İslam Devleti Savaşıyla İlgili En Kötü Yedi Senaryo - Peter Van Buren

Neticede gezegenin en istikrarsız bölgesini topa tutmak için getirilen tüm o askeri güçten sonra ne ters gidebilir ki? diye soruyor, Peter Van Buren.

O şakayı bilir misiniz? Açıkça felakete doğru yol alan bir şeyi–Ölüm Vadisi’ni neredeyse bitmiş bir benzinle geçmeye çalışan bir dostu – tarif ederken eklersiniz “Ne ters gidebilir ki?”.

Bugün Orta Doğu da aynen böyledir. ABD bir kez daha bu bölgede savaşa girmiş, özgürce Irak ve Suriye’yi bombalıyor, burada tavsiyelerde bulunuyor, orada insansız hava aracı yolluyor, inatçı müttefiklerinden birazcık daha fazla ateş gücü elde etmek için koalisyon oluşturuyor ve Amerikalı olmayan askerleri sahaya göndermek için umutsuzca arayış içerisine giriyor.

İşte, en kötü senaryonun mütemadiyen teklif edilenin en iyisi olduğu dünyanın bu bölgesinde yedi senaryo. Neticede gezegenin en istikrarsız bölgesini topa tutmak için getirilen tüm o askeri güçten sonra ne ters gidebilir ki?

  1. Kürtler

Kürtlerin genellikle kendilerine ait olduğunu düşündüğü toprakları uzun süredir Türkiye, Irak, Suriye ve İran arasında bölünmüş durumda. Bu ülkelerin hiçbiri bağımsız akılla hareket eden bir etnik azınlığa toprak vermek istemiyor, nerede kalmış güçlü, petrol sahibi bir Kürt devletini sınırlarında istemek.

Türkiye’nin Irak’a sınır Kürt nüfuslu bölgesi yıllarca düşük seviyeli savaş alanı olmuştur. Güçlü Türk ordusu burayı bombalamış ve bazen buradaki isyancılara saldırması için ordusunu göndermiştir. İran’daki Kürt nüfusu Irak’a göre daha azdır ve iki ülke arasındaki sınır iskan ve ticarete daha açıktır. (Örneğin bildirildiğine göre İranlılar Irak Kürtleri için petrol arıtıyorlar, Irak Kürtleri de bu petrolü karaborsaya koyuyor ve İran’dan doğal gaz alıyor). Yine de bu ülke Kürt sınırını zaman zaman bombardımana tutuyor.

Kürtler kendi devletleri için en azından 1923’ten beri savaşıyorlar. Bugün Irak’ta kendi hükümetleri ve ordusuyla fiilen bağımsız bir devlete sahipler. 2003’ten beri Bağdat’taki Şii hükümetine daha öncekilerden daha saldırgan bir şekilde meydan okuyacak kadar da güçlendiler. Bunu yapma arzuları Washinghton’un Irak tek parça tutmak için uyguladığı baskı yüzünden sınırlanmaktaydı. Ancak Haziran ayında Kürtlerin ordusu, Peşmerge, Irak ordusunun Musul’da ve diğer kuzey şehirlerinde İslam Devleti (İD) militanları karşısından çöküşünün ardından ihtilaflı, petrol zengini Kerkük şehrini ele geçirdi. Başka bir alternatifi olmayan Obama yönetimi Kürtlerin buraya yerleşmesine izin verdi.

Peşmerge şu anki sorunun büyük bir kısmını teşkil ediyor. ABD ve onun NATO müttefikleri, yarı-ehil bir taşeron güce duydukları neredeyse ümitsiz ihtiyaç yüzünden bugün Peşmergeyi silahlandırıp eğitiyorlar, onlara hava gücü ile büyük çapta hizmet ediyorlar ve yeni “halife”ye karşılık verilmesi için Peşmerge’nin Bağdat ile Kürtler arasında halen ihtilaflı olan bölgeye ilerlemesine karşı çıkmayıp destekliyorlar. Bunun tek bir anlamı var: gelecekte İslam Devleti geri püskürtülürse veya dağılırsa Washinghton şişeden çıkardığı cini geri koyma sorunu ile yüzleşecek.

