Yeryüzü Tanrisi: Modern Devletin Metafizik Temelleri – Dilaver Demirağ

dilo1-kopyaBakunin’in kilise ile devlet arasında kurduğu anoloji hiç de basit bir benzetmeden ibaret değildir. Konumuz olmamakla birlikte kısaca değinirsek devletin kökenlerinde de, uygarlığın kökenlerinde de kültü ve kült uzmanı olarak şamanı bulmamız bir rastlantı değildir. Her devlet aynı zamanda bir kilisedir.Modern devlet de Mısır Pantheonundan tevarüs eden gnostizmin döl yatağında yetişen bir homonculus* ya da golemdir[1]. Daha modern bir benzetme yaparsak modern devlet modern metafizikten türemiştir. Bu noktada heretik inançların özellikle de başlangıçta kült temelli örgütlenen Bavyera Aydınlanmacılığının sızdığı masonluğun yaydığı Mısır Bâtıniliği uzun bir dönem modern çağın tahayyülerini besledi. Kepler’den, Newton’a dek simya ile uğraşan, güneş kültüne inanan bu inanç biçimi modern devletin de metafizik temellerini oluşturur. Modernite denilen olgunun aslında bir heretiklik olması başka bir çalışmayı hakedecek kadar engin bir konudur.

Mumford, Batı ruhu denilen şeyi ya da modern ruh halini oluşturan şeyin bir dinsel fenomen olduğunu belirtir. Ona göre bu dinsel dönüşüm aslında Mısır paganizmine bir dönüştü, Gök Tanrılara ama en çok ta Güneş Tanrı inancına.[2]

Aslında bu tez doğrudur. Aydınlanmanın ve hümanizmin kendisine çok şey borçlu olduğu Giardino Bruno güneş merkezli kozmolojinin metafizik temeli olarak Mısır Ezoterizmi ve Güneş Kültüne dayanıyordu. Daha 16. yy’da Gülhaç kardeşliği adıyla ortalıkta dolaşan bildirgelerde Mısır Ezoterizmi ve Güneş Kültü söz konusuydu. Doğanın ritimlerini hızlandırmak üzerine kurulu olan simya inancı da temellerini aynı hermetik inançlardan almaktaydı. Batı heretizmini oluşturan Mazdekizim ve ondan tevarüs eden yeni Platonculuk da aslında güneş kültüne dayanır.

Güneş Kültü ve Piramid Biliminin modern devletle olan bağına gelince; düzen, nizam ve otoritenin göksel temeli gibi ilk modern düşünceler kaynağını Babil-Mısır inançlarından alır. Merkezi İktidar da referansını Güneş kültünden ve tanrı kral fikrinden alır[3].O tüm insani kurumların ilahi mükemelliğe uymasını da içeriyordu.

Tanrı Kral olarak modern devlet için metafizik zemin hazırdı.

“Güneş Tanrısı Kültü, düzen, nizam, tahmin edilebilirlik ve güneşin konumu ve etkisinden dolayı, merkezi güce dair tüm dünyevi tezahüre, kozmik liyakat ve haklılığın yüce otoritesini verdi.”[4]

Merkez sembolizmi ile siyasetin merkezi olarak devlet birbiri ile örtüşen iki ögedir. Bu nedenle devleti yeryüzünün ilahi yasası kabul eden Schmitt- referanslarını biraz da metafizik temellerden almaktaydı. Gerçi o bir Katolikti ve otorite olumlayıcısı olarak Katolik düşünceden beslenmekteydi. Ancak devleti kutsayan fikirleri pagan Nazi ideolojisi tarafından başkalaştırıldı.

