İnsanlık Değil Küreselleşme Karaya Vurdu (1) – Dilaver Demirağ

Ben Bir Mülteciyim /Kendi Yüreğimden Başka Sığınacak Yerim Yok, Yurdum Yok /Ben Bir Mülteciyim/Yüreğime Sığındım/ Burada Savaş Çıksa Bile Ölen Yok/Ben Bir Mülteciyim /Yüreğimde Yaşıyorum /Esir Değil/ Kul Hiç Değil /Kendimde Yaşıyorum /Ben Bir Mülteciyim /Burada Aslında Sınır Yok/ Kazanmak Kaybetmek Yok /Bu Güçten Daha Büyük Güç Yok

Şebnem Ferah-Ben Bir Mülteciyim

Biliyorum birileri hemen modası geçmiş o kaka kelimelerden kullandığımı söyleyecek. Malum yeni sol denilen liberal maskaralık uzun süredir emperyalizm kavramını üçüncü dünyacılık olarak ifade ve itham ediyor, üçüncü dünyacılık milliyetçilik içeriyor diyerek bu kavramları çizdi ve yerine Negri denen  ve ortağı liberal Hardt tarafından Deluze vb post solcuların felsefi gevezeliklerine uygun bir biçimde okus pokus edilmiş İmparatorluk adlı tavşanı şapkadan çıkarıverdi. Ama bunu yapan ilizyonist teorisyenlerimiz bir gerçeği unutmuşlardı. Emperyalizm ile İmparatorluk aynı kök anlamdan gelen ve özünü yayılmacılığın oluşturduğu bir kavramsal temele sahip. İlk kolonizasyonlardan -bu sözde aslında sömürge anlamına gelir- başlayıp Romaya, oradan da Britanya (doğrusu İngiliz) İmparatorluğuna uzanan süreç 19 yy'da emperyalizm anlamını kazansa da bu kavram tarih boyunca ikizinden yani özünde yayılmacılık bulunan İmparatorluktan bağımsız düşünülmedi. O yüzden Hard denen adamın Negri üzerinden uydurduğu ve emperyalizmin ifade ettiği bir merkez ülke olmadığı için, mevcut küreselleşme olgusu ile daha uyumlu olduğu düşünülen ve çok uluslu şirketlerin ulussuz, topraksız yayılımı ile ilişkili olarak ortaya atılan İmparatorluk, hiç bir zaman emperyalizmden yani imperumdan bağımsız düşünülmedi.[1] Bu anlamda küreselleşme denilen şey de basbayağı emperyalizmdir ve coğrafi merkezi de içine Avrupa ve ABD'yi alan Batıdır. Yani geçmişte emperyalizmi kim temsil etti ise bugünde o temsil ediyor. O zamanlar da emperyalizm yerine tercih edilen kelime İmparatorluktu. Bugün de bu kavramı buharlaştırmaya yönelik emperyalizm uyumlu post modern sözde sol da yeryüzünü bir ahtapot gibi saran finans oligarşisinin sahibi olduğu küresel şirketlerinin efendilerinin taleplerine uygun bir biçimde kavramsal hokus pokusçuluk yapmaktalar. Hayır Anarşistler haklı olarak bu hokus pokusluğa izin vermeden İmparatorluk kavramını ortaya atan tatlı su solcularının aksine bu kavramı yerden yere vurmaktalar. Kara Blok bu konuda gayet bilinçli olarak emperyalizmin görünür öznesi-geçmişte olduğu gibi- Çok Uluslu Şirketleri hedef almaktalar. Unutmayalım emperyalizm hâlâ yaşıyor ve eskisinden çok daha güçlü bir biçimde dünyayı yersiz yurtsuzlaştıran kendileri ama kendileri hiç de yersiz yurtsuz değiller çünkü Küreselleşme ya da tatlısu solculuğu olan post modern Marksizmlerin üfürmelerinin tersine bu çok uluslu şirketlerin nerede ise %75-80'i batı merkezli. Yani bu şirketlerin basbayağı bir coğrafi merkezi var tıpkı HSBC vb. bankalar gibi. Ve en önemlisi bugün hala tüm dünya İngiltere ve İsrail'in efendisi olduğu no mans land yani insansızlaşmış (değer anlamında) ABD denilen devlete çalışıyor. Tüm krizlerde en büyüklerinin ABD'de olduğu zenginler daha da zenginleşiyorlar. Tam da bu yüzden üçüncü dünyacı olmayı post kolonyalizm filan gibi post modern süslü kelimelere tercih ederek bu dünyanın mevcudiyetinin temeli olan Emperyalizmi hedefe koyuyorum.