Irak’ın en büyük ikinci şehri ve şu anda İD’in kontrolü altında bulunan Musul, bunun en açık örneği. Irak ordusunun acınacak hali göz önünde tutulduğunda Kürtler burayı günün birinde alabilir. Bu da Bağdat’ta iyi karşılanmayacak ve İD gittikten çok sonra büyük çaplı mezhepçi şiddete yolaçabilecektir. Hasan Şam köyünde yaşananlar gelecekte ne yaşanacağına dair bir öngörü sunmaktadır. Kürtler bu köyü geçen ay geri aldı. Bildirildiğine göre bu süreçte bazı Şii sakinleri, Peşmergenin ilerleyişine destek vermek yerine kendi düşmanlarının, İD’nin Sünni militanlarının, yanında yer aldı.

En kötü durum senaryosu: Amerikan politikasının şu anki karmaşasından güçlü bir Kürt devleti çıkar, bu da Irak’ta, sınırlar ötesine yayılma potansiyeline sahip bir diğer büyük mezhepçi savaşı ateşler. Kürdistan, BM’de koltuğa sahip bir devlet olarak tanınsın veya tanınmasın veyahut basitçe Tayvan-benzeri bir devlet haline dönüşsün (ismi var cismi yok) mevcut sorunları gölgede bırakabilecek şekilde bölgedeki güç dinamiğini değiştirecektir. Uzun süredir devam edegelen bir güç dengesini değiştirmenin her zaman beklenmedik sonuçları olmuştur, özellikle Orta Doğu’da. Siz George W. Bush’a, bugünkü karmaşanın büyük bir kısmını başlatan 2003 Irak işgalini sorun.

  1. Türkiye

Elbette Türkiye’yi tartışmadan Kürtleri konuşamazsınız. Türk güçleri yıllardır Türkiye, NATO, Avrupa Birliği ve ABD tarafından terörist örgüt olarak nitelenen PKK ile müşahhas, ayrılıkçı Kürt hareketine karşı savaşmıştır. Türkler ve PKK arasındaki savaş, AB diplomasisi sayesinde kaynamaktan yavaş yavaş kaynamaya doğru getirilmeden önce 1980’ler ve 1990’larda 37.000 kişinin yaşamına olmuştu. Türkiye’de “sorun” küçük değildir: Yaklaşık 15 milyon olan Kürt azınlığı nüfusun neredeyse %20’sini teşkil etmektedir.

Suriye’de hareket etmek gerekince Türkler kendilerini ihtilaflı bir alanda buluyorlar çünkü Washinghton karada Kürt askerine yardım etmektedir. ABD ne yaptığını zannediyorsa zannetsin Suriye’deki Kürt azınlığının, yeni silahlar ve eğitim verdiği Türk sınırı boyunca dizilmiş PKK unsurları da dâhil,  güçlenmesine yardım etmektedir.

Türk iktidar partisinin İslam Devletini yönetenlere karşı özel bir sevgisi yoktur fakat Suriyeli yönetici Beşir el Esed’e duyulan tiksinti o denlidir ki liderleri uzun süredir diğer tarafa bakmak suretiyle İD’i desteklemeye istekli davranmışlardır. Türkiye bir süreliğine “yabancı savaşçıların” İD saflarına katılmak için kullandığı güzergâhın aleni giriş noktası olmuştur. Ayrıca Türkiye, İD’in kendisini finanse etmek için kullandığı karaborsa petrolünün büyük kısmı için –günde 1.2 – 2 milyon dolar- çıkış noktası olarak da hizmet etmiştir. Belki de bunun karşılığında İD elinde tuttuğu, diplomatlar da dâhil 49 Türk rehineyi genellikle çektikleri kışkırtıcı kafa kesme videoları olmadan serbest bırakmıştır. ABD’nin “bir şeyler yapılması” talebine cevaben Türkiye şimdilerde petrol kaçakçılarına ceza kesmektedir. Gerçi bu cezalar son 15 ayda toplamda sadece 5.7 milyon dolar olmuştur ki bu da Türkiye’nin koalisyona bağlılığının doğasını göstermektedir.

İD kuşatması altındaki Kobani’nin durumu sorunu açıklamaktadır. Türkler şu anda kadar Suriyeli Kürtlere yardım etmek amacıyla müdahale etmeyi reddettiler. Türk tankları bir milden daha az bir mesafede göğüs göğüse çatışmayı gören tepelerin üzerinde öylece durmaktadır. Türk çevik kuvveti Türkiyeli Kürtlerin yardım etmek için Kobani’ye ulaşmasını engellemiştir. Türk jetleri, Türkiye içerisindeki, Irak sınırı yakınındaki PKK isyancılarını bombalamıştır.

