Bir İktidar Tekniği Olarak Modern Devlet - Dilaver Demirağ

dilo1-kopyaFransız Devrimi kadar Magna Carta ile de şekillenen modern devlet başlıbaşına bir toplum mühendisliği olmuştur. Ve günümüzde modern devlet mevcudiyetini devam ettiriyor ise bu mühendislik faaliyetlerinin sona ermediği anlamına gelir. Foucault’un biyo politika kavramı ile James Scott’un yüksek modernizm kavramları bize modern devletin Lewis Mumford’un modern teknolojinin doğasını açıklamakta kullandığı Mega Machine (dev makine) kavramını çağrıştırır. Dev makine bir seferberlik mantığıdır, devlet teknolojiyi, bilimi, finansmanı, askeri yapıyı, bürokrasiyi kısaca tüm dönüştürücü güçleri seferber ederek hem doğayı hem toplumu dönüştürür. Bu olgu yani toplumu dönüştürme mantığı başlıbaşına bir mühendislik faaliyetidir zaten. Scott modern devletin temel mantığının nüfusu denetlemek ve yönlendirmek için toplumu okunaklı kılma çabası olduğunu belirtir, bunun için de bir dizi standart belirlenerek toplumsal yapının üniformik yani tek biçimli olması sağlanır, modern devletin doğasında çoğulculuk yoktur, çünkü çoğulculuk ya da çeşitlilik birden fazla biçim, birden fazla bilgi anlamına gelir. Oysa ekonomiden eğitime dek toplumsal hayatın koordineli bir biçimde sevk ve idaresi için (ki demokratik devletler de toplumu sevk ve idare eder, toplumu bu anlamda dönüştürür yani mühendislik modern devletin özüdür.) belirli standartların oluşması gereklidir. Bu standart belirleme olgusu bile bir mühendislik faaliyeti olduğuna göre ve her mühendislik bir şeyin belli bir tasarıma göre oluşması ise bu şiddettir. Bir şeyi kendi hilafına olması gerekenden başka türlü bir şey olmaya zorlamak da bir şiddet biçimidir ve her devlet bu şiddeti bünyesinde taşır, en demokratiğinden en despotuna kadar. Fark rıza üretiminde yatar. Demokratik devletler meşruiyet mantığı ile daha çok rıza üretirken, despotik devletler kendi meşruluklarını büyük oranda kendilerinden aldıklarından toplumun taleplerine duyarlı değildir, despotik devletler toplumu bir oyun hamuru gibi görürken, demokratik devletler hamurun kendiliğinden biçim alması için rıza üretimini oluştururlar.

Bu bakımdan anarşistler nezdinde liberallerin modern devletle sorunlu bir ilişkisi vardır çünkü hem devletin idari bir mekanizma olarak düzen sağlamak için gerekli olduğunu düşünürler, diğer yandan da devletin toplumu sevk ve idare ederken bireyin rızasının dikkate almasını talep ederler. Liberal demokrasinin bir oksimoron olmasının nedeni de demokrasi ile modern devleti bir arada düşünmeleri bu ikisini uzlaştırmaya çabalamasıdır. Bu olguya daha sonra döneceğim.

Scoot’un Devlet Gibi Görmek kitabı liberal demokratik devletlerde bile devletin bürokrasi olarak nasıl uzmanların tasarımcı mantığı içinde dizayn edici faaliyetler yürüttüğünü söyler. Bauman da modern devleti bir bahçıvana benzetir ve bahçıvanın bahçesinde bakım yapması için zararlı otları yani besine ortak olarak diğer bitkilerin gelişimini bozan ayrık otu vb.lerini temizlemesi gerektiği düşüncesinden yola çıkarak modern devletin kendi bahçesindeki müphem ya da belli bir düzene girmeyenleri zapturapt altına almak için bu modele dayandığını belirtir. [1]

Bütün bu saydıklarım Foucault’un biyo iktidar kavramı ile örtüşür. Biyo iktidar bedenleri ve zihinleri dönüştürüp amaçlanan-ki Foucault bu amacın kapitalizmin kullanmak için gereksinme duyduğu insan malzemesinin hazırlanması olduğunu belirtir-hedefe uygun hale getirme sürecidir. Bu burjuva devletinin fiziki olmasa bile korkunç bir şiddet ya da bir başka ifade ile sembolik zor uygulayan bir yapı olduğunu ortaya koyar. Çünkü birisini amaçladığınız şekle sokmak bir mühendislik faaliyetidir ve her mühendislik faaliyeti bir zor içerir.

