Temsil Bir Oyundur, Seçimse Bir Yalan: Seçim Tartışmaları Üzerine Bazı Notlar – Numan Bey

7 Haziran seçimleri temsil yalanına inanmayan ve kendini ondan uzak tutan “seçmen vatandaş”ın sisteme eklemlenmesi ve rızasının alınması için bir dönem sistem dışı olanların kendi iradeleriyle muhalefet olmaya ve sistem içine girmeye insanları çağırdığı ve manipüle ettiği seçimler olarak anılacak.

Bir önceki “Seçimler ve Sistemin Yeni Manipülatör Siyasal Partisi Olarak HDP” başlıklı yazımda ve daha önceki bazı yazılarımda HDP ve BDP üzerine makaleler yazmış ve özellikle bu siyasal parti ve harekete dair fikirlerimi ifade etmiştim. Özellikle neden bu harekete dair yazılar yazdığımı ifade etmem gerekiyor. Bu siyasal hareket ve onun etrafında kümelenen solcu ve özellikle kendine anarşist diyen kesimler birçok seçimde ve hadisede kendi kimi politik hırslarına malzeme sağlamak maksadıyla olduğunu varsaydığımız nedenlerle özellikle anarşistlere seslenmek ve anarşistleri manüpüle etmek ve kendilerine destek atmosferini daha geniş göstermek çabasında olmuştu. Halen de bu çaba içerisindeler. Bunlar bu atmosferin içerisinde bulunan zehiri soluyarak bana göre Eugene Ionesco’nun Gergedan oyununda ifade ettiğine benzer bir şekilde gergedanlaşmaktadır. Bu gergedanlaşmayı sağlayan ve bu atmosferi sağlayan PKK ve çözüm süreci dolayısıyla Türkiyelileşmek çabasında olan ve beş benzemezin örgütü HDP ve onun çizgisi olduğundan HDP içerisinde olup kendine halen anarşist diyen “anarşistlerden” hareketle bu mevzu üzerlerine yazmak ve bu fikriyatı ifşa etmek gerekliliği hasıl oludu ve halen de gereklilik zaruriyetini koruyor.

Dolayısıyla bizlere yakınmış gibi görülen ve bizlere ve çevremizdekileri manipüle eden bu hareket doğallığıyla konumuzu oluşturuyor. Diğer sistem partileri ve onların politikalarına karşı mücadele zaten başlı başına anarşistlerin amaçları arasındadır. Bu mücadelenin düşünsel zeminini bu yazının onusunu da oluşturan temsil mekanizmaları ve hiyerarşisini ifşa etme oluşturur. Seçimler ise demokrasi adı altında yapılan ve sistemin meşruiyetini sağlamak için uydurulmuş bir araçtır. Devletin varlık zeminini meşrulaştırmanın yegâne biçimidir seçimler ve temsil sistemi. Anarşist düşünce açısından bu meselenin aslen tartışmaya matuf bir tarafı yoktur.

XXX

Bugünün Türkiye’sinde solculuğun ve solcu olmanın düşünsel muhalefetinin oturduğu zemin kaymış durumdadır. Düzene ve sisteme muhalefetten sistem içi muhalefete, hatta ana muhalefete oynamaya çalışmaktadırlar. Dilaver Demirağ’ın iki gün önce İtaatsiz.org’da yayınlanan “AKP, Radikal Eleştiri ve Anarşist İntihar Üzerine Bir Derkenar” yazısı AKP iktidarını tahlil etmekte ve onla mücadele etmenin hangi siyasal, düşünsel temeller üzerinde yapılması gerektiğine dair bir sınır çizmektedir. O yazıya dikkatle bakılırsa bahsi geçen solcu siyasal hareketlerin AKP karşıtlığının bir siyasal ve düşünsel temele dayanmadığı görülebilir. Var oluşları irrasyonel tepkilere dayanmakta, hasbel kader iktidar hedefleyen bu siyasal hareketlerin iktidar olduklarında yapacakları AKP’den farklı olmayacaktır.