Bu arada ABD hava saldırıları hava gücünün sınırlarını ortaya çıkarmanın ve gelecekteki tarihçilere hakkında yazacak malzeme vermenin dışında hemen hiç bir işe yaramadı. Amerikan bombaları İD’i yavaşlatabilir fakat bir şehrin semtlerini yeniden ele geçiremez. Karada Türk kuvvetleri olmaksızın ABD gücü, Kobani’yi kurtarmak için hava yoluyla şehri yoketmenin dışında sınırlıdır. Şu nki koşullar altında İD’in savaşçıları ya şehri alacak ya da onlar Kürtlerle kozlarını paylaşırken şehir yavaş yavaş yanacaktır.

Kamuya ilan edildiğine göre Türklerin müdahale bedeli, sınır boyunca ABD destekli bir tampon bölgenin oluşturulmasıdır. Türkler karada bu bölgeyi işgal etmek zorunda kalacak, etkili bir biçimde Suriye toprağı Türkiye’ye teslim edilecektir.   (Kürtler tarafından işgal edilen bir tampon bölge iş görmeyecektir).  Bu da Washinghton’dan ilave bir taahhüdü gerektirecektir: Potansiyel olarak Amerikan savaş uçakları Suriye’nin hava savunması ile –ki bombalanması gerekecektir- doğrudan çatışmaya girecek, bu da savaşu daha da genişletecektir. Tampon bölge ABD ve Esed arasındaki herhangi bir gizli anlaşmayı da izale edecektir. Bu bölge bir başka açık uçlu taahhüdü temsil etmektedir ve hâlihazırda Amerikalı vergi mükelleflerine günde en az 10 milyon dolara malolmuş çatışmada ABD kaynaklarının ilave kullanımını da gerektirecektir.

Öte yandan Washington’un mevcut politikası, aslında bizim milli hedeflerimize ulaşmamıza yardım etmesi için Türkiye’nin kendi milli hedeflerinden vazgeçmesini gerektiriyor. Bu tür bir senaryonun geçmişte nasıl işlediğini görmüştük. (“Pakistan ve Taliban”ı google’da arayın. ) Fakat Kobani’nin haberlerde yer almasıyla ABD, Türkleri sınırlı da olsa tutum alma konusunda --örneğin Amerikan savaş uçaklarının Türk hava üslerini kullanmasına izin verilmesi veya ABD’nin bazı Suriyeli isyancıları ülke topraklarında eğitmesine izin vermesi gibi-- baskı altına alabilir. Bu, ilerde gelecek Kobanilerden bağımsız olarak Türkiye’nin nihayetinde kendi hedeflerine odaklanacağı gerçeğini değiştirmeyecektir.

En kötü durum senaryosu: Güneş Esed’e ve Kürtlere doğarken Türkiye’nin doğusu gelecekte kaos içerisinde olacaktır. Mülteci akını şimdiden Türkler’e vergi yükü olarak binmiştir. ABD kenarda durup bir müttefikinin diğer müttefiki ile savaşmasını izlerken (Orta Doğu’ya karışmanın istenmeyen sonucu), Türkiye içindeki mevcut mezhepsel kaynamaTürklerin kendilerini Kürt güçleriyle açık çatışma içerisinde bulmasıyla kora dönüşecektir.  Eğer tampon bölge geçerse, Rusya Başkanı Vladimir Putin’in de potansiyel olarak karada yeniden angaje olmak için bir açıklık bulma olasılığı ve ABD ve Esed arasında doğrudan savaş ihtimali devreye girecektir.

  1. Suriye

Suriye’yi, hiç yaşanmamış olması gereken Amerikan savaşı olarak düşünün. Obama yönetimi, ABD müdahalesi için yıllardır yapılan çağrılara ve Suriyeli isyancı gruplarla gerçekleşen bazı eğitim flörtlerine rağmen bundan uzak durmayı (güç bela da olsa) başarmıştı. Eylül 2013’de Başkan Obama Esed’in ordusuna karşı iddia edilen kimyasal silah kullanımı nedeniyle bomba ve cruise füzesi gönderme eşiğine gelmişti. Ancak sonra Obama geri adım atmak için mazaret olarak Putin’in zeki hamlesini ve işbirliği yapmayan Kongre’yi kullandı.