Hâsılı modern devletle ünlü Mimar Le Corbusier’in yaklaşımı aslında farklı değil. İkisi için de, toplum bir tasarım. Bugün karşımıza daha mütevazı bir biçimde çıkıyormuş gibi gözüken modernizm iktisat alanında varlığını sürdürüyor. Bu kez topluma oyun hamuru gibi bakan iktisatçılar ile şirket CEO’ları. Burada da mantık aynı sistemsel zorunluluklar-ki herkesin iyiliği için birkaç insanın iyiliği feda edilebilir mantığı-uğruna gerçekleşmesi zorunlu olan gerçekleşmelidir. Bundan birilerinin etkilenmesi genelin iyiliği düşünüldüğünde önemli değildir. Bu olguya da daha geniş bir biçimde değineceğim.  Biz modern devletle ilgili analizlerimize devam edelim. Önce yüksek modernizm olgusuna, sonra bahçıvan olarak devlete, daha sonra da biyo siyaset olgusuna değinerek modern totaliterliğin devlete nasıl içkin olduğunu belirteceğim. Bu olguyu da daha geniş olarak ele almak kaydı ile şunları söylemek, konuya bir çerçeve çizmeye yardım edecektir. Sekülerlik olgusu siyaset cephesinde şuna neden oldu. Daha önce devlet kendi meşruiyetini insan ötesi bir alana yönelterek meşruluğunu göksel varlıklardan alarak toplumdan meşruiyet üretme ihtiyacı duymuyordu. Otorite dayandığı kutsal hiyerarşi gereği kendiliğinden saygınlığa sahipti. Ancak ne zaman ki sekülerlikle birlikte devlet, kutsal ve aşkın bir kaynağa dayalı bir şey olmaktan çıktı; o noktadan itibaren devlet kendi meşruiyetini kendi üretmek zorunda kalacaktı. Bunun da kaynağı toplum olacaktı. Bu nedenle devlet, gözlerini gökyüzünden yeryüzüne indirdi ve toplumu kendi istemlerine uygun olarak yoğurma işine girişti.

Güç Kompleksi Olarak Devlet

Modern devlet, kendisini oluşturan sivil güçlerden giderek bağımsızlaşarak özerk bir nitelik kazanmıştır. Bürokrasisiz, zor güçleri olarak polisi, hukuksal düzeni, iktisadi işlevleri ve kendine özgü değerler sistemi ile devlet toplumdan bağımsız davranabilen, özerk kendi işleyişine sahip bir yapı olabilmiştir. Devletin modern öncesi toplumu bilme ve kontrol edebilme yetisinin hayli zayıf kaldığını bu nedenle de yönetsel fonksiyonların daha kabaca olduğunu belirten Scott’un bu perspektifi aslında onun dört temel ayak üzerinde yükselen modern devletin otoriter devlet olarak tezahür ettiği, zor uygulamasının rıza fonksiyonundan daha çok önde olduğu bir döneme denk düşer. Bu safhaya erken modern devlet safhası diyebiliriz. Bu sürece mutlakıyetçi devlet, barok devlet diyenler de olmuştur. Devletin henüz topluma yeni sirayet ettiği bu nedenle de disipliner uygulamalara daha çok yer ayırdığı bir dönemdi bu dönem.

Otoritenin içselleştiği oran da bu fonksiyonlar da azalır. Devlet kriz anları dışında zora daha az ihtiyaç duyar ki I. Dünya savaşı sonrası hayata geçen liberal modern devlet süreci tam da bu aşamaya yani olgunlaşmış modern devlet safhasına tekabül eder. Biyo siyasetin yönetimsellik ögesinin daha iyi işlediği, buna karşın disipliner yönlerinin azaldığı bir süreç.