Schmitt devletin sürekli ve aşkın bir güç olarak önceden varolmadığını, devletin düzen yaratma eylemi nedeni ile yeni tanrı olarak nomos haline geldiğini belirtir. Ona göre hukuk olarak devlet otoritesi aşkın bir kökene sahiptir, bu yüzden teoloji ile hukuk ortak bir kökene sahip olduğu gibi yöntemsel olarak da benzerdirler.[5] Schmitt liberal düşünceyi bu benzerliği ortadan kaldırdığı için eleştirir; sekülerleşme devletin, aşkın ve ontolojik temelini ortadan kaldırmıştır; liberalizm ile birlikte devlet de ortadan kalkmış ve yerini zümre egemenliği almıştır. Düşünürümüz, liberal siyasetin eleştirisinde devletin nomos olarak değerini ortaya koymak, onun kutsal arka planına girmek için politik olanla politika arasında ayrım yapar. Politik olan, ilahi temelde dost ve düşman ya da iyi kötü ayrımı yapandır. Politika ise bunun aldığı görünüm olarak uygulama ya da tekniktir. Politik olan isim, politika ise sıfattır. Bu anlamda politika politik olanın herhangi bir toplumdaki tezahürüdür. Ona göre düşman herhangi özel biri değildir, bu anlamda düşmanın özelleştirilmesi söz konusu değildir. Düşman arketipsel bir özellik taşıdığı için gayri şahsi ve anonim bir figürdür. Düşman, siyaset alanında kamusal olanın düşmanı olarak vücut bulur. Yani devletin düşmanı düşmandır. Politik olanın düşmanı tayin etmesi, kriz anlarında devletin kendisinin düşmanı olarak konumlandırdığı bir iç düşman oluşturmak, onu hukuki korumanın dışına atarak siyasal haklardan soyulmuş bir kişi haline getirme biçiminde bir politika olarak vücut bulur. İstisna olarak adlandırılacak bu duruma da doğal olarak egemen olarak devlet karar verir. Schmitt için düşman ve dost ayrımı ontolojik bir ayrımdır.[6]  Düşman nasıl kamusal ise dost da kamusaldır. Bu anlamda düşman ulusun düşmanı, ondan ayrı, başka ve ona yabancı kişiyken, dost ulustan biri, kan ve soy bağı ile bağlanmış kişidir. Politik olan dost ile düşman arasında ayrım yapma olduğuna göre devlet de bunun siyasi ifadesidir.

Devleti kutsal temelleri olan bir yasa, bir birlik olarak gören Schmitt için politik olan, ilahi kökenli bir olgu olarak dost ve düşman arasında süregelen metafizik bir savaştır. Dost iyi, düşmansa kötü olduğundan, onun ortadan kaldırılması da devletin bir görevidir.

Bu anlayışın metafizik temeli Hıristıyan inancıdır. Yeryüzünde insan üzerinden süregelen savaş Tanrı ile Şeytan arasında süregelen bir savaştır. Ancak bu denk iki gücün de savaşı değildir, savaşın nihai sonucu önceden Tanrı tarafından tayin edilmiştir. Savaş şeytanın yok olması ile son bulacaktır. Bu mücadele insanın kaçamayacağı bir ilahi sorumluluğu içerir ki dost düşman ilişkisi de buna dayanır. Schmitt’e göre devlet dost ile düşmanı tayin eden ilahi yasadır.

“Tanrı başlangıçtan itibaren, dostluğu ve düşmanlığı şeylerin ilahi düzeni içine yerleştirmiştir. Tanrı’nın zaferi ve Şeytan’nın yok edilmesiyle nihayet bulacak olan bu mücadele, insanın kaçamayacağı metafizik bir zorunluluğa işaret eder. Dost, dostluğun ve düşmanlığın Tanrı’nın kavranılamaz iradesi gereği bir zorunluluk olduğuna inanan ve bunu bilendir. Düşman ise bu metafiziği paylaşmayan ve dost ile düşman arasında ayrım yapmayı reddedendir.”[7]

Bu nedenle politik olan aynı zamanda teolojik olandır ve politik olanı reddetmek de Tanrı’yı reddetmektir. Schmitt’e göre politikanın özü bu metafizik ilke üzerine kuruludur.  Liberal demokrasi fikrine itiraz etmesinin nedeni de bu demokrasinin, hem devleti zayıflatması, hem de bu ayrımı bulanıklaştırmış olmasıdır. Oysa seküler dünyada devlet ilahi bir vasıf kazanır çünkü o düzen kurucu olarak görev yapar.

