Bir İktidar Tekniği Olarak Modern Devlet: Yüksek Modernizm Ve Devlet – Dilaver Demirağ

dilo1-kopyaModern Devletin en temel özelliklerinden biri de planlama olmuştur. Ki yüksek modernizm denen olgunun temelinde de bu yatar. Mumford istihkâmın kentin tasarımında vurguyu mimariden mühendisliğe, ölçüden sayıya kaydırdığını belirtir.[1]

James Scott Devlet Gibi Görmek isimli kitabında modern devletin tüm uygulamalarını bir harita benzetmesi ile izah eder. Harita nasıl araziyi okunaklı ve bilinir kılarak ona hâkim olunmasını sağlarsa, devlette bir dizi dönüşümle toplumsal mekânı okunaklı kılmaya, yönettiği topluma bilgi ile düzen veri ona egemen olmaya çabalıyordu. Bunun yolu ise basitleştirme işlemi olarak görülen homojenleştirme ve standartlaştırma olmuştur. Böylece devlet kesinlik ve bir örneklikle topluma yön verebilecekti. Scott bu olguya yüksek modernizm adını verir. Yüksek modernizm temelde bir toplum mühendisliğidir. Toplumu belli bir plana, bir tasarıma uygun hale sokma çabasıdır. Bütün sosyal mühendislik çabalarında olduğu gibi yüksek modernizmin de bir planı yani önceden belirlenmiş /oluşturulmuş bir tasarımı söz konusudur. Nasıl bir mühendis yapacağı teknik aracı önceden tasarlar ve sonra da bu o aracı bu tasarıma göre oluşturursa sosyal mühendislerin de insan yaşamının iyiliği adına, toplumun gelişmesi, köhnememesi adına önceden tasarlanmış bir modernleşme planları vardır. Scott modern devletin okunaklılık çabasının esasta bir egemenlik çabası olduğunu okunaklılık vasıtası ile devlet topluma daha fazla sirayet ettikçe toplumu yönetebilmesinin de o oranda arttığını belirtir. [2]

Yüksek modernizm bilimsel dünya tasarımından beslenen ve toplumu büyük ölçekli dönüştürme planları yapabilme gücünü kendinde gören bir zihniyeti yansıtır. Ütopik tahayyül de yüksek modernizmin temel yakıtını oluşturur.

“Yüksek moderrnizm merkezinde sürekli doğrusal ilerlemeye, bilimsel ve teknik bilginin gelişimine, üretimin genişlemesine, rasyonel bir toplumsal düzen tasarımına, insan ihtiyaçlarının artan tatminine ve aynı derecede önemli olarak, doğa yasalarının bilimsel olarak anlaşılmasına bağlı biçimde (insan doğası dahil) doğa üzerinde artan bir denetime duyulan son derece büyük bir özgüven vardı. Bu yüzden yüksek modernizm bilimsel ve teknik ilerlemenin kazanımlarının insan faaliyetinin her alanın da-genelde devlet vasıtasıyla-nasıl uygulanabileceğine dair özellikle kapsamlı bir görüştür”[3]

Toplumu dönüştürmeye dair bu güçlü inanç ve elbette bu inancın devlet gücü ile birleşmesinden doğan iyiliksever, otoriter azimle birleşir. Yüksek modernist bürokrat ya da teknokratın gözünde toplum ütopik bir proje ya da plandır. Bu da onların miyoplaşmasına yol açan bir etkene dönüşür. Doğayı denetim altına almakla toplumu denetim altına almak aynı planın farklı cepheleridir.

Yüksek modernizm olgusunu biyo siyaset dediğimiz olgu ile birlikte düşünmemiz daha anlamlı olacaktır. Bu anlamda Scott’un ifade ettiği olgular ile Foucault’u birlikte düşünmek ve bu olguları Bauman’ın bahçecilik olgusu ile bütünleştirmek bize modern devlet ile ilgili bir resim vermiş olacaktır.

Egemenliğin modern inşaası biyo siyaset dediğimiz süreç ile başladı. Çok kısaca hayatı yönetmek olarak tanımlayacağımız bu hadise aslında modern kapitalizmin gereksinme duyduğu insan modelini ortaya çıkarmak amacını taşımaktaydı.  Yukarıda disiplin olgusu ekseninde değindiğimiz olgu bireyin bedenini hedef alırken, biyopolitika bir bütün olarak nüfusun kontrolü ve nüfusun modern gereksinmelere uygun bir biçimde dönüştürülmesini merkeze alır. Doğum, ölüm, sağlık, refah, sosyal gereksinmeler yönetimsellik de dediğimiz biyo siyasetin bir parçası halinde işler.