Anarşist literatürde yönetmek kavramı genelde olumsuz bir anlam taşır. Proudhon bunu hemen bütün ilk dönem anarşistlerinin katıldığı biçimde şöyle ifade edecektir.

“Yönetilmek ne hakkı, ne kerameti ne de iffeti olan yaratıklar tarafından izlenmek, soruşturulmak, gözetlenmek, yönlendirilmek, yasalara uydurulmak, düzene sokulmak, kapatılmak, telkinlere ve vaazlara maruz kalmak, denetlenmek, yorumlanmak, değerlendirilmek, sansüre uğratılmak ve komuta edilmektir... Yönetilmek, kişinin her hareketinde, her eyleminde ve yaptığı her işlemde, mimlenmesi, kaydedilmesi, nüfus sayımına tabi tutulması, vergilendirilmesi, damgalanması, fiyatlandırılması, değerlendirilmesi, patentinin alınması, yetkilendirilmesi, müsaadeye tabi kılınması, tasfiye edilmesi, ihtar edilmesi, men edilmesi, doğru yola sokulması ve düzeltilmesi anlamına gelir. Hükümet haraca bağlamak, terbiye etmek, fidye ödemeye mecbur bırakılmak, sömürülmek, tekelleştirmek, gasp edilmek, baskı altına alınmak, gizemlileştirilmek, soyulmak anlamına gelir. Daha sonra ilk direniş belirtisi ya da şikâyet sözcüğünde, kişi baskı altına alınır, para cezasına çarptırılır, hor görülür, tedirgin edilir, takip edilir, apar topar alınıp götürülür, dövülür, boğularak idam edilir, hapse atılır, vurulur, makineli tüfekle taranır, yargılanır, hüküm giyer, sürgüne gönderilir, kurban edilir, satılır, ihanete uğratılır ve üstüne üstlük bir de küçük düşürülür, alay edilir, kızdırılır ve onuru kırılır. Hükümet işte budur; onun adaleti de ahlakı da budur”[2]

Proudhon’un yönetim kavramına yüklediği daha çok hükmetme, devletin zor uygulaması ve disipline etmesi gibi fonksiyonlarını içerir. Bu resim onun yaşadığı dönemde modern devletin henüz yeterince olgunlaşmamış olması ve daha önemlisi toplumsal muhalefetin, isyanların her yeri kaplamış olmasından dolayı devletin yönetiminde mengeneleri sıkmak zorunda olduğu bir dönemdi.

Foucault’un mutlakıyetçi devlet, Mumford’un ise Barok devlet dediği bu süreç, yüksek modernizm sürecinin de başlarıdır. Devletin güç gösterisi yolu ile topluma egemen olmaya başlaması da bu sürece denk düşer. Paul Virilio şehirleri oluşturan şeyin savaş modeli olduğunu söylerken[3]  Mumford’un modern bulvarların iç savaşlar ve ayaklanmalar için tasarlandığı tespitini hatırlatır.

Mumford mutlakıyetçi iktidarın otoriter yönüne dikkat çeker. Virilio ile ortak olarak savaş kültürünün ve modern orduların devletin disiplinci niteliğine damgasını vurduğunu belirtir.