“Politikayı dine tabi kılan Kilise ile sivil bir düzeni imlemekle birlikte dini politikaya tabi kılan devlet aynı doğrultuya işaret ederler. Devlet, ilahi olana dayalı dini otoritenin ortadan kalktığı bir dönemde kendisini egemen otorite olarak tesis etmiş ve bu yolla otorite boşluğuyla oluşan kaosu kozmosa dönüştürmüştür. Böylece o, ortaçağın politik düzeninde dinin yerine getirdiği fonksiyonu dünyevi bir temelde gerçekleştirmiştir.”[8]

Bu anlamda Schmitt liberal devlet modelinin çelişkisini ortaya koyduğu gibi modern devletin asli özünü de ortaya koymuş olur. Bu öz zamanımıza kadar devam eden egemenlik olgusudur. Devlet herşeyden önce egemen bir varlıktır, kimin düşman, kimin dost olarak tanımlanacağına karar vererek istisnayı yani hukuk düzeninin askıya alınması haline de karar verebilir. Bu durum onun doğasında bulunan şiddeti ve tahakkümünün total, hatta metafizik zeminini ortaya koyar. Bu bakımdan Schmitt, liberal çelişkinin hukuka uygun devlet tasarımının ne kadar kof olduğunun en güzel kanıtıdır. Çünkü devlet hukuku yaratan özne olarak onun dışında yer alabilir, neyin hukuka uygun, neyin hukuka uygun olmadığını, kimin hangi konumda varolacağına karar verme yetkisi yalnız ona aittir.

Ancak devletin ilahiliği fikrinde Schmitt’in referansları arasında onu bir Tin olarak değerlendiren Hegel’i göz ardı edemeyiz. Onun şu sözleri metafizik temelli bir egemenlik mistisizminin zihinlere ne kadar yerleştiğini de ortaya koyar.

“Evrensel olan Şey, Devlette bulunur. Devlet ilahi fikrin yeryüzündeki şeklidir... Bundan dolayı Devlete kutsallığın yeryüzündeki tezahürü olarak tapmalıyız ve düsünmeliyiz ki, doğayı anlamak zorsa Devletin özünü kavramak sonsuzca daha zordur... Devlet Tanrının dünyadan geçmesidir... Esasında bilinç ve düsünce bütünlüğü... Devlete özgü şeylerdir. Devlet ne istediğini bilir... Devlet gerçektir… Devlet kendisi için vardır. Devlet gerçekten var olan, gerçekleşmis ahlaksal hayattır...”[9]

Bu tam da devletin bir kilise olduğunu söyleyen Bakunin ve diğer anarşistlerin devletin demokratikleştirilemeyeceğini, onun egemenlik olarak varoluşunun devam etmesi son bulmadıkça demokrasinin kalıcı değil, her an geri alınabilir bir lütuf olduğunu ilan etmelerinde ne denli gerçekçi tespitler yaptıklarını ortaya koyar. Bu mistik yapı sekülerleşse de egemenlik mistisizmi mevcudiyetini devam ettirmiştir. Çeşitli kereler tanık olduğumuz baskıcı nitelik zamanımızda yine ortaya çıkmıştır. 11 Eylül tam da egemenlik mistisizminin mevcudiyetini sürdürdüğünü, devlete tapan metafizik zihnin hâlâ sürdüğünü ortaya koydu. Bu tespitten sonra liberal devlet içinde egemenlikçi mistisizmin mevcudiyetine yani Agamben tarafından Scmitt’ten alınarak çağdaş siyasete uyarlanan istisna haline geçebiliriz.