Önceki başlıkta ele aldığımız ve büyük oranda monarşilere dayanan mutlakçı devletler gücünü devletin otoritesinden, gücünden ama esas olarak kahredebilme gücünden alır. Bu anlamda iktidarın gücü kendini öldürebilme gücünde ortaya koyar. Modern devletse öldürmekten çok ölüme terketmeyi tercih eder. Bir anlamda dışlanarak, sosyal düzenin dışına atılarak birey ölmekten beter hale getirilir. Elbette modern ulus devlet de öldürür. Ancak ölüm biyo politikanın son sınırıdır. Bu iktidar “hayatı yöneten bir iktidardır”. Değişen bu iktidar biçiminin yaptığı ilk şey, iktidarı egemenden alıp, tekil varoluşların standartlaştırılıp, eşitlenmesiyle oluşturulan nüfusa (population) yani millete vermek iddiasındadır. Artık asıl sorun devlet otoritesinin gücünün sergilemesinden çok toplumun düzenlenmesidir. Bu anlamda devlet iktidarın meşru temeli olan ulusun biyolojik varlığının bilgisine yoğunlaşmıştır, modern biyo iktidar, kendisini türle, ırkla yani nüfusun biyolojik bilgisiyle var kılar ve hayat üzerinde yer tutar. Siyaset artık nüfusun sağlığıyla, varlığıyla ilgili hale geldiğinden bu varlığı tehdit edebilecek her türlü tehlikenin bertaraf edilmesi devletin asli fonksiyonu haline gelir.

Dolayısıyla artık iktidar hayatta bırakma veya öldürme gücünü sergileyerek değil, toplumun refahı ve güvenliğini sağlamakla güçlenir. Bu bakımdan modern ulus devlet için devletin zora başvurma gücünden daha çok önem taşıyan vatandaşın rızasını kazanmak, iktidarın meşruluğunu onaylatmak daha önemlidir. Biyo siyaset nüfusun doğurganlık, ölüm-doğum oranları, hastalık düzeyi, yaşam uzunluğu bilgileri ve düzenlemelerini kapsar. Bu şekilde bir  iktidar yatırımıyla bedenlerin uysallaştırılması, yönetilmesi, yaşamın işletilmesinin hesaplanması, nüfusun kontrolü ve bedenlerin özneleştirilmesi yoluyla bio-iktidar oluşur. Bedenlerin üretime koşulması, kapitalizmin gelişmesi ve bio-iktidar için gerekli koşuludur. Ancak bu olgu devlet için de önemlidir, üretken bir nüfusa sahip olmak ve bu yolla zenginleşmek devletin de gelirini çoğaltacaktır. İşletmenin karlılığı gibi devletin de kârlılığı söz konusudur. Beden üzerindeki bu yatırım modern devletin yapısını oluştururken, bu sayede hayat da değerli hale gelmiş olur.  Foucault modern dönemde hukukun “zor” tehdidiyle değil, düzenleyici, norm oluşturucu, normalleştirici olarak işlediğini söyler. Dolayısıyla insan olmak hukuksal bir özne olmak anlamına gelir ki bunun modern ulus devletteki adı vatandaş ya da uyruktur. Vatandaşlık ise esas olarak doğumla kazanılan bir haktır. Bu koşullar altında siyasetin konusu hayat haline gelir. “Hak” kavramı tam da bunu izah eden bir şeydir. Hak artık özneyi özne yapan şey olarak ortaya çıkar, yaşama hakkı, sağlıkla, bedenle mutlulukla, ihtiyaçların doyurulmasıyla ilişkilidir ve devlet iktidarın elde etmek de bunları en iyi şekilde gerçekleştireceğine dair insanları ikna etmeye bağlıdır.