Diğer taraftan reel politik içerisinde bir çeşit güç,  iktidar mücadelesi içerisinde olan HDP ve benzeri örgütlerin her kesimden oy toplamak için yapmış oldukları çalışmalarını - diğer sistem partilerinin hakkı olduğu kadar – anlaşılır bulduğumu da belirteyim. İşin doğası budur. Orası her türlü manipülasyonun döndüğü ve meşru görüldüğü bir alan ama biz ondan almayalım efendim!

Bu hareketler geleneksel olarak Marksizmin ilerlemeci zihniyetini bir tarafa atamamış olsa da ekoloji ve toplumsal ekoloji sloganları atmaya da devam etmektedirler. Bu harekete yön veren düşüncelerin “mimarı”nın eklektik siyasal ve düşünsel fikirlerini orijinal olarak sunarken geçmişteki ilerlemeci fikirlerinin yanlışlığına dair ifadelerine dair bir şey duymamış olmamız ilginç değil midir? Halen ilerlemeci bir tarih anlayışına sahip midirler bilmiyoruz. Bu ilerlemeci fikirlerine sosyal ekololojiyi de bir çeşni olarak kattılar. Nitekim belediyecilik yapma biçimlerinden gördüğümüz gibi olası komün deneyimlerinin bastırılması, manipüle edilmesi ve yok edilmesini sağlayanlar da onlardır.  Alternatif ekonomiden ise bilindik ekonomi tariflerinin dışına çıkmayacak ekonomi anlayışına sahip ekonomistlerle konferans yapmayı anlıyorlar. Bu konu başka bir yazının konusu olduğundan sadece değinmekle yetinip mevzumuza dönüyorum.

İktidardan yer almak ya da iktidar pastasında pay almak çabasında olan bu tarz politik hareketlerin doğal olarak reel politiğin dili ile haşır neşir olması garipsenecek bir şey değildir. Yani yalan ve manipülasyon yöntemleriyle rakiplerini bertaraf etmeye meyilli olması yapılan işin doğası icabıdır. Asıl maksat yıllardır seçim aldatmacası denen şeyi kendileri de kullanarak üçüncü tarafın – kitle, halk – kendisine oy vermesi için rızasını almaktır. Yani “ben seni, senin hayatını, günlük koşturmacalarını, kaygılarını, günden güne değişecek politik ya da başka tercihlerini kendi benliğimde ve nefsimde ayrı tutarak kendimden temsil etmek istiyorum. Rızanı almak istiyorum. 4 ya da 5 yıl ben ve beni de siyasal partimin ve liderimin buyrukları doğrultusunda senin hayatın konusunda kararlar alarak seni temsil edeceğim.” Demokrasi ve eşitlik ve dayanışma temelli modernist sloganların ötesine geçmeyen fikri yapıya dahi sahip olduklarından şüphe duymamak elde değil.

XXX

·          Anarşizme ve onun siyaset felsefesine aşina olmayan insanlar için anarşizm, ilkeler adı altında belirli dogmalarla hareket eden, bir çeşit ideoloji olarak görülebilir. Türkiye’de ve Kürdistan’da hali hazırda mevcut bulunan sol ve onun değişik türevlerine aşina olanların bunu böyle algılamalarına şaşmamak gerekiyor. Daha önce de belirtmiş olduğum gibi anarşizm bir  –izm değildir. O bir haldir. Ve seçimlere hayır demek ve oy kullanmaya karşı olmak dogmatizm değil bizzat anarşizmin bu halinin doğası gereği olan bir durumdur.

·         Türkiye’de zamanında dönemin şartlarına göre kendini liberter olarak tanımlayan anarşistler soldan gelmelerine rağmen reaksiyon ifadesi göstermeden kendilerini soldan ayırmaya ve ne sağcı ne de solcu olduklarına vurgu yapmaya dikkat etmişlerdi. Bu dönemin üstünden oldukça zaman geçti. Bugün kendini solculuktan ve milliyetçilikten uzak tutan anarşistler olmakla beraber bir kısım anarşistlerin solcular, Marksistler ve etnik milliyetçilerle bağlarını koparamamış olduklarını ve kimi zamanlar aynı dili konuşur gördük. Bunun ötesinde reel politiğin içerisinde anarşistleri o alana çekmek için uğraşan solcu, sol görünümlü milliyetçi politikalar gösteren hareketlere sempatiyle yaklaşmakta ve onlara bizzat destek vermek için çağrılar yapmakta olduklarını gördük.

