya verilmesi gereken isim de o. Bunun dışında kullanılan her kelime Ermeniler adına konuşmak anlamına gelir. O yüzden ideolojik olarak yapılan eklentileri kabul etmiyorum. Nitekim Osmanlı'nın vicdan sahibi fikir adamlarınca kullanılan kelime de Ermenilerin son kullandığı ile benzer . Kıtal yani katliam, kıyım. Ancak kıtal savaş halinde kullanılan bir kelime. Savaşta tarafların birbirini öldürmesi. Bu da Osmanlı müttefekirlerinin olayların köküne gönderme yapması bakımından önemli. Çünkü Ermeniler savaş esnasında öldürüldü.  Mukatele ise katliamı meşrulaştırmak için daha sonra Türkçülerce ortaya atılıyor.

Lafı dolandırmadan doğrudan söyleyeceğimi söyleyeyim ben ne Taner Akçam, Sevan Nişanyan gibi diaspora milliyetçilerinin kayıt cihazları gibi düşünüyorum ne de Halaçoğlu vb resmi vicdansızlar gibi. Ne abartı, ne inkâr. Tam tersine ben olaya tamamı ile cılkı çıkartılmış bir ifade ile “etik bir duyarlık” içinde bakıyorum. Kaygım adalet. Hiçbir siyasi hesabım yok, tek hesabım kendime düstur edindiğim Edward Said’in Entelektüel tanımında olduğu gibi İktidarın suratına Adaletin o sağlam şamarını yapıştırmak. O yüzden bir insanlık dramını/acıklılık halini siyasi hesaplara alet eden  milliyetçi diasporacılardan da onların sözlerini ha bire tekrarlayanlardan da, devlet aklı ile konuşan vicdansız faşistleri de hiç ama hiç benimsemiyorum. Tersine onlardan tiksinti duyduğumu inkâr edecek değilim. Tiksinti derecesinde uzaklık duymamın nedeni ise insanlık adına başımızı öne eğeceğimiz birçok felaketten birinin yaşandığı bir olayın çarpıtılıp siyasi hesaplara alet edilmesi. Kızgınlığım bundan kaynaklanıyor. Faşistler insanların utanacağı bir meselede yüzsüz bir biçimde üste çıkma çabası ile inkarın o kirli sularında kulaç atmaktalar. Çıkıp da mertçe evet yaptık, bunu yapmamıza yol açan etkenler vardı ama ne olursa olsun bunların hiç biri yediğimiz herzeyi meşrulaştıramaz demeleri gerekirken demagojide Göbelsi yaya bırakacak bir pişkinlik içindeler. Diğer yandan soykırım kavramını ahlaki ve adalet amacı ile değil de içlerinde ukte kalan ulus devleti dün olduğu gibi yine Batının hamiliğinde inşaa edebilir miyiz derdi ile kullanan Ermeni faşistlerinin de hiç ama hiç yanında değilim onlar da acıyı sömürmekle meşguller. Diasporada sürgünde yaşayanlar ise bu kelimeyi ahlaki bir duyarga ile kullanmaktalar ki benim nezdimde bunu diyenlere canınız sağolsun demekten başka bir yol mevcut değil. Zaten bu olayı yaşayan Ermeniler hele de bizim topraklarımızda yaşayanlar anlatma çabasında değiller ki asaletleri de konuyu bir vicdan sömürüsüne dönüştürmek istememelerinden geliyor kanımca ama daha da önemlisi bunu dile dökmenin güçlüğü.

“Eli Wiesel, "Bunu bizzat yaşamamış olanlar asla anlamayacak; yaşayanlar ise asla anlatmayacak; ne doğruyu ne de tamamını... Geçmiş ölülerindir" sözüyle ifade ettiği o imkânsızlıktan dem vuruyorum. “Kamplardan kurtulmuş kimi yazarların tanıklıklarında 'yürüyen ceset'lerden. Hayat ve ölümün sınırında sallananlardan. Primo Levi'nin "Sessizlik içinde yürüyen ve çalışan, içlerindeki tanrısal kıvılcım ölmüş olan insan - olmayanlar" diye tarif ettiği, "Yüzü olmayan bir insanlar yığını olarak belleğime üşüşüyorlar. Çağımızın bütün kötülüklerini tek bir imgede toplayacak olsam, çok iyi bildiğim o imgeyi seçerdim: Başı eğik, omuzları çökük, yüzünde ve gözlerinde düşüncenin izine rastlanmayan bir deri bir kemik bir insan" diye hatırladığı o kamp sakinlerinden. Yani 'Muselmann'lardan.”