Biyo siyaset ve yönetimsellik kavramları modern ulus devletle yakından ilgili kavramlardır. Ulus-devlet; sınırları belirlenmis bir toprak parçası üzerinde yasal güç kullanma hakkına sahip olan ve yönetimi altındaki halkı olabildiğince homojenleştirerek onları ortak kültür ve değerler etrafında bir araya getirip bütünleştirmeyi amaçlayan, modern bir yönetim modelidir. Diğer tüm iktidar örgütlenmeleri gibi ulus-devlet de, bir meşruluk zemine ihtiyaç duyar. Bu nedenle de toplumu yaptıklarına ikna etmek durumundadır. Ulus-devlet kendini meşru kabul ettirebilmek ve egemenliğini tesis ettiği ulu nezdinde kendisine itaat edilmesinin sağlamak için üç görevle rıza kazanır. İlk olarak insanların fiziki güvenliğini (Hobbes) sağlamaktır. İkincisi, egemenliğin kaynağını ifade eden ulusu meydana getiren insanları kendine özgü bir kültürel kimliği bulunan vatandaşlara dönüştürmek ve onları hak ve sorumluluk sahibi kılmaktır. Üçüncüsü ise, genel olarak yurttaşların ekonomik seviyesini yükseltmek, ama bilhassa toplumdaki elverişsiz kesimlerin hayat standartını yükseltecek şeyler yaparak onların durumlarını iyileştirmeye yönelik politik ve iktisadi programlar geliştirmektir.

Scott’un yüksek modernizm ekseninde ele aldığı sosyal mühendislik olgusu da burada başlar. İktidar meşru temelini yönettiği toplumdan aldığı için ve onların rızasını elde etmek için ikna metodları kadar modernleştirici olgulara da başvurmak bu yolla toplumu dönüştürmek zorundadır. Herşeyden önce modern ulus devletler oluştuklarında karşılarında herşeyi ile hazır ve nazır bir ulus bulunmuyordu. Dolayısıyla ulusun oluşturulması ya da yaratılması gerekiyordu bu da toplumda belli bir türdeşlik sağlamakla olabilirdi. Homojen toplum mantığı modern devletin hep peşinde koştuğu şey oldu. Hapishaneler, Proudhon’un sözünü ettiği yönetilmek denilen olgu ile karşı kalanlar genelde düzene direnenlerce dolduruldu. Devlet egemenliğini normlar tayin ederek oluşturduğu için bu normlara titizlikle uyulması gerekirdi. Normdan sapanlar ise çeşitli şekilde toplumdan dışlanır, ayrıştırılarak ıslah edilme sürecine tabi kılınırdı. Devletten ayrı bir toplumun keşfi de bu sürece denk düşer.

“Yasal sistemlere dair aydınlanmacı bakış açısı bir halkın ayırt edici geleneklerini ve pratiklerini yansıtmaktan çok, bu geleneklerin en rasyonel olanlarını kanunlaştırmak ve genellemek, en muğlak ve ilkel olanlarınıysa bastırmak suretiyle kültürel bir topluluk yaratmakla ilgiliydi.”[4]

Nitekim ekonomi başta olmak üzere tüm toplumsal yaşamda yer alan standartların oluşturulması, sadece ekonominin yönetilebilirliğini sağlamak ve ekonomik öznelerin kolayca iş görebilmelerini sağlamak değil, herkesin ortak öğeler etrafında birleşerek türdeş bir toplum olmasını sağlayabilmekti. Uluslaşma dediğimiz olgu bir standardizasyon işlemiydi. Bu bakımdan totaliterlik yani toplum denilen sosyal yapıyı tek biçimleştirmek ve bununla devletle toplum arasındaki mesafeyi azaltmak işlemi modern devletin ve biyo siyaset dediğimiz olgunun doğal bir uzantısıdır. Tam da bu nedenle Nazi Soykırımı modernliğin değer ve normlarına rağmen değil, onun bir sonucu olarak gerçekleşmiştir. Devlet toplumu türdeş bir topluluk haline sokmuştur o kadar.

Önceden doğa için oluşturulan basitleştirme ve türdeşleştirme eylemi ulus haline dönüşmesi gereken topluma da uygulanacaktı. Bunun için de toplumun bilgisi gerekliydi ki tüm beşeri bilimlerin esas hedefi de buydu. Yani Foucault’un iktidar ile birleşik düşündüğü bilme iradesinin bir ürünü. Biyo siyaset kapsamında nüfus istatistikleri, ekonomik veriler, coğrafya ve yer bilgisi vb. bir dizi nüfus bilgisi devletin bürokratik organlarının emrine verildi. Toplumun istatistik yolu ile bilinmesi aynı zamanda onun tanımlanması anlamına da geliyordu. İstatistik bilgiler zaman içinde normlara dönüştü. Bu normlar da yasalara, ancak yasa dediğimizde bundan sadece kanunları anlamamak gerekir, sosyoloji olarak toplumun bilgisi de toplumu oluşturan ve doğada varolan yerçekimi yasası gibi genelleştirilmiş teoremler olarak sosyal yasaları oluşturmaktaydı. Devlet bu yasalar ile toplumu dönüştürecektir.