Dün DHA muhabiri tarafından görüntülenen ve kıyıya vuran Suriyeli çocuğun cesedinin ardından gazeteler her zamanki gibi bana göre ne suya ne sabuna dokunan genel başlıklar ile kim olduğu belli olmayan İnsanlığı merkeze çıkartıp İnsanlık Kıyıya vurdu, Dünya Sarsıldı, Utan Dünya filan gibi ne şiş ne kebap yansın cinsinden başlıklarla yetinmiş, anlı şanlı sol gazetelerimiz ise savaş ve mülteciliğe deyinse de bu olayların ardındaki gerçeğe dikkat çekmeyerek kimlikçiliğin solu ne kadar rezil-rusva bir hale soktuğunu göstermiş durumdalar. Oysaki bu gazeteler eski sol hallerinde olsalar emperyalizm kelimesini, AB'nin göç politikasını merkeze çıkartır, kapitalizmle mültecilik ilişkisine dikkat çeken başlıklar atarlardı. Oysaki başlıklar alabildiğine batıya dokunmaktan uzak. Oysaki ölenlerin tümü kürt olsa ve ölümlerine de diyelim ki Türkiye'deki Sahil Güvenlik, Türkiye'nin AB gibi son derece sert göçmen politikaları neden olsaydı başlıklar alev saçıyor olurdu. Yani solun ne emperyalizmle, ne gerçek manada kapitalizm olgusu ile olan derdi AKP ve İslamcılık derdi kadar keskin bir karşıtlığa oturmuyor. Sol için bugün yegane düşman AKP ve İslamcılık.   Bu da kimlik siyaseti denen sefaletin solu ne kadar amorf bir küçük burjuva ideolojisi haline getirdiğinin en önemli kanıtı. Bunun en büyük kanıtı da Mersinde Aile ve Sosyal Politikalar bakanlığında eylem yapan ve HDP'ye yakın olduğunu tahmin ettiğim Yeryüzü Kadınları Platformu üyesi solcu feminist kadınların yaptığı eylem oldu. Her olayı AKP'den bilmek ya da AKP ile ilgili olsun ya da olmasın ilişkilendirmek şeklindeki salakça diyeceğim AKP'ye ölümüne muhalefet şeklindeki politikaya iyi bir örnek. Oysaki ölen Kobanili Kürt çocuğun katili AKP değil. Şu bir gerçek AKP'nin sahil güvenliği ile Solcu Yunanistan Hükümetinin Sahil Güvenliği arasında dağlar var. Birisi bilinçli olarak botları patlatarak göçmenlerin boğulmasına sebep olacak kadar göçmen düşmanı iken, diğeri artık bir transit göç ülkesi olan Türkiye'nin artan mülteci seli karşısında olabildiğince çok göçmenin boğulmasına engel olma çabasında. Hiç kuşkusuz Türkiye'nin göçmen siyaseti üzerine çok şey söylenebilir eleştirel anlamda, ha keza AKP'nin Suriye politikası yerin dibine sokulabilir ama göçmenlerin ölümü bahasına göçmenlere sıkıyönetim uygulayan AB karşısında Türkiye çok da iyi bir yerde denilebilir. Şu anda dünyada en fazla göçmen ağırlayan Türkiye ile Fronteks aracılığı ile göçmenlere karşı askeri taktiklerle ile saldıran faşist Avrupa kıyaslanamaz bile. Buna rağmen AKP'yi ölen Kürt çocuğu Aylan Kürdi'nin katili ilan etmek için kişinin ya cahil, ya sersem ya da karşıtlıktan gözü denecek kadar anticiliğe kendini kaptırmış siyaset salağı olması gerekir. AKP'ye vuralım da nasıl vurursak vuralım şeklindeki zıvanadan çıkmış solculuk anlayışı tem tersine AKP'ye karşı gerçek bir sol muhalefetin imkanlarını ortadan kaldırmakta ve muhalefet açısından ciddi bir inandırıcılık sorununa neden olmakta. AKP'nin Kobani politikasına dair çok şey söylenebilir ama bu olayda AKP'nin bir suçu varsa o da göçmenlere göz yumması olabilir.  Ama AKP tersine yapsa gene eleştirilecekti. Çünkü amaç bağcıyı dövmek gerçek bir muhalefet yapmak, çözümler üretmek değil. Diyelim ki AKP Ege’den Kos vb. adalara geçiş noktasındaki gevşek politikasına eleştiri yapıldı ve Sahil Güvenlik bu mültecileri göz altına alıp göçmen kamplarına yolladı. Bu kez de tam tersini söyleyerek AKP eleştirilmeyecek miydi? AKP'nin faşist göçmen siyaseti denmeyecek miydi? AKP bunu yapmayarak birazda kurnazlığa kaçarak Suriye sorununu Avrupa'ya taşıma siyaseti ile göçlere göz yumuyor diye AKP'yi eleştirmek samimiyetsizlik değil mi? Oysaki doğru olan Türkiye polisi bu kirli ticarete ve bu insanların Yunanistan üzerinden Avrupa'ya gitme siyasetine göz yummamalıydı. Bu insanları engellemeliydi. Çünkü bu ticarete göz yummak insanlık adına utanç verici bir şeydir. İşin esasına geçmeden bazı aklı evvellerin solculara dönük AKP muhalefeti nedeni ile yaptığım eleştirileri adam solcuları AKP'ye karşı çıkıyor diye eleştirecek diye sunacaklardır. Oysa doğru düzgün okuduğunu anlayan ya da iyi niyetli olan biri benim eleştirimin Solculuğun post modern siyaset ekseninde kentli orta sınıf kaygılarına dayanan bir sol dil ile AKP karşıt siyaset yapmasına yönelik olduğunu anlayacaklardır. Yoksa sol'un AKP'ye eleştiri yapması doğrudur ama bu sol dilin gereği olarak bir sistem eleştirisi ekseninde yapılır ve eleştiride sahici, vicdanlı, adil bir dil ile yapılırsa anlamlı ve siyasi karşılığı olan bir eleştiri olur. Ama AKP ne yaparsa yapsın buna karşı çıkmak solcu olmanın gereğidir şeklindeki sol bir eleştirinin ne eleştiri ile ne de solculukla en ufak ilişkisi olmaz. Yani AKP doğru noktalardan eleştirilmeli ve kentli orta sınıfın sınıf ırkçısı dili ile değil sol bir dil ile yapılmalı.