Böyle diyor çağımızın en değerli siyaset düşünürlerinden Agamben.

Ermeniler de benim gözüm de “Muselman”lar. Agamben Nazi Almanyasında kamplardaki insanlar ile ilgili olarak Nazilerin bu ifadeyi yani Müslüman tanımını kullandığını söyler. Nedeni kamplarda kalanların çoklukla eğik konumda olmalarıdır. Almanlar nezdinde ayakta duramayan bir yerde rükûda gibi bir yürüme konumunda olanlar için bu benzetme uygun düşmüş olmalı.

Ancak Agamben bu terime yeni bir anlam daha yükler. Kutsal İnsan (Homo Sacer) kitabında kullandığı bu terim yani Homo Sacer bir ara bölge insanıdır kurban edilemez ama öldürülebilirler. Siyaseten Katl gibidir , başları kesilemez  çünkü kanları helal olmadığından kanları dökülemez, ama öldürülebilirler yani boğulabilirler. Homo Sacer hukukun korumasından yoksundur o bir yurttaş değildir. Kutsiyet halesi ile donanmış bu nedenle ilahi hukukun konusu değildir, onlar kurbanın taşıdığı aşkınlığı taşımaz, saygınlığa yüceliğe sahip değildir. Diğer yandan sivil hukuka da tabi değildirler. Onların konumu arada bir konumdur bir başka deyimle müphemdirler.

“Muselmann, tam da arada kalanın adı. Kısa ömürlü olup ölüp gitmesine rağmen çoktan dibe vurmuş olduğu için şehit olamayan, yaşananların gerçek şahidi olmasına rağmen konuşamayan, o. Olağanüstü hal koşullarında en çok rastlanan kurban. İsimsiz, suretsiz, dili çoktan lâl olmuş olan. Ölümü ölüme benzemeyen.”

Modern çağın tüm mezalime uğramışları için bu ifade kullanılabilir Hintli dokumacılar, Kuzey ve Güney Amerika yerlileri, Ruanda da öldürülen Tutsiler, Arakanlı, Doğu Türkistanlı, Filistinli, Cezayirli, Bosnalı Müslümanlar, Yahudiler ve elbette Ermeniler. Listeyi uzatmak mümkün. Yüzyılımız bir soykırımlar, katliamlar çağı. Ve katledilenlerin hepsi de illa devlet eliyle ordularla, kitle imha silahları (uçaklarla, tanklarla) ile öldürülmüş değiller. Tersine kim zaman sivil halkın sivil halkı (ama devletin göz yumması ya da teşviki ile) katlettiği de olmuştur ve olmaktadır da.

Hâsılı modern devlet bir ölüm makinesidir ve öldürme kapasitesi de her geçen gün artmaktadır. Ulus devlet kötülerin en kötüsü olarak tarih boyunca hep zulüm üretti ve üretmeye de devam etmektedir. Ulus devletin en ölümcül silahı da milliyetçiliktir. Bu bakımdan milliyetçiliği bir kitle imha silahı sayacak olursak yanlış bir ibarede bulunmuş olmayız.

İşte Ermeni Pogromu’nun[2] veya Etnik temizliği’nin[3] ardında yatan saik de bu kitle imha silahıdır. Bu yapılanlar bu tanımlarla da sınırlanamaz. İttihat ve Terakki tarafından hayata geçirilmesi sağlanan Ermeni Pogromu’nun ve Etnik Temizliği’nin Etnosid olarak ifade edilecek bir yanı da vardır. Malum Jenosid soykırıma yakın bir anlam taşır. Jenosid; bir halkı, ırkı, toplumu fiziki olarak yok etmeye yönelik harekettir. Etnosid ise; bir ırka, halka, topluma ait değerleri yoketmek için yapılan fiildir. Yani bunların dilini, tarihi eserlerini, medeniyetini, kültürünü, inancını, örf ve adetlerini, kısaca geçmişi ile ilgili bütün değerlerini yoketmek, çarpıtmak, aşağılamak, unutturup hafızalardan silmektir amaç. Buna asimilasyonun (eritme) en acımasız, sinsi şekli de denilebilir. Tek Parti dönemi boyunca Ermenilere ve gayrı müslimlere uygulanan tam da bu oldu. İttihat ve Terakki’nin Ermenilere dönük mezalim (tüm bu batılı kavramlara denk düşen Arapça her tür eziyeti ve zulmü anlatmakta kullanılan bir sözcüktür) sadece fiziki boyutları ile sınırlı kalmamış Ermenilerin yaşadıkları hafızalardan silinmeye çalışılmıştır.