İstisna Olarak Devlet ve Tahakküm

Liberal teoremin demokrasi ile ilgili çelişkilerine, zamanımızda demokrasinin aslında tekno kapitalizm şartlarında, neo-liberal sosyal mühendislik düzeninde devletin totaliter doğasını gizleyen bir işlev görmesine geçmeden evvel, devlet ve hukuk düzeni arasında kurulan liberal düşüncenin ya da liberal devlet anlayışının içi boşluğunu ortaya koymak istiyorum. Modern liberal hukuk devletinde vatandaşlık soy bağı ile oluştuğu gibi haklarla donatılmıştır. Olağan bir demokraside, devlet meşru şiddet kullanma tekelini ancak hukukun verdiği yetkilerle ve yasaların çiğnenmesi halinde kullanır. Devlet vatandaşların güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğundan, devletle vatandaşla arasında oluşan sözleşme olarak tanımladığı anayasa gereği toplumun güvenliği ihlal edildiğinde onu ihlal edeni cezalandırır. Cezalandırma esnasında da vatandaşın sahip olduğu haklar vardır. Bu haklar ihlal edilemezler, hukuk bunu güvence altına almıştır. Kendisine verilen yetkinin dışına çıkan yetkili bu davranışı nedeni ile yasalar önünde hesap verir. Kısacası devletle toplum arasında hakları ve yükümlülükleri içeren bir hukuki anlaşma söz konusudur, devlet vatandaş nezdinde bu meşruluğunu hukuktan alır. Fakat kimi özel durumlarda bu hukuk düzeni, sıkıyönetim dediğimiz olağanüstü yetkiler ile donanmış özel bir yasa ile askıya alınır.  Ancak sıkıyönetim ihlalinin de şartları vardır ve burada da devlet bu tür durumlar için belirlenmiş hukuki prosedür ile yükümlüdür.  Fakat bütün bunlar aslında çoğu zaman kâğıt üzerinde kalır. Olağanüstü hal içinde artık hukuk düzeni ile korunan vatandaşlık hukuku söz konusu değildir. Son dönemlerde bu alan ile ilgili çalışmaları ile adını duyuran İtalyan siyasetbilimci Giorgio Agamben, istisna hali ile olağan demokrasi arasındaki hızlı geçişkenlikler üzerine kafa yorar

Giorgio Agamben, Foucault’nun çizgisinde “biyo politika”yı teorilendiren filozoftur. “İstisnai hallerin kural haline dönüşmesi” durumu, soybiliminden batı antikitesine (ilkçağ) yükselmiş olan ve yayılması, modern devletlerde politikanın baskın biçimi olana kadar durmaksızın devam eden, iktidarın/gücün (pouvoir/power) en eski yapılarından biridir. Biyo politikanın kendine özgü nesnesi/konusu, Yunanlılarca “basit yaşama hali” olarak tanımlanan, tüm yaşayanlarca (hayvalar, insanlar ya da tanrılar) paylaşılan ve “bir birey veya gruba özgü yaşam biçimi” olan “kalifiye yaşamdan” (bios)  bu yönüyle farklılaşan “çıplak yaşam”dır (zôè) . Egemenliğin konusu, Agamben’e göre, haklarla zırhlanmış vatandaşın olağan yaşamı değil, mültecilerin ve sürgünlerin sessizliğine indirgenmiş, arabulucu olmaksızın ortaya çıkan ve kendi biyolojik bedeni üzerinde düzeltme/tashih, kapanma veya ölüm gücü olmayan  “homo sacer”in çıplak yaşamıdır. Batı politikasını düzenlediği/yönettiği her daim kabul edilen site modelinde, iktidarın sıradanı haline gelen “çıplak yaşamın siyasileştirilmesi” paradigması ile “modernitenin nomos’u” karşı karşıyadır.  Çıplak yaşamın nesnesi olağan demokrasilerde bile “öteki” olarak dışlanan ve bu nedenle de devletin olağünüstü hukuk uygulamalarına maruz kalan, sokak insanları, uyuşturucu kullanıcıları, kimi zaman yoksullar, mülteciler vb çoğunluğu oluşturan dışlanmış insanlardır.

Kendisi ile yapılan söyleşide Agamben biyo politikanın aslında insanları nasıl da çıplak yaşam denilen ve siyasal yaşamın dışında bırakarak kendi çıplak biyolojik varlığına indirgeyen niteliğine dikkat çeker.