Sınırlı insani eylem Irak’ta IŞİD’i bitirme savaşına ve sonrasında Suriye’nin kendisini bombalamasına dönüştükçe bu yılın modeli –Esed’i görmezlikten gel, İD’e saldır-  sadece birkaç hafta içerisinde tekamül etti. Tıpkı herhangi bir sihirbazın hilesinde olduğu gibi hepimiz olayın yaşandığını gördük fakat el çabukluğunun nasıl gerçekleştiğini anlamakta halen güçlük çekiyoruz.

Bugün Suriye harap bir ülkedir. Fakat bu gevşek ülkede bir yerlerde Obama yönetiminin “ılımlı Suriyeli isyancılar” diye ilan ettiği tek boynuzlu atlar –hakkında sık sık sözedilen ama hiç görülmeyen yaratıklar—bulunuyor. Kim bunlar? Tedavüldeki tanım şöyle bir şey gibi görünüyor: Esed’e karşı çıkan, şimdilik onunla savaşmayacak olan fakat bu arada İslam Devleti ile savaşan ve çok da “radikal” olmayan insanlar. ABD bunlardan bir kısmını bulur bulmaz bunlara silah atmayı ve bunları eğitmeyi, incelemeyi ve Suudi Arabistan’a taşımayı planlamaktadır. Suriye piyasasında hisse senedi alıyorsanız “ılımlı savaş beyi” etiketli herhangi birini arayın.

Bir yanda ABD ve onun koalisyonu İD’e saldırırken öte yanda aynı gruptaki bazı devletler (veya en azından zengin kişiler)  kendisini Sünnilerin koruyucusu ilan eden “yeni” halifeyi ve Irak’taki Şii yetkisine karşı hünerli bir taşeron olarak İD’i desteklemek için para akıtmaya devam ediyor. Başkan Yardımcısı Joe Biden geçenlerde Amerika’nın ortaklarını çağırmış ve bu yüzden tüm dünyadan özür istemişti ki bu tavri ünlü gaflarından biri olarak telakki edilmişti. Halen Suriye’nin geleceği için en iyi durum senaryosunu görmek istiyorsanız ABD müdahalesi sonrası militanlar tarafından parçalara ayrılan kaostaki ülke Libya’ya bir göz atın.

En kötü durum senaryosu: Suriye yönetilemeyen bir mekân, teröristler ve savaşan gruplar için yeni bir sığınak olacaktır ve bu dışarıdan gelenler tarafından da körüklenecektir. (Pakistan’daki Taliban İD’e yardım etmek için savaşçı göndereceğine şimdiden söz verdi) Geride kalan kimyasal silahların veya Esed’in yüklüğünde kalmış SCUD-benzeri karadan-karaya füzelerin ele geçirilme ihtimali ve ölüm ve yıkım potansiyeli bazı gruplar açısından tükenmiyor. Bu İsrail’e bile sıçrayabilir.

  1. İsrail

İsrail’in Golan Tepeleri ile imli Suriye sınırı 1967 savaşından beri en sessiz sınırı olmuştu. Fakat bu değişiyor. Bir nevi Suriyeli isyancı geçtiğimiz günlerde sınır köylerini ve bu tepelerdeki bir geçidi ele geçirdi. Bir zamanlar bölgede devriye gezen BM barış muhafızlarının büyük kısmı kendi güvenlikleri için tahliye edildi. Geçen ay İsrail kendi hava sahasına giren bir Suriye uçağını vurmuştu. Bu hiç şüphesiz askeri bir ihtiyaç olmaktan çok Esed’e kendi işine bakması için verilen bir mesajdı.

Tahminen bu olayların arkasında Obama yönetimi yer alıyordu. Bu, 1991 Körfez savaşında İsrail şehirlerine Irak SCUD’larının–bu ülkeyi daha büyük bir savaştan uzak tutmak için-  yağmasını anımsatıyor. Ne varki sene 1991 değil. ABD ve İsrail arasındaki ilişkiler daha kırılgan ve daha hırçın. İsrail daha iyi silahlanmış durumda ve ABD’nin İsral istekleri üzerindeki baskısı son günlerde önemli ölçüde zayıflamış durumda.