Bizim kültürümüzde kötü olaylar hatırlanmak istenmez, unutulmaya terk edilerek o acıların kabuk bağlaması arzulanır. Bu Müslümanların fazilet sahibi insanlar olmalarından dolayıdır. Çünkü affetmek, olayın kötü izlerini silerek bir yaranın işlemesini önlemek Allah’ın kullarına bir erdemli davranış olarak tavsiyesidir. O yüzden halkımız genellikle geçmişteki kötü olayların tekrar tekrar gündeme getirilmesinden hoşlanmaz bu nedenle Ermenilere dönük mezalimlerin hatırlanması kimi safiyet sahibi Müslümanlarca hoşnutsuzlukla karşılanıyor. Ancak devletin esas sahipleri  için bu iyi niyetli tavır sömürülen ve kendi pisliklerini örtmekte kullanılan bir şeye dönüştüğü için bu olayların hatırlanması ve Türkiye’de yaşayan insanların gerçeklerle yüzleşmesi gerekiyor.

 Bunun tek nedeni sadece devlet değil sağcılaşmış Müslüman zihnin de işbirliği yaptığı ve aslında milliyetçi kibrin de alter egosu olan millet-i hâkime meselesidir. Bu kavramın Osmanlı’nın adil biçimde idare de bulunduğu zamanlarda bir anlamı vardır. Çünkü dini azınlıklar Müslümanlara emanet edilmişlerdi (elbette belli koşullar ile). Ama devlet adaletten sapınca ve Müslümanlar da emanete hıyanet edince bu kavramın da anlamını kaybederek resmen ezen ulus olmanın bir parçası olacak bir kibre dönüştüğü de gerçektir. O yüzden Ermeni katliamıyla, Dersim katliamıyla - ki oda Ermenilere yapılanlar gibi tam bir jenosididir ve soykırımdı - yüzleşilmesi hâkim millet Türkler - ki İsmet özel sayesinde Türklük Müslümanlıkla özdeşleştiğine göre aynı zamanda Müslüman Türklerin yönetimi olma iddiasındaki mevcut Tek Parti yönetiminin - bu kibrin kırılması için hakikatlerin açığa çıkarılması gereklidir. Soykırım kelimesini Lemkin denen Emperyalist leşçi gibi başka niyetlere dönük kullanmıyorum. Soykırımı tam da kelime anlamı ile yani bir halkın topyekun ortadan kaldırılması olarak kullanılıyorum. Ermeni Sürgünü esnasında devlet görevlilerinin bazıları ile teşkilatı mahsusa üyeleri, hatta geleyana getirilen sivil halk çocukları da öldürdüğü için bu bir soyun kurutuluması, soyun kırılması hadisesidir. Bu anlamda hukuken soykırım benim için bir şey ifade etmeyen bir şey ama kelimenin kendisi çok anlamlı.

Milliyetçilik Virüsü

Konunun tarihsel arkaplanına girmeden önce kendi düşüncelerimi daha net koymak istiyorum. Ermeni Pogromu ya da Etnik temizliğinde ne Ermeniler küllümün mazlum, ne Müslüman Türkler küllümün zalimdir. Bu oyunda zalim de mazlumda sürekli yer değiştirdi. İşin gerçeği şudur bu olay milliyetçiliklerin karşılıklı tepişmesidir. Arada ezilen çimen ise Türk ve Ermeni köylüleri oldu. Her iki taraf da ağır kayıplar verdi. Bu kayıplar salt mal ve can kaybı olmadı aynı zamanda derin bir insanlık kaybı da oldu.