“Eğer doğa, daha elverişli bir orman tasarlanacak şekilde yeniden şekillendirilebiliyorsa, neden toplum daha elverişli bir nüfus yaratmak için şekillendirilmesin? Müdahalenin kapsamı potansiyel olarak sonsuzdu. Toplum devletin onu mükemmelleştirmeye yönelik bir bakışla yönetip dönüştürebileceği bir nesne halini aldı... Daha önceki devletlerce aşağı yukarı verili olarak alınan mevcut toplumsal düzen, devletin dikkatli gözetimi altında kendisini yeniden üreterek ilk defa etkin yönetimin konusu oldu.

Geleneklere ve tarihsel rastlantılara değil, bilinçli, rasyonel, bilimsel ölçülere göre tasarlanmış, yapay projelendirilmiş bir toplum düşünmek mümkündü.”[5]

Böylece modern toplumun etkin öznesinin birbiri ile iç içe iki yapının ürünü olduğu söylenebilir. Modern kapitalizm ve modern devlet: Nüfusun idaresi bu iki gücün işbirliği ile mümkün olabilmiştir.

Bauman’a ait olan bahçecilik uygulaması olarak bahçıvan devlet olgusu da bu sosyal düzenleme ve buna uygun olarak titiz planlama olgusuna dayanır. Bahçecilik olgusu dikkatli bir gözetim ve titiz bir bakımla bahçıvanın kendi arzusuna uygun bir bahçe oluşturmasını ve bu eksende bahçedeki düzene uymayan başka bitkilerin elimine edilmesini içerir. Bu nedenle düzen kurma eylemi belli bir şiddeti, zoru da gerektirir. Ancak burada zorun daha çok düzene ayak uyduramayan, ya da uygulanagelen planın önünde engel konumunda olanların bertaraf edilmesi için başvurulan bir çare olduğunu belirtelim.

Bu bakımdan öjeni yani nüfusun iyileştirtilmesi bilimi bu düzen kurma eyleminin meşru çerçevesini oluşturur.

Bauman bu kapsamda Almanya’da ki öjeni uygulamalarının aslında modern devlet mantığının doğal bir sonucu olduğunu, bahçecilik düşlerinin modern devletin düzen kurma eyleminin doğal bir sonucu olduğunu belirtir.

“Toplumun üretilmesini bilimsel bir temele oturtmayı ve şimdiye dek, yönetilmeden (dolayısıyla gelişigüzel işleyen) kalıtım ve seleksiyon güçlerini ortadan kaldırmayı hedefleyen büyük Alman planı, modern zihniyetin özünde yer alan evrensel özlemlerin radikal bir ifadesinden başka bir şey değildi... Bu plan, merkezi bir devletin karşı konulamayan gücü tarafından modern bir toplumun elindeki teknolojik ve örgütsel kaynakların bütün unsurlarıyla seferber edilmesiyle uygulamaya kondu.”[6]

Bauman düzen kurma eylemini belirsizliğin, belli bir şemaya uymayanların mutlak olarak bir şemaya sıkıştırılması gerektiğini belirtir ve bu düzene uymayan herşeyin de doğa olduğunu belirterek tahakkümün kaynağına değinir. Doğa, üzerinde egemenlik tesis edilecek ve insani düzene göre işleyiş süreçleri hızlandırılacak bir müphemlik belirsizlik kaynağıdır.”Düzeni, uyumu, tasarımı bozan, dolayısıyla da amaç ve anlamı reddeden her şey doğadır.”[7] O zaman onlara ayrık otu muamelesi yapılabilir.

Irk kavramını ilk kullananların ve ırkçılık yapanların aydınlanma düşünürü, rasyonel toplum düşü kuranlar olması ile düzen kurucu bürokrasinin rasyonel olması bir rastlantı değildir. Irkçılık sosyal düzen kurma eyleminde sınıflandırma da sorun yaratanlardır ya da bilinçli olarak doğa muamelesi görmesi gereken “ilkel” varlıklardır.