“Fransız devrimiyle birlikte ortaya çıkan devlet egemenliği kavramı, toplumsal yaşamı devlet düzenine bağlamıştır. Eski (ancien) rejim döneminde hükümran, uyruğu altındakilerin biyolojik yaşamına karışmazdı. Bu görev, örneğin Kilise gibi başka kurumlara bırakılmıştı. Demokrasinin ortaya çıkmasıyla biolojik yaşam, politika yoluyla denetlenmeye başlanmıştır. Ben bu süreci, Fransız filozoflarından Michel Foucault’tan esinlenerek “biopolitik” olarak adlandırıyorum... Demokrasi ile totalitarizm arasındaki ayrılığı elbette yadsıyacak değilim. Bununla birlikte, konuya biopolitik açıdan bakacak olursak, aradaki farklılıkların pekte esasa dair olmadığını görürüz. Gözlediğim kadarıyla, 20 ve 21. yüzyılların demokrasisi tehlikelerle karşı karşıyadır; dayandığı temeller çökertiliyor. Örneğin erkler ayrımını ele alırsak, bunu açıkça görürüz. Günümüzde yasama erki ile yürütme erki arasındaki ayrım kesinliğini yitirmiştir. Hukuka bağlı sıkıyönetim, normal hal olmaktadır”[10]

Agambenin üzerinde durduğu nokta yani politikanın konusunun giderek sosyal hayattan biyolojik hayata doğru kayması, insanları yaşatmak için uygulanan bir nüfus politikasına dönüşmesi totaliterlik ile demokrasi, liberal yönetim ile faşist yönetim arasındaki duvarları epeyi inceltmiş durumda. Ki ilerleyen sayfalarda daha fazla somut örnekler ile devletin toplumu baskılama yöntemleri ve hukukun giderek daha çok keyfileşmesi, kriz hallerinin bir sıkıyönetim biçimine dönüşmesi bu ayrımları silikleştirmekte. Modern dönemde egemenin hem hukukun içinde hem dışında bulunması, yani modern devletin kurucu ögesi olan anayasayı hazırlayanın, devleti kuranın, yine devlet olması bir belirsizlik mıntıkası oluşturmuştur. Öldürülebilen ama bu ölümü soylu bir ölümden yoksun bırakılan, bir anlamda ölümü bile, haklardan yoksun kılınan homo sacer ya da kutsal insan[11] da tam bu “belirsizlik mıntıkası”nda, hukukun hem içinde hem de dışında bir konuma yerleşmesiyle mümkün olmuştur.[12]

Böylelikle bir zamanlar kamusal hayatı temsil eden siyasi hayat olarak bios ile özel alana ait olan ve kişinin biyolojik hayatını devam ettirdiği alan olan zoé birbirine karışmıştır. Yaşamın, politikanın konusu haline gelmesinin sonucu olarak modern dönemde insan, sadece biyolojik varlığına indirgenerek artık biyo siyasetin öznesi olmuştur. Yani insan siyasetten dışlanarak kendi biyolojik hayatının devamında devlete bağlanmıştır. Bu nokta önemlidir. Çünkü temsiliyet ve insanların sosyal, biyolojik gereksinmelerinin karşılanması meselesinin devletin alanı haline gelerek sıradan insanın politikadan dışlanması olgusu, anarşistlerin çokça üzerinde durduğu bir konu haline gelmiştir. Bu yüzden en demokratik devlet bile yeri geldiğinde şiddet yolu ile bastırmaktan çekinmediği gibi, insanları siyasi açıdan dışlanmış varlıklar haline getirerek, onların kendi hayatlarının aktif yapıcısı olma hakkını alarak onları siyasal bir zombiye dönüştürmüştür. Siyasal zombilik ise devletin tahakküm aracı olması ile yakından bağlantılıdır. Anarşistler açısından sıradan insanın siyasetin aktif bir katılımcısı olmaktan çıkması, bir anlamda onun zavallılaşması, devletin esiri ve rehini olmasıdır. Bütün bunlardan dolayı Agamben’in vurguları, anarşistlerin devlet eleştirileri ile pek çok yerde kesişir.