Aslında İttihat Terakkici milliyetçi tarih tezi ile Hınçakların, Taşnakların mirasçısı, bazı Diaspora Ermenilerinin de aynı madalyonun ürünü olmanın ötesinde tarihsel olarak Ermeniler ile Türkçüler Osmanlının tasfiyesi konusunda işbirlikçiydiler. O dönemde tıpkı İttihat ve Terakki gibi modern ve ulus devletçi Hınçaklar, Taşnaklar ile balkanlardaki milliyetçi yükseliş sonucu Türklük tezine sarılan ve “Türkiye Türklerin Olsun” fikrini benimsemeye başlayan İttihat Terakki aslında aynı bahçe devlet mantığında birlikteydiler. Kavramın sahibi Zygmunt Bauman bahçe devletin farklıkları yok etmeye dönük yanına işaret eder. Devlet bir bahçıvan gibi bahçedeki ayrık otlarını temizler. Etnik temizlik de böyle bir mantığın ürünüdür.

Etnik temizlik aslında modern devletin tüm toplumsal yaşamı standardize etme mantığının bir ürünü. Modern Devlet Mantığı üzerine çok iyi bir çalışma yapmış olan James C. Scott Devlet Gibi Görmek adlı çalışmasında Modern Devletin öngörmek üzerine kurulu (o buna okunaklılık adını veriyor) çalışmalarının Bauman’nın tespiti ile belirsizlik durumu olarak müphemliği ortadan kaldırmak için mühendislik projesi uyguladığından dem vurur.

Avrupa’nın son dönemlerdeki en değerli sosyologlarından Zygmunt Bauman soykırımların modern boyutuna dikkat çeker. Son derece iyi örgütlenmiş ve vicdan gibi bir engelden kurtulmuş, tıpkı ordu gibi emir komuta düzeni içinde ve bir saat gibi mekanik bir düzenlilikle işleyen bürokrasi, bu bürokrasinin tüm olaylara akılcılık ekseninde bakmak temelindeki yapılanması ile ırk kavramını icat ederek Darwin’in “en iyinin hayatta kalması”  ilkesini sosyolojiye taşıyan bilim insanları ile siyaseti bir bahçıvan pratiği (ayrık otlarını temizleme) olarak gören bilimsel destek. Bütün bunlar Ulus Devletin kendine bir toplum yaratma mantığı ile sanayinin sağladığı imkânlar ile biraya gelince Modern soykırım meydana gelir.

Konuya bu eksende bakarsak İttihat Terakki bu kadar modern değildi. İttihat Terakki soykırımı (Naziler kadar) titizlikle ve son derece iyi bir biçimde planlama becerisinden yoksun olacak kadar da rasyonel olmaktan uzaktı. İttihat Terakki’nin yaptığı tehcir yani sürgün özünde bir mübadele mantığı olarak başlamış ama sonradan bir jenoside dönüşmüştü. Yavuzun geçmişte Alevileri içerdeki ajan potansiyeli olarak görmesi gibi, bir yandan Hınçakla, Daşnakla, Osmanlının tasfiyesi için birlikte hareket ederken, diğer yandan da Ermeni milliyetçiliğinin yayılması tehdidine karşı Ermenilerden kurtulma planları yapılmaktaydı.  Hınç mantığı ile değil de serinkanlı bakılırsa Ermenilerin de Türklerin de aynı virüsü yemiş kurbanlar olduğu söylenebilir.

Mazlumla Zalimin sürekli yer değiştirdiği bu oyunun asıl öznesi Batı devletleri ve onların Emperyal hesaplarıydı. Onlar için Türkler de Ermeniler de, Rumlar da, Kürtler de sadece birer araçtı. Batı aklının işleyiş biçimi her şeyi amaca giden bir araç olarak görmek olduğundan ve Makyavel’in perense her tür düzenbazlığı meşru görmeyi öğütleyen prensipleri, batı aklının ürünü olan diplomasinin temel taşıydı. Dolaysıyla batının içerden parçalama harekâtı düzenleyerek, Osmanlıdan kurtulma ve dolaysıyla ezeli düşmanı İslamın belini kırmada tüm bu unsurlar birer araçtı. En önemli silahlar ise geri kalmışlık, modernleşme, medeniyet, modern devlet ve modern dünya görüşüne sahip olmak için “ilerlemek”di. Milliyetçilik de doğal olarak bu düşünme biçiminin bir uzantısı olarak güçsüzleri güçlülük rüyası görmekte seferber edecek bir ideolojik silahtı. Ya da bir başka ifade ile sömürgeciliğin keşif kolu olarak gurur ve kibir duygularının pompalanması.