·         Politika yani reel politika dediğimiz şey yönetme sanatıysa anarşizmin siyaset felsefesi yönetmemek, yönetilmemeyi telkin etmek ve erkini eline almayı ve başkasına teslim etmemeyi ifade eder. Bu tarafıyla anarşizmin “bireyciliği” vurgulanırken toplumsal bir duruma da gönderme yapar. Yani anarşizm için temsil ve temsil edilmeyi önermek anarşizmi, anarşizm olmaktan çıkaran bir durumdur. Bundan dolayıdır ki Murray Bookchin kendi fikri olan liberter belediyecilik anlayışında dahi oy vermek mevzusuna dair diğer anarşistlerle; özellikle de John Clark’la tartışmalarının sonucunda kendisinin anarşist olmadığını söylemek durumunda dahi kalmıştır. Parlamento seçimlerini ise tartışmanın lüzümu bile yoktur.

·         Liberallerden ve Marksistlerden solun envai çeşidine anarşistler hariç tüm siyasal düşünceler toplumsal sözleşmeyi ve bunun üstüne yükselen yasa ve anayasaların yapılmasını savunurlar. Temsil sistemi ve seçim vb. gibi düşüncelerin dayanağı Toplum Sözleşmesi fikriyatında dayanır. Anarşist düşünce bireycilik düşüncesinin temellerini oluşturduğu fikriyattan hareketle toplumsal sözleşme düşüncesine karşıdır. Amerikalı hukuk adamı, Josiah Warren ve Proudhon’un fikirlerini derinleştiren Lysander Spooner’in David Hume’un Toplumsal Sözleşme fikrini kökten reddeden tavrı anarşizmin bu duruşunu da ifade eden bir şeydir.

Kısacası anarşizmi her ne gerekçeyle olursa olsun temsil sistemi ve parlamento gibi bir vakaaya bulaştırmak isteyen herkeste bir art niyet aramak yanlış bir tavır değildir. Anaşistler ve anarşizm tarihleri boyunca toplumsal mücadeleler içerisinde konumlanışlarını Bakunin’in tabiriyle apolitika olarak tanımlamışlardır. Bu mücadele biçimleri İspanya İç savaşında olduğu gibi cephe savaşlarından komünler, sendikalar, kooperatifler ve yaşam alanları kurmaya, vergi vermemeye, devlet le hiç bir ilişkiye girmemeye kadar pasifist mücadele yöntemlerini de kapsayan bir çok çeşidi kapsar.

·         İspanya İç Savaşı sırasında Katolonya’da meclise bakan yollayacak ve milletvekili seçecek denli anarşizmden çıkmış olsalar da bu durumun ne kadar berbat bir şey olduğunun da farkındaydılar. Bu durum için “İktidara mahkum olmak" gibi trajik bir cümleye dahi sahip olmuşlardır. FAİ bu durumda dahi seçimde oy vermeyi kişilerin kendilerine bırakmıştı. Bu durumun vahim bir şey olduğunu bilen anarşistlerin asıl tartışması gereken şey tarihsel bir vakaa olan bu durumdan ders çıkarmaktır ve anarşistlerin tartışması gereken şey her ne şart altında olursa olsun seçimlere katılıp birilerini burjuva devlet aygıtının parlamentosuna yollamak ise hiç değildir.

·         Bir önceki yazımda “AKP diktatörlüğüne” karşı seçime gidip oy verme çağrıları yapan ve AKP ile seçim yarışına giren Leninist duruşlu HDP’nin tavrındaki tutarsızlığa değinirken “Diktatörlük seçimler yoluyla yıkılabiliyorsa ve aynı alanda ve aynı araçlarla mücadele edebiliyorsanız şanslısınız ...” demiştim ve bu cümleye bazı dostlardan eleştiri gelmişti.