En kötü durum senaryosu: İsrail, ister savaşı Golan Tepeleri’nden uzak tuttuğundan emin olmak isterse daha saldırgan davranıp Suriye topraklarının bir ksımını emniyete almak için hareket etsin,  bölgeyi bir dakikada patlatabilir. Emekli bir İsrail generali “Durum, mumlarla çevrili gaz dolu büyük bir şişe gibi. Sadece bir mumu itmeniz yeter ve herşey bir dakikada patlar.”Yine de İsrail’in Suriye için endişeli olduğunu düşünüyorsanız, bu endişe, İran’ın hiç olmadığı kadar kuvvetli bir bölgesel güç olarak ortaya çıkması halinde İsrail liderliğinin nasıl burnundan soluyacağı ile kıyaslanamaz.

  1. İran

Şu anki çatışmada İran açısından ne ters gidebilir ki? Orta Doğu’da beklenmedik bir şey her zaman zuhur edebilir fakat bu noktada İran, İD müşterek bahsinin en büyük potansiyel kazananı gibi gözüküyor. Bağdat’ta İran yanlısı bir Şii hükümeti iktidarda kalacak mıdır? Elbette. Irak’a kara kuvvetleri göndermesi için İran’a açık çek verilmiş midir? Evet. Amerikan hava kuvvetleri İD ile karada savaşan İran güçleri için bomba atacak mıdır (tümüyle gayriresmi, elbette)? Hiç şüphesiz. Washinghton İran nükleeri ile ilgili sert çocuğu oynadığı müzakerelerde bir miktar da olsa geri adım atmaya çalışır mı? Muhtemelen. Amerikalılar’ın Irak’ta İran’dan biraz daha fazlasına ihtiyaç duyması halinde kayıt dışı ekonomik yaptırımların hafifletilmesi için açık kapı bırakılabilir mi? Neden olmasın? En kötü durum senaryosu: Bir gün Irak’ta değil de Tahran’ın merkezinde Barack Obama’nın bir heykeli dikilecek.

  1. Irak

Irak resmen Amerika’nın “imparatorluk mezarlığı”dır. Washington’un bu ülke için “yeni” planları, 2003-2011 yılları arasında denendiği zaman başarısız olmuş bir avuç girişimin başarısına bağlıdır. Ki bu zaman diliminde Amerikan “devlet inşacıları”nın elinde sınırsız kaynak bulunuyordu ve bölgesel kaos bugünkü kadar kötü değildi.

Son Amerikan master planının ilk adımı Bağdat’ta “kapsayıcı” bir hükümetin kurulmasıdır. ABD bu adımın isyankâr ve memnuniyetsiz Sünni nüfusu ile İslam Devleti’nin arasını açacağı rüyasını görmektedir. Bu olduktan sonra da (yeniden) eğitilmiş Irak ordusu yeni halifeliği ülkenin kuzeyinden atmak ve Musul’u geri almak üzere sahaya geri dönecektir.

Bunların tamamı basitçe hayali değilse de geçekdışıdır. Neticede Washington aynı orduyu eğitmek ve donatmak için 25 milyar doları ve paramiliter polise daha da fazlasını gömmüştür. Sonuç: Irak güçleri Haziran ayında ülkenin kuzey şehirlerinden kaçtıktan sonra İslam Devleti’nin birinci sınıf Amerikan silahlarını ele geçirmesinden daha fazlası değildir.

Şimdi kapsayıcı hükümet ile ilgili olarak ABD,  Irak hükümeti oluşturmanın rüya futbol takımına oyuncu seçmek gibi olduğunu düşünüyor gibi görünüyor. Yani, biraz kazan, biraz kaybet, birkaç takas yap ve bunlardan hiçbiri işe yaramazsa elinizde halen yeni bir kadro listesi ve gelecek yılki kazanma kaydı bulunur. Son başbakan olan ve kapsayıcılık konsuunda en büyük umut Haydar el Abadi Şii’dir. Bir zamanlar kutsanan şimdilerde hayal kırıklığına uğrayan Nuri el Maliki’nin de eski meslekdaşıdır ve aynı partinin üyesidir dolayısıyla üst kademede pek de öyle gerçek bir değişiklik yaşanmamıştır. Bu Dolayısıyla “kapsayıcılık” umutları şimdilerde önemli iki bakanlığın -savunma ve iç işleri- yönetim tercihlerine kalmıştır. Her iki bakanlık da yıllardır ülkenin Sünnileri’ne karşı bir baskı aracı olmuştu. Şu an için Abadi her iki bakanlığın da vekilidir. Tıpkı Maliki’nin eskiden olduğu gibi. Gerçekten de ne ters gidebilir ki?