Türkiye’ye teknik anlamda soykırım atfeden Ermenilerin Hınçaklar ve Daşnaklar aracılığı kurduğu düş hiç de İttihat Terakkiden farklı değildi. Onların kurduğu Ermenistan da çok büyük bir ihtimal ile Türkleri etnik temizliğe maruz bırakacaktı.[4] Ulus devletin ve milliyetçiliğin yasası bunu gerektiriyordu. Nitekim Karabağ’da yaşananlar Avrupa’nın ve buradaki ermeni aydınların yansıtmaya çabaladığı Masum Ermeniler portresine uymuyor. Nasıl bize o kadar Ermeni nereye gitti diye sorgu sual edilmekteyse bizim de Ermenistan Ermenilerine oradaki Müslüman ahali nereye gitti nasıl oldu da %6'lara indiler diye sual etmemiz gerekir sanırım. Burada yapılanlar eğer sistematik bir katliam değilse ne. Bu yapılanalar etnik temizlik kapsamına girmiyorsa Sırplar neden yargılanıyor. Boşnaklar ile Azerilerin farkı ne?

Kısacası soruları çoğaltmak mümkün. Milliyetçilik bir kurban siyaseti üzerinden geri dönüyor, liberal aydınların tarihin sonunu ilan ettikleri bir çağda, Post-Modernite’nin azdırdığı kimlikçilik ve fark tutkusu, küreselleşmenin anonim tüketici kimliği karşısında geri dönüyor. Sanal Kapitalizm makalesini yazan Arthur C. Kroker liberalizmin anti tezinin sosyalizm değil faşizm olduğuna dikkat çeker. Liberal Küreselleşeme ile batının vicdansız vicdanı Milliyetçilik hayaletini döndürdü. Ve Ermeni soykırım yasasını tanıyan İsveç’le minare yasağı getiren İsviçre Tanıl Bora’nın ifadesi ile derin bir medeniyet kaybının da öznesi değil mi. Yabancı düşmanlığı ile Soykırım tasarıları arasında hiç mi yakınlık yok.

Dilaver DEMİRAĞ

[1] Ayşe Hür, 1915'e ad ver(eme)mek: Aghed, Medz Yeghern, Soykırım http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/1915e_ad_verememek_aghed_medz_yeghern_soykirim-1187604

[2] Pogrom dinsel, etnik veya siyasi nedenlerle bir gruba karşı yapılan şiddet hareketleridir. Bu şiddet hareketleri genellikle evleri, işyerlerini veya ibadet yerlerini tahrip etmek, insanları dövmek, yaralamak, tecavüz etmek veya öldürmekten oluşur. Bu deyim ilk olarak tarihin çeşitli dönemlerinde Yahudilere karşı yapılan şiddet hareketlerini tanımlamak için kullanılmış, sonrada anlamı diğer gruplara karşı yapılan benzer şiddet olaylarını kapsayacak şekilde genişletilmiştir. (Kaynak Vikipedi) Bu bağlamda mesela 6-7 Eylül olayları bir pogrom girişimiydi.

[3] Etnik temizlik terimi, bir etnik gruba mensup insanların zorla yerinden edilmesini amaçlayan değişik siyasal politikaları ifade eder. Genellikle, zorla göç ettirme, belirli bir nüfusun yerini değiştirme gibi uygulamaların sonucunda ortaya çıkar. Bu terim, etnosid ( ve jenosid ile yakından ilişkilidir.

[4] Nitekim çeşitli tarihi veriler Ermenistan'daki Türk nüfusun tıpkı Türkiye'deki Ermeni nüfus gibi ciddi bir azalma yaşadığını ortaya koyuyor. Yani İttihat Terakki Ermenilere ne yaptı ise oradaki milliyetçilerde Türklere aynısını yaptı.

Önceki Yazı:25. Anarşinin Antropolojisi - Anarşist Düzeni Koruma Teknikleri – Harold B. Barclay
Sonraki Yazı:26. Anarşinin Antropolojisi - Seçimler ve Karar Alma Süreçleri – Harold B. Barclay
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...