·         Orta Doğu diktatörlükleri ile diğer diktatörlükler arasında farklılıklara gönderme yapılarak eleştirilmiştim. Siyaset tarihi içerisinde diktatörlük çeşitleri farklı şekillerde karakterize edilebilir. Bu karakterize etme biçimi siyaset bilimciye göre de değişiklik arz edebilir. Siyaset bilimi açısından bu kategorize etme biçimi anlamlıdır. Yunanistan, İspanya ve Portekiz’de diktatörlüklerin ve cuntaların nasıl “demokrasi”ye evrildiklerini neo marksistler oldukça fazla tartışmışlar ve marksizme uyup uymadığını konuşmuşlardı. Ha keza Orta Doğu ve Uzak Asya vb. Ülkelerdeki diktatörlük çeşitleri de başlı başına farklı şekillerde karakterize edilebilir. Her ülkenin diktatörlüğünün kendisi için benzersiz olan taraflarının olması doğal bir şeydir ve bu siyaset bilimcilerinin alanına giren bir şeydir ve daha çok akademik boyutlarda kalmaktadır.  Fakat bizim bakış açımıza göre “demokrasi” denen şey de bir diktatörlük biçimidir.  Aleni diktatörlüklere göre farkı zor metodundan ziyade  daha fazla başka araçları kullanarak halkın rızasını almaya dikkat ediyor olmasıdır.[1] Bu minvalde seçim ve temsil mekanizmaları yoluyla diktatörlüğün yıkılması çabasında olmayı anlamadığımı tekrar belirtmeden geçemiyeceğim.

·         Anarşizm devleti sorunsallaştırırken bu tartışmalar sadece ona katkı sunacak bir minvalde ele alınabilir sadece. Parlamenter sistemin bir krallıktan farkı parlamento olması ve hakların sınırlarının parlamentoda bulunan yasama aygıtı ve yargı tarafından belirleniyor olmasıdır. Parlamenterler ise değişse bile her 4 ya da 5 yılda seçilen 400 ya da 500 adet diktatörden farklı değildir. Demokrasi ise bu 500 parlamenterin konsensusunu simgeleyen bir şeydir, halkın değil. Halkın karar alma süreçlerindeki haklarını seçim oyunuyla gasp eden diktatörlerden başka bir şey değildirler onlar.

·         “Anarşist” olarak anarşizm adına oy verin çağrıları yapan – itaatsiz.org’da yazı yazan insanları liberal sıfatını bir suçlama gibi kullanarak karalayan - yıllardır her seçimde o kesime çalışan, toplumsal hareketlerden ne anladığı da meçhul gergedanlaşmış şahıslardan biri oy verdikten sonra anarşistin anarşist, sosyalistin sosyalist kalacağını söyleyerek bu “kimliklerimize” halel gelmiyeceğini söyleyerek bizleri rahatlatıyor! Addestiniz bozulsa da namazınız kabul olunur demek gibi bir şey bu.  Bu denli gelişmiş bir mizah anlayışına sahip olduğunu bilmediğimizden bizi de şaşırtıyor haliyle!

Düşünce üretmek adına densizlik ve şarlatanlığın varacağı noktaları artık tahmin edemiyoruz. Ruhani liderden fetva gelmiş gibi hissetmiyor musunuz kendinizi!

Numan Bey

[1] Üstelik son yıllarda çok daha fazla dikkat edilmesi gerek ve günlük yaşamımıza giren Avrupa Birliği uyum yasaları adı altında yediğimiz, içtiğimiz herşeyi standardize etme amacında olan ve günlük yaşamımızda nasıl davranmamızı dahi belirleyen bir totaliter duruşu sorunsallaştırmak gerekmektedir. Bu da başka bir yazının konusudur.

Önceki Yazı:AKP, Radikal Eleştiri Ve Anarşist İntihar Üzerine Bir Derkenar 2 - Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Neden Hiç Bir Partiyi Ve HDP'yi Desteklemiyorum? – Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...