Sünniler’e sorarsanız Amerikan stratejisi, Sünnilere rüşvet verilebileceği ve Sünnilerin Bağdat’ta her ne olursa olsun İD ile ilişkilerini kesmeye zorlanabileceği varsayımına dayanmaktadır. Eğer toptan hafızalarını kaybetmemişlerse bunu tahayyül etmek güç. Amerikan işgali yıllarında el Kaide’de olduğu gibi İslam Devleti de Şii hükümetine karşı Sünni gücüdür. Zira Şii hükümeti kendi haline bırakıldığı takdirde Sünnileri --eğer katletmezlerse-- marjinalleştirmeye devam edecektir.    2007’den başlayarak ABD’li yetkililer gerçekten de bazı Sünni kabile liderlerine rüşvet verip onları el Kaide dâhil isyancı gruplarla savaşmaları karşılığında silah ve ödeme kabul etmeleri için zorlamıştır. Bu anlaşma --o zaman bu anlaşmaya Anbar Uyanışı deniyordu-- ABD’nin her zaman onların yanında duracağına dair güvencelerle birlikte anılmıştı. (General John Allen, şimdilerde Amerika’nın Irak’taki en yeni savaşını koordine etmektedir ve kendisi bu “uyanış” anlaşmasına aracılık eden önemli bir isimdi). Amerika arkalarında durmadı. Aksine programı Şii hükümetine havale etti ve “çıkış” yazan kapıya yöneldi. Şiiler de derhaş anlaşmayı ihlal etti.

Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer, o halde neden, sadece birkaç yıl sonra Sünniler temelde aynı kötü anlaşma gibi görünen bir şeyi tercih etsin ki? Ayrıca, bu sefer ortada Amerika açısından bilhassa ters etki yaratacak bir çözüm durmaktadır. Mevcut planlara göre ABD, İD ile savaşmaları için ödeme yapmak ve silahlandırmak suretiyle Sünni “ulusal muhafız birimi”ni –daha pazarlanabilir bir isim—oluşturacaktır. Bu milisler sadece Sünni liderliği altında ve sadece Sünni bölgede savaşacaktır. Ve Bağdat hükümeti ile sizin sahip olduğunuz bağlantılardan daha fazla bir bağlantıya sahip olmayacaktır. Bu, Irak’ı nasıl daha kapsayıcı, üniter bir devlet yapmaya yardımcı olacaktır? Uzun dönemde daha da mezhepçi olan silahlı milisler serbest kalınca ne olacaktır? Ne ters gidebilir ki?

Anbar Uyanışı’nın “başarısı”, belirsizliğe yer bırakmayan başarısız tarihine rağmen Amerikan muhafazakâr düşünürler arasında inatçı bir mit olarak devam etmektedir. Bu nedenle kısa dönemde medya tarafından borozanlığı yapılan İD’e karşı yerel Sünni-Şii işbirliği örnekleri sizi aldatmasın. Bu işbirliklerini, bir sonraki saldırıya kadar dayanamayacak, kabileler temelli geçici uygun ittifaklar olarak düşünün. Bu ulusal zafer için yakın bir strateji bile değil. O zaman değildi, şimdi de değil.

En kötü durum senaryosu: Sünni-Şii şiddeti, bir katliamı önlemek isteğiyle dışarıdan üçüncü tarafları çeken --belki de Sünni Körfez devletlerini-- yeni bir seviyeye ulaşır. Ülkede hâlihazırda güçleri bulunan Şii İranlılar hiçbir şey yapmadan duracak mıdır? Tümüyle Irak’taki bir başka aptal Amerikan savaşının sebep olduğu bu senaryoda ne kadar kanın döküleceğini kim öngörebilir?

  1. ABD

Eğer İran bu çok-devletli çatışmanın en büyük jeopolitik kazananı olabilirse, bu durumda ABD de en büyük kaybedeni olur. Başkan Obama (ya da halefi) en nihayetinde ufuktaki savaş ile kara güçlerini çatışmaya göndermek arasında hiç şüphesiz bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. İki yaklaşım da istenilen sonucu vermeyecektir fakat “karadaki askerler” trajediyi daha da artıracaktır.