Barok iktidarın özelliği tek tip ve merkeziyetçi olmasıydı. Bu iktidarın mimari özelliği olan genişlik ve açıklık aslında devletin yukarıdan gören gözüne olanak tanıyan bir panopticonluk* niteliği de verir. Bu devletin gözetimci niteliğini ya da bir başka ifade ile sürekli komplo ve fesat korkusu içinde toplumu gözetleme, dinleme ve Foucault’un bilme iradesi dediği önceden bilmek niteliğine denk düşer, kuşkusuz istihbarat amaçlı bilgi toplayarak önceden hazırlıklı olmak düşüncesi devletin tarihiyle eş değerdir. Ancak modern bilme pratiğine eşlik eden şey sınırsızlık ve güç duygusudur. Devlet bir Tanrı gibi her şeyin merkezindeki toplanma noktasıdır. Teknolojiden sermayeye dek tüm akışlar devlet havuzunda toplanacaktı o çağda. Merkantilizm biriktirme arzusu olarak sadece sermayeyi değil iktidarı da biriktirmek demekti. Kısacası modern çağa ya da Barok iktidara ruhunu veren şey sınırları olmadan büyüyen güç duygusu olmuştur. Tahakküm modern devletin asli karakteri olacaktır. Barok iktidarın özelliği Mumford’un güç kompleksi adını verdiği şeyi ifade eder. Temerküze etmek. Herşeyi tekelleştirip bir merkeze toplamak. Merkantil ekonominin sömürgecilik ruhu her yere yayılmak orayı kendine ait kılmak ve oradan tüm değerli hammadde, altın, gümüş vb. madenleri merkez ülkeye akacak şekilde kurgulamaktı. İktidar da tüm güç akımlarını tek bir yere devlet denen mutlaka akacaktı.

Ordunun ilk kez aynı zamanda içerideki egemenliğin pekiştirici unsuru olması da Barok iktidarın temel özelliği olmuştu. Mumford kent planlarında istihkâmın önemine dikkat çeker, ortaçağ şehirlerinin ve özgür özerk şehirlerin özelliği olan kale ve hendek, Barok iktidarda yerini istihkâm denilen askeri yığınak bölgelerine bırakır. İstihkâmların temel özelliği bir burç olması ve hakim bir noktadan tüm kenti denetimi altında tutabilmesi ve silahlarının düşman saflarını yerle bir edebilme kudretiydi. İstihkâmlarda topçu tabyaları ile uzun menzilli tüfekler sahip askeri birlikler yer alırdı.[4]

Bu olgu modern devletin askeri disiplin mantığını tüm topluma genelleştirmesine de olanak verdi. Geniş bulvarlarla askeri törenlerle ordu toplumdaki seferberlik ruhunun ve modern devletin militarist temellerinin simgesi olmuştur. Virilio ve Mumford’un dikkat çektiği bu olgu savaşın devletin kadim köklerindeki yeri ile de uyumludur. Bütün bu olgular modern devletin kapitalizmin istem ve taleplerine uyum gösteren bir yapı olarak ortaya çıktığı tespitini yapan, disiplinle fabrika düzeneğinin yeknesaklığı arasındaki uyuma dikkat çeken Foucault’un mutlakçı devlet resmi ile de çakışır. Mumford Barok iktidar ile kapitalizm arasındaki (ki gerçekte modern devlet özünde kapitalist bir devlettir) bu kopmaz bağı şöyle ifade eder.

“Daha fazla tebaası-yani savaşlarda ölmeye gidecek daha fazla askeri, vergi ve kira için daha fazla sağmal ineği-olmasını isteyen hükümdarın arzuları, doymak bilmez müşterilerle dolu, daha büyük daha yoğun pazarlar arayan kapitalistlerin arzusuyla çakışıyordu. Güç politikaları ve güç ekonomileri birbirine destek verdi. Kentler büyüdü, müşteriler çoğaldı, kiralar yükseldi, vergiler arttı. Bu sonuçların hiç biri tesadüfi değildi.

Yasa, düzen tek tiplilik; bütün bunlar… barok sermayenin özel ürünlerdir. Fakat yasa, ayrıcalıklı sınıfların statülerini onaylamak ve konumlarını güvence altına almak için vardır, düzense kan bağına, komşuluğa veya kardeşçe amaç ve duygulara değil, yönetimdeki hükümdara tabi olmaya dayanan mekanik bir düzendir; tek tipliliğe gelince o da çekmeceleriyle, evrak dosyalarıyla, kırtasiyeciliğiyle, vergi toplama işlemini düzenleyen ve sistematize eden sayısız aracıyla bürokrasinin tek tipliliğidir. Bu hayat modelini zorla kabul ettirmenin dışsal aracı ordudur; ekonomik silahı ticari kapitalist politikadır, en tipik kurumları ise sürekli ordu, borsa, bürokrasi ve mahkemedir.”[5]