“Dolayısıyla siyasetin çıplak hayat üzerine bina edilmesiyle biyosiyasete dönüşmesi liberalizmle totalitarizm arasındaki farkı ortadan kaldırmıştır.  Modern demokrasinin temel söylemi olan “haklar” bu noktada ortaya çıkar, ancak ve sadece vatandaşlar için geçerlidir ve bu çıplak hayatı kabullenme karşılığında edinilebilen bir şeydir. “Haklar söylemi” biyosiyasetin çıplak hayatının sınırlarını çizmesi, her an yeniden içeridekileri ve dışarıdakileri belirlemesi için vazgeçilmez bir ögedir. Agamben bu noktada zoé’nin ancak haklar bildirgesiyle siyasallaştırıldığını, bunun da vatandaşlık üzerinden çalıştığını söyler. Bu anlamda liberalizm farklı versiyonlarıyla temeline aldığı “haklar”söylemiyle, insanları zoé’ye hapseden, siyaseti imkânsızlaştıran biyosiyasi yapının karşıtı değil, devamı, parçası ve hatta ta kendisidir... Bundan dolayıdır ki, bugün eğer dünyada kutsal insan göremiyorsak bunun sebebi tam da herkesin haklara sahip bir vatandaş hüviyetiyle sanal birer kutsal insan  haline getirilmesinden kaynaklanmaktadır… Modern devlet, hukukun bir biçim olarak işlediği kararverilemez yapısıyla şiddeti hayatın her alanına yayar. Ancak buradaki önemli nokta modern yönetimbilimin ölüme değil, dirime dayanmasıdır. Hayatın kutsallaştırılması ve yüceltilmesi bizzat şiddetin her özneye yayılmasının koşuludur... Modern iktidar bir biyo iktidar olarak işliyor ve bir yandan haklar dağıtırken, bir yandan da bazılarını (potansiyel olarak herkesi) tamamen haklarından soyundurarak kutsal insan haline getiriyor. Bu nokta da Agamben liberalizmle her türlü totalitarizmin akrabalığını sergileyerek, modern siyasal alanı kamp olarak tasvir ediyor. Bu alan her türlü alanın içinde ve dışında yer alarak, istisnai durumu normalin ta kendisi yapıyor, herkesi sanal kutsal insanlara dönüştürüyor.”[13]

Mevcut neo-liberal iktidar biçimi içinde devletin şiddeti sadece fiziki şiddet olarak ortaya çıkmaz-ki hukuk ihlalleri, şiddetin ortaya çıktığı durumlara da değineceğiz-aynı anda birçok sembolik iktidar biçimleri de bu devlet yapısı içinde mümkün hale gelir. Elbette burada modern devletin hukukunun şiddetle olan bağı ayrı bir bahistir. Ancak şiddeti bu noktada Levinas’ın birilerini kendi olmak istediklerinden başka bir şeye dönüştürme olgusu içinde düşünmek gerekir. Aşağılama, dışlama, saygıdan yoksun bırakma vb. sembolik pek çok eylem aslında basbayağı şiddet içerisinde ele alınabilecek şeylerdir. Ve devletin bir kısım vatandaşları için bu tür muamaleler olağan muameledir.