Kısacası modern devlet bir “adam etme “edimi olarak işe başladı. Şüphesiz meşru yasalar sade vatandaşlar ya da sessiz yığınlar için geçerli bir kuraldı. Düzene uymayanlar için ise yasalar başka türlü iş gören bir konumdaydı. Liberal demokrasinin ara bölgesini oluşturan olağanüstü hukuk yönetimi olarak istisna hali, devlete içkin olan, başka türlü olanı benzere yaklaştırma sevdasının bir anomali görünümlü normu olarak hayat bulacak bir uygulamadır.

Özetlersek, totaliterlik yani bir düzen kurma edimi olarak devletin sınır tanımaz müdahaleceliği modern devlete içkin bir olgudur. Düzen kurma edimi olarak sosyal mühendislik biyo politikanın bir anomalisi değil normudur. Ve her sosyal mühendislik projesi bir plana, bir tasarıma ve toplumu da bu tasarıma uygun olarak şekillendirme fikrine dayandığı için totaliterlik modern devletle her zaman/zaten bitişik duran bir olgu olmuştur.

Bunun nedeni ise devletin laikleşmesidir. Yani siyasetin insanlar katına inmesi, siyasetin yapıcısının insan olması ve bu öznelerin devletin meşruluk temeli olmasıdır. Modern öncesi devlet meşruluğunun kaynağını insan ötesi bir alana dayandırdığı için topluma müdahale etmek, onu dönüştürmek gibi bir tahayyüle sahip değildi. Bauman’ın sözünü ettiği gibi o daha çok bir avlak bekçisi, bir çoban konumundaydı. Yöntemlerinin kabalığı ve egemenliğini zora başvurarak onatması da aslında biyopolitik toplum mühendisliği için gerekli ideolojik ve teknik donanıma sahip olmamasından kaynaklanmaktaydı. Modern öncesi devlet totaliter olma becerisi ve yetisinden yoksun araçlarla cihazlanmıştı. Bu bakımdan modern öncesi anar-kistler için isyanın kaynağı zorba yönetimlerdi. Devlet konusunda bu denli çok söz üretmemiş olmaları da bundan kaynaklanır. Oysa modern anarşizm modern devletin rahminde büyüdü, onun kanından beslenerek ortaya çıktı. Doğal ki itiraz nesnesi de modern devlet olacaktı. Modern devletin tanrı rolü oynaması düşünüldüğünde anarşizm de anlaşılır ve meşrulaşır.

Modern devletin metafizik tutkusu belki de liberal çatal dillilikte değil Nazi hukukçusu Carl Schmitt’in açık sözlülüğünde yatar. Her devlet kendini tanrı olarak görür. Ama biyo politik modern devlet bu konuda daha çok söz sahibidir. Çünkü kimin yaşayıp kimin öleceğine karar vermek hakkına sahip olduğu gibi, doğanın düzenini kabul etmeyerek, onun yerine ona eşdeğer bir yapay düzen inşa etme cüret ve tutkusu tam da Agamben’in bios yani yalın yaşam olarak ifade ettiği doğal yaşam üzerinde iktidarını inşa etmesi nedeni ile biyo iktidar buna en çok uyan güçtür. Şüphesiz bu rolde tek başına değildir. Kapitalizm de onunla bu tutkuyu paylaşır. Ki Pascal’ın libido dominandi yani iktidar şehveti, Mevlana’nın Taçlı Tavus’taki kibir olarak ifade ettiği hükmetme arzusu sermayede de en az devlet kadar mevcuttur. Bu yüzden günümüz şirketokrasisi de modern devlet gibi sosyal mühendislik yapmakta ve yaşamı dönüştürmekte. Yaşam üzerinde yapay bir dünya inşaa etmekte. Bu bakımdan kapitalizm de ilahi kapitalizmdir yani bir pseudo din ve devlet gibi sermaye de Firavun’da temsil olunan kendini tanrı olarak görme hakkını kendisinde görmektedir.önlemlerin alınmasını da içerir.

[1] Mumford, age. s:444

[2] James C. Scott, Devlet Gibi Görmek, s:152

[3] Scott, age, s:147

[4] Scott, age, s:149

[5] age, s:151

[6] Bauman, Modernlik ve Müphemlik, s:48

[7] Bauman, age, s:58

Önceki Yazı:Suriye Hakkında Beş Gerçek - Michael Doran
Sonraki Yazı:Suriye’de Hangi Taraf Kazanırsa Kazansın Amerika Kaybedecek - Edward N. Luttwak
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...