Foucault, Barok iktidar ile ilgili bir ek daha yapacaktır: Disiplin. Ki bu da kapitalizmle mekanik dünya algısı ve barok iktidarın mekanik yeknesaklığı ile yakından bağlantılıdır. Weber’in rasyonel bürokrasi için öngördüğü düzen ve disiplin modern devlet aracılığı ile bütün bir toplumsal hayata yayılmış ve modern insanın temel özelliği haline gelmiştir. Tam da bu nedenle devlet ve sermaye kendi düzen ve disiplin kurumlarının kafesine girmek istemeyenleri asi, serseri, akıl hastası vb. kavramlarla damgalayıp hizaya sokma yoluna gidebilmiştir. John O Neil Batı politik tarihinin, bireysel özgürlüğün hikâyesi olarak görülemeyeceğini ifade eder. Devlet üzerinde toplumsal hayata müdahil olan akılcılık, bireycilik ve özgürlüğü kapitalizm, bürokrasi ve modern devletin muazzam disiplin kurumlarında bir araya getirerek iktidar mantığı ile boğmuştur. Neil’in ifadesi ile modern toplum,  liberal anlatının bize söylediğinin tersine özgürlük ve bağımsız akıldan feragat ederek, kendini, zengin, zeki ve güçlü hale getirebilme ayrıcalığını kazanmıştır.[6]  Disiplin burada anahtar kavramdır ve iktidarın düzen sokucu otoritesinin, bireyleri bedenleri üzerinden işleyen bir hizaya sokma işleminin adı olarak hayat bulmuştur.

“Somut konuşursak, on yedinci yüzyıldan başlayarak, yaşam üzerinde­ki iktidar iki basit şekilde evrildi; bu şekiller birbirinin antitezi değildi; ancak gelişimin iki kutbunu oluşturdular ve bir aracı ilişkiler yığınıyla birbirlerine bağlandılar. Bu kutupların biri -öyle görülüyor ki, ilk önce meydana gelen- bir makine olarak beden ve onun disipline ediciliği, yeteneklerinin optimizasyonu, güçlerinin zorbalığı, itaatkârlığına paralel olarak kullanışlılığının artması, uzman kontrolü ve ekonomik kontroller sistemine dâhil olması üzerine kuruldu. Bütün bunlar, disiplinleri tanımlayan iktidar süreçleriyle sağlandı: Bedenin anatomi-politiği. İkincisi, bir süre sonra meydana gelerek, türlerin bedenlerine ve biyolojik süreçlerin temeli olarak bedene odaklandı: Üreme ve uzun ömürlü olmayla birlikte bunlara herhangi bir değişikliğe neden olabilecek tüm koşullar. Bu koşulların denetimi, bir dizi müdahale ve düzenleyici kontrol aracılığıyla sonuç verdi: Nüfusun biyo-politikası.[7]

İktidarın uysal bedenlere gereksinmesi vardı, ancak disiplin aynı zamanda modern özerk-özne ya da birey kavramının ve onun özgürlüğünün de doğumsal rahmi olmuştur. O yüzden Foucault’un ifadesi ile birey iktidarın bir ürünü, onun bir yaratımıdır. Disiplin itaatin ve uysallaştırılmış bir toplumun hamuru olarak rol oynaması devletin Merguoir’un ifadesi ile “mahpus toplumu taslaklaştırma”,” homo doscilis” yani uysal insanı, evcil özneyi inşaa etme fonksiyonunu da ortaya koyar. [8]Devlet ve sermaye bir bütün olarak toplumu bir oyun hamuru gibi yoğurmuş olur.