Kaldı ki hukukun kendisinin bir şiddet olduğunu belirten Benjamin’in değerlendirmeleri yanında anarşistlerin ve marksistlerin de sık sık değindiği gibi hukukun kâğıt üstündeki eşitliği de bir başka çelişkidir. Gerçekte devlet nezdinde makbul vatandaşlar ile kısmen makbul ve hiç makbul olmayan vatandaşlar için ayrı ayrı haklar, ayrı hukuk fiili bir durumdur. Daha ötesi iktidarın yani yürütmenin yargıyı şekillendirdiği durumlarda ki-bunun örneğini Bush-Al Gore arasındaki yarışma da gördük-aradaki ayrım da silikleşir. Demokratik devletler yürütme erkinin egemen olma olasılığını her daim bağrında taşır, bunun nedeni yönetilebilirliğin demokratik usullere baskın çıkması gerekliliğidir. Yani yürütme erki sorumluluğu yüklenen organ olarak egemenliğinin sınırlandırılması halinde siyasi karar almada zorlanabilecektir. Dahası yürütmenin baskın çıkmasındaki ana etken seçim mekanizmasındaki sınırlamalardır, bu sınırlamalar çoğunluğun yönetme hakkından doğar. Demokrasiler, yürütme ile müzakereye olanak sağlayan çoğulculuk arasında ince bir denge kurmak zorundadır. Ancak temsiliyetin dengede ağır basması yani müzakareci çoğulculuğunun siyasi karara etki etmesi, bu kez yürtüme erkini sınırlayacaktır, bu halde hem temsilin hem yürütmenin bir arada birbiri ile çelişmeden durabilmesi sıkıntısı, bundan doğan çelişki, çatışkı durumu ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı demokrasiler giderek yönetilebilir demokrasiler halini alarak bir çoğunluk yönetimi olmaktadırlar. Bu da Agamben’in dikkat çektiği erklerin kaynaşma halini içermektedir.

Nitekim Agamben istisna halinin kuşatma hali ya da askeri yasa gibi savaşa dair bir hali kavramsallaştırmadığını, bunların “olgu”nun kendine özgü yapısını tanımlamak için yetersiz kaldığını, istisna halinin salt bir kargaşa halini ifade etmeyip, hukuk düzeninin bizzat kendisinin askıya alınarak hukukun sınırını ya da eşiğini anlattığını vurgulamaktadır. Bunu da yaratan erklerin kaynaşması durumudur. Agamben istisna halini geniş eksenli düşünür. İstisna bazen da devlet erklerinin (yasama-yürütme-yargı) aralarında oluşan ayrımın henüz vuku bulmadıgı bütünlüklü hale geri dönüşü ifade eder. Gücün ayrımlaşmamışlığı ve bütünlüğü fikri, burada istisna hali ile örtüştürülür. Bazen istisna hali, salt bir hükümetin yönetim tekniği haline dönüşebilir. Bu halde hükümetler “tam yetki” olarak, yürütmeye geniş bir düzenleme yapma gücü ve tüm mevzuatı değiştirme yetkisi almış olurlar. Tüm bunlar totaliter sistemlere dönüşme ve kalıcı olma riski taşır. Hâsılı devletin varlığı ve onun toplumu düzenleme, yalın yaşamın siyasi öznesi olması durumu, totaliter olma halini hep bağrında taşır.

Günümüzde yönetimselliğin yönetişime dönüşmesi, neo-liberal düzenlemlerin demokrasinin ruhu ile uyuşmaması gibi etkenler nedeniyle, yine Agamben’in ifadesi ile istisna halinin norm haline dönüşmesi olgusuna tanık olmaktayız.

Kriz kavramı modern siyaset literatüründe, birdenbire meydana gelen/ortaya çıkan riskli bir durum ya da tehlikeli an olarak tanımlanmakta, iyi işlemeyen ve yeniden yapılandırılması gereken bir durumu/düzeni ifade etmekte. Kriz tam da Schmitt tarafından ifade edilen istisna haline de, Agamben’in kullandığı olağanüstü durum haline de uyar. Bu nedenle bir acil durum hali olarak olağandışı müdaheleleri gerektirir. Bazen de kriz, toplumsal, siyasal ya da ekonomik süreçteki tıkanmaları da ifade eder. Bu durum bir mühendislik çabası ile bu süreçlere doğal olmayan müdahaleleri içeren bir ayarı,  varolan ya da alışılagelmiş toplumsal/ekonomik durumu korumayı,  onu istenilen düzeyde tutma çabası olarak da tanımlayabileceğimiz bir boyutu da içerir. İstisna hali tam da bu tür durumlar için kullanılan siyasi ve hukuki bir durumu ifade eder. Karşı karşıya kalınan bir kriz durumunda, krizden dolayı bozulan statükonun devamının sağlanması için olağan durumlar için mevcut olan hukukun kendini askıya alması, olağanüstü hal.