Bu kadar eleştiriden sonra kıyıya vuran şeyin neden küreselleşme denilen yeni faşizm ve emperyalizm biçimi olduğunu izah etmek gerekiyor.

Savaşın Daralttığı Dünya

Öncelikle göç olgusunun efendinin evine yerleşmek girişimi olduğunu belirtip Batı’nın iki yüzlü bir biçimde izlediği göçmen karşıtı politikasının da temel de sınıfsal bir tepki olduğunu belirtmek gerekiyor. Efendi olarak Batı'nın kendisi tarafından tayin edilen bir yerde kendisine kölelik yapması dışında açıkça isyan anlamına gelecek bir girişimle, efendinin evine üstelikte izinsiz ve her tür sızma taktiği uygulayarak yerleşmeye kalkması, en şiddetli biçimde cezalandırılarak bastırılacak bir eylem kapsamında ele alınabilir. Tam da bu yüzden göçten kârlı çıkan enformel emek sömürüsüne dayalı kapitalizm bir yandan göçü mıknatıslarken, diğer yandan da göçmenleri kapıdan içeri almamak için her askeri önlemi alarak, şiddetin en gayrı insani boyutlarına başvurarak, göçmenleri ölüme terk ederek anti göç politikası izlemekte.

Halihazırda artık bir sel biçimine dönüştüğü söylenen göç ve mültecilik sorununa gelirsek bu meselenin temelinde efendinin kölenin yoksul kulübesini tarumar etmesi var. Yani Batı diğer adıyla sarışın beyaz adam kendi dışındaki dünyaya kendini bu denli büyük bir zor ve şiddet ile dayatmasaydı, kendi çıkarları için dünyayı ve onun içindeki diğer canlılarla beraber insanı da sömürgeleştirmeseydi, bu denli büyük bir göç dalgasından söz edilmeyecekti. Bu olgulara değinmeden evvel bazı rakamlar verelim.

Halihazırda dünyada yasal ya da yasa dışı yollarla göç eden 232 milyon kişi dünyadaki insan hareketliliğinin esasını teşkil ediyor. Yaklaşık olarak yedi kişiden biri bugün göçmen konumundadır: uluslararası göçmen  kapsamındakiler ise 232 m. kişiyi bulmuş durumda ya da dünya nüfusunun % 3.2’si göç halinde. Önümüzdeki yıllarda bu sayının daha da artıp 800 milyonu bulmasından çekiniliyor.