Devletin üniformik yani tek biçimli bir toplum yaratma düşüncesi yani kendi bahçesini tasarlayan bahçıvan benzetmesi ile ifade edersek saf bir toplum oluşturma düşüncesi onun totaliter ruhuna da işaret eder. Bu bağlamda diyebiliriz ki modern devlet disiplinli yani itaatkâr ve üretken bir toplum yaratma düşü kurarken aslında totaliter devlet anlayışının da temellerini atmış olur. Bir anlamda da faşizm modern devletin saklı tutulan asıl özünü teşkil eder. Dizayn etmek, biçim vermek, insanları belli bir kalıba dökmek hep bir tasarım mantığını ve zoru içinde taşır ki mühendislik projesinin doruk noktası nazizmde ortaya çıkmıştır. Bu anlamda faşizm bir sapma değildir, modern devlet için asıl istisna liberal demokrasidir. Kural olansa totaliter bir dünya kurmaktır. Foucault disiplin mekanizmasının yani uysallaştırma olgusunun modern toplumun düşü olduğuna değinir...

“Düşünce tarihçileri yetkin bir toplum düşünü genellikle onsekizinci yüzyıl filozoflarına ve hukukçularına dayandırırlar. Oysa bu çağda askeri bir toplum düşü de söz konusuydu. Bu düşün temel kaynağı doğal durum değil, bir makinenin titizlikle kurulmuş çark dişlileriydi. Temeli toplumsal sözleşme değil, sürekli baskılardı. Temeli haklar değil, sonu belirsiz biçimde ilerleyen eğitim kalıplarıydı; genel irade değil kendiliğinden bir yapıya sahip uysallıktı”[9]

Ancak disiplin mekanizmaları zaman içinde sürekli kontrol ve gözetime dayanan denetimsel devlet yapısına evrilerek artık öz denetim eksenli bir toplum yaratacaktı. Sonuç olarak modern devletin kurucu figürü mühendistir. Modern devlet kendine bir toplum oluşturmuştur. Bu bakımdan devlete bir ulus yaratan Kemalizm modern devletin has evladı olarak bu mühendislik düşlerinin bizim topraklarımızdaki örneğidir. Kemalizm modern devletin ruhudur, ona demokratik bir görünüm kazandırsanız da-ki bu zaten disiplinsel uygulamalar ile uysallaştırılan bir toplumun siyasi yansımasıdır-bu mühendislik, tasarlama isteği son bulmaz. Günümüzün neo-liberal devleti ve post modern demokrasisisi de aslında bir mühendislik ürünüdür ve modern devletin sermaye yani kapitalistlerle yaptığı büyük anlaşmanın sonucudur ki modern devlet her zaman/zaten bir kapitalist devlet olarak varoldu. Sermaye olmadan devlet, devlet olmadan da sermaye amacına ulaşmazdı.

[1] Zygmunt Bauman, Modernlik ve Müphemlik, Çev: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, 2003, s.42,

[2] Proudhon’dan alıntılayan Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, s:11

[3] Paul Virilio, Hız ve Şehir, Çev: Meltem Cansever, Metis Yayınları, 1998, s:15

* Michel Foucault tarafından öne çıkarılan bu model görünmeden görme mantığı ile hapishanelerde mahkumların davranışlarını sürekli gözetim altında bulundurmak için ilk kez  Jeremy Bentham tarafından mimari olarak uygulanmıştır. Foucault bunu bir gözetim modeli olarak sunar.

[4] Lewis Mumford, Tarih Boyunca Kent : Kökenleri Geçirdiği Dönüşümler ve Geleceği,Çev: Gürol Koca, Tamer Tosun, Ayrıntı Yayınları, 2007,s.445

[5] Mumford, age,s:453

[6] John O’Neill, Disiplin Toplumu: Weber'den Foucault'ya, Çev: Mine Yıldırım, http://hiaxysheytan.com/2110/disiplin-toplumu-weberden-foucaultya/

[7] O’neil, agm

[8] J. G. Merguior, Foucault, çev: Nurettin Elhüseyni,Afa Yayınları, 1986, s: 124                                                                                   [9] Merguior, age, s:118

Önceki Yazı:Oy Kullanmak A(Po)Litik Bir Eylemdir – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Suriye Hakkında Beş Gerçek - Michael Doran
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...