* Homonculus: Homunculus Parecelsus isminde Eteri bulmuş tıbbi konularda büyük başarıları olan aynı zamanda Simya ile uğraşmış bir bilim adamının ortaya attığı bir kavram.Bu bilim adamı bir tarif veriyor, bu tarif uygulanınca parmak boyunda bir bebeğin oluşacağını onu besledikçe zamanla büyüyüp insana dönüşeceğini söylüyor.Kendisi bunu gerçekleştirdiğini söylüyor, ama ışığa bakamıyormuş güya Homunculusu, o yüzden kimseye gösteremiyormuş.Devrindeki diğer simyacılarda Paracelsus’un verdiği formulü uyguladıklarını ve işe yaradığını söylüyorlar.

[1] Golem: İbrani folklorunda Kabbalistik yöntemlerle yaratılan toprak insan. Golem, efsanelerde ruhu olmayan genelde kilden veya topraktan oluşturulan bir canlıdır. Ortaçağda tanrının isimlerinin veya sıfatlarının farklı şekillerde söylenmesi, bu kelimeleri oluşturan harflerin farklı şekilde dizilmesi veya bunların bir kağıda yazılarak yapılan muska ve tılsımlarla golem oluşturulmasına ilişkin birçok efsane doğmuştur. Bir musevi efsanesinin kahramanıdır, Talmud'da Âdem'in ruh üflenmeden önce bir golem olduğu yazılıdır.

[2] Lewis Mumford, Makine Efsanesi, çev. Fırat Oruç, İnsan Yayınları,1996, s:55

[3] Yeri Gelmişken modern özne fikrine dyanan ve onun tanrısal arkaplanı gibi de düşünülecek olan Panapticon’un bir başka ifadeyle herşeyi gören, ama kendi görülemeyen gözetleme kulesi fikrinin de kaynağında Mısır Ezoterizminin olduğu söylenebilir. Çünkü Panopticon’un esin kaynağı olan herşeyi gören göz düşüncesi, masonik bir semboldür, bu sembolün de esin kaynağı Ra’nın gözüdür ki Şahin Bakışlı Horus (ya da Güneş tanrı olarak Ra) herşeyi keskin gözleri ile görür, onun bakışlarından hiç bir şey kaçamaz.

[4] Mumford, age,s:89

[5] Funda Günsoy Kaya, Felsefe ile Teolojinin Kavşağında, Schmitt ve Strauss'ta Politik Olan, Paradigma Yayınları,2010, s:20

[6] Günsoy Kaya, age, s:65

[7] Günsoy Kaya, age, s:84,85

[8]  Kaya, age, s:132

[9] G.W.F. Hegel, Hukuk Felsefesinin Prensipleri, Çev. Cenap Karakaya, Sosyal Yayınları, İstanbul-1991. s.18.

[10] Sıkıyönetim Olağan Yönetime Dönüşüyor, Giorgio Agamben ile Söyleşi.Kaynak:Tages Anzeiger, 27.8.2004 Çeviri:Dr.H.Pekin, http://www.olcen.net/index.php?id=421&action=printMakale

[11] Kavram Roma hukuk literatüründen gelen bir kavram.  Dinsel manada kirli olduğu için kurban edilemeyen ama öldürebilen böylece de kutsal hukuk ile dünyevi hukuk arasında statüsü belirsiz kılınan suçlulara verilen isimdir.

[12] Giorgio Agamben, Kutsal İnsan, Egemen İktidar ve Çıplak Yaşam, Çev:İsmail Türkmen, Ayrıntı yayınları, 2001, s:16-23

[13] Nuh Yılmaz, Biyoiktidar ve Liberalizm: Şiddetin Eleştirisi ve Siyasetin İmkânı, Tezkire, Ocak/Şubat, 2002, Yıl : 11, Sayı: 24, s:119

Önceki Yazı:İslam Devleti Savaşıyla İlgili En Kötü Yedi Senaryo - Peter Van Buren
Sonraki Yazı:Orta Doğu’nun Sonu - Robert Kaplan
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...