Washington’nun 9/11 sonrası fantazisi askeri gücün –ister topyekün istilalarla isterse insansız hava araçlarının  “nokta” saldırılarıyla olsun- öngörülebilir şekilde jeopolitik manzarayı değiştirebileceği olmuştur. Aslında tek bir kesinlik vardır o da daha fazla ölümdür. Bunun dışındaki herşey, son 13 yılın net bir şekilde gösterdiği gibi, herşeye açıktır.

Muhtemel senaryolar arasında: İD kuvvetleri şu anda Bağdat Uluslararası Havaalanından mil uzaklıkta, kendisi ise başkentin merkezindeki Yeşil Bölgeden sadece 9 mil uzaklıkta. (Iraklılar’ın geri çekilmesi sonrasında İD tarafından ele geçirilen M198 havan topunun 14 mil menzili bulunduğuna dikkat edin).  Havaalanı, gelecekte olası bir mega-Bingazi durumu ile karşılaşıldığında elçilik personelini tahliye etmek veya geçtiğimiz günlerde Kuveyt yakınına taşınan Deniz Ani Müdahale Kuvvetlerinde olduğu gibi daha fazla personeli göndermek gerektiğinde önemli bir kapı olacaktır. Havaalanı halizhazırda Apaçi saldırı helikopterleri ve insansız hava araçları ile desteklenen 300-500 kişilik Amerikan birlikleri ile korunmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Apaçi helikopterleri Enbar ili yakınlarındaki savaşa yollanmışlardı.  İD militanları bu durumdayken havaalanına saldıracak olsa ABD burayı savunmak zorunda kalacak bu da iki güç arasında muharebe anlamına gelecektir. Eğer böyle olursa İD karada kaybedecek ama Amerika’yı daha da büyük bir bataklığa çekmek suretiyle kazanmış olacaktır.

Büyük resme bakılınca ABD’nin biraraya getirdiği “60’dan fazla ülke”li mevcut İslam Devleti Karşıtı Koalisyon sürmeyecektir. Koalisyon, uzun vadeli çatışan hedefler kümelendikçe çökmeye mahkûmdur.  Er ya da geç ABD kendini bir kez daha yalnız bulacaktır.

Tüm bu öldürmelerin en muhtemel sonucu, İD’in kaderi ne olursa olsun, Irak, Suriye ve Türkiye de dahil bölgedeki diğer ülkelerde kaosun kötüleşmesidir. Andrew Bacevich’in de gözlemlediği üzere “Kazansak da kaybedeceğiz. İD’i yenmek ABD’yi maliyetli ve ters tepici olduğu ispatlanmış on yıllık bir teşebbüse daha da derinden bağlayacaktır sadece.” Bu savaşın gerçek maliyetleri üzerindeki kontrol kaybı şu soruyu sordurmaktadır: ABD olayları hiç kontrol edebiliyor muydu?

Eylül ayında Suriye,  ABD güçlerinin 1980’den beri İslam Dünyasında istila ettiği, işgal ettiği veya bombaladığı 14 ülke oldu. Amerika’nın savaşa girdiği bu yıllarda hedefler durmadan değişmiştir. Öte yandan Büyük Orta Doğu’da durum sadace daha da kötüye gitmiştir. Demokrasi inşası? Bundan böyle bunu pek duymayacaksınız. Petrol? ABD net bir ihracatçıya dönüşmüştür. Terörizmi yenmek? Bu, bugünün kurtarıcı açıklamasıdır, fakat deliller şimdiden savaş devşirmenin bölgede sadece terörü ve terörizmi beslediğini ortaya koymaktadır. Yurt içinde ise korku tellalarının sesi daha gür çıkmakta, toplumuzun izlenmesi için sürekli artan gerekçeler ve daha güçlenmiş bir ulusal güvenlik devletine yol açmaktadır. En kötü durum senaryosu: Amerika’nın tüm Orta Doğu’daki savaşı üçüncü on yılına doğru ilerliyor ve ufukta sonu görünmüyor. Bu savaşlar, hayatları, ulusal hazineyi ve Washignhtonun akli soluklanmasını içine çeken bir anafora dönüşmüş durumdadır. Ve bu şekilde ne ters gidebilir ki?

Middle East Online’dan Çev.: Nesrin Aytekin

Önceki Yazı:Suriye’de Hangi Taraf Kazanırsa Kazansın Amerika Kaybedecek - Edward N. Luttwak
Sonraki Yazı:Yeryüzü Tanrisi: Modern Devletin Metafizik Temelleri – Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...