1990 yılından bu yana uluslararası göçmenlerin sayısı küresel kuzeyde % 65 (53 milyon)’a yükselirken, Uluslararası göçmenlerin sayısı kesin olarak yükselirken, uluslararası göçmenlerin dünya nüfusundaki payı %3’te salınarak aynı dönemde oldukça sabit kalmıştır.

Toplam nüfus içindeki uluslararası göçmenlerin payı ülkeler arasında büyük ölçüde değişmektedir: Birleşik Arap Emirlikleri (%84), Katar (%74), Kuveyt(% 60) ve Bahreyn (%55) gibi. Bazı Körfez İşbirliği Ülkeleri ülkelerinde %50’nin üzerindedir ve Avustralya (%28) ve Kanada (%21) gibi geleneksel hedef olan ülkelerde nispeten yüksektir. Avrupa’daki ana hedef ülkeler İspanya, Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya’da genellikle bu rakam %10'la %12 arasında kalmaktadır ama İsveç’te ise %16’dır.. Küresel göçmen sayısının %48’ini kadınlar oluşturmaktadır. Kuzeydeki göçmenler Güneydeki göçmenlere göre daha yaşlıdırlar (ortalama yaş Kuzeyde 42 iken Güneyde 33’tür.) ve uluslararası göçmen olanlar çalışma yaşında olanlardır. (Küresel göçmen sayısının %74’ü kadar.)

Zorla yerinden edilen insanların sayısı her geçen gün büyümekle birlikte küresel ölçekte yer değiştirme gerçekliği ise giderek daha karmaşık hale gelmektedir. Bugün şiddet ve çatışmalar nedeniyle yerinden edilen insanların sayısı İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en yüksek düzeydedir. Mülteciler 2013 yılının sonu itibariyle 16.7 milyon olarak tahmin edilmekteyken bu sayı 2011 yılında 15.2 milyondu. Yerinden edilmiş kişi sayısı 2005 yılında 37,5 milyon iken, 2013 yılında 51,2 milyona çıkmış ve bu sayı 2014 yılında 59,5 milyona ulaşmış. Dünya üzerinde her 122 kişiden birisi yerinden edilmiş kişi, iltica başvurusu sahibi ya da mülteci durumunda. Bu sayının büyüklüğünü anlamak için şöyle bir karşılaştırma yapmak mümkün: Eğer bu durumdaki insanların hepsi bir ülkenin nüfusunun oluşturmuş olsaydı, bu ülke, dünyanın 24’üncü büyük ülkesi olurdu. Dünya üzerindeki mültecilerin %50’den fazlası mülteci kampları ya da ‘uzun süren mültecilik durumları’nda değil de dağınık bir şekilde kentsel alanlarda ve kırsal topluluklarda yaşamaktadır. Filistinliler dünyanın en büyük mülteci grubunu oluşturmaktadır. 2013 yılında mültecilerin menşeisi olan diğer başlıca ülkeler Afganistan, Suriye Arap Cumhuriyeti, Sudan, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Orta Afrika Cumhuriyeti’dir. 2013 yılında en az 1.067.500 kişi sığınma başvurusunda bulunmuştur.Yeni bireysel başvuruları alanların başlıcaları Almanya, ABD, Güney Afrika, Fransa ve İsveç oldu. Suriye Arap Cumhuriyeti endüstrileşmiş ülkelere sığınanların ana menşei ülkesi olurken onu sırasıyla Irak, Afganistan ve Eritre izlemektedir. 2013 yılının sonunda dünya üzerindeki mültecilerin %86’sını gelişmekte olan ülkeler ağırlamaktadır. Pakistan ve İran İslam Cumhuriyeti mutlak anlamda ana konakçı ülkeler olurken (sırasıyla 1.6 milyon ve 850.000 mülteci),onu Lübnan (850.000 civarı),Ürdün (640.000) ve Türkiye (neredeyse 610.000) izlemektedir. (Rakamlar 2013 rakamları bugün Türkiye 1.5 milyon mülteci ile en çok mülteci barındıran ülke konumunda.)

Durumlar çok kısa bir sürede önemli ölçüde değişebilir: 2014 yılı haziran ayı ortasında birkaç gün içinde Irak’ta 500.000 kişi yerinden edilmiştir. 2013 yılındaki afetler nedeniyle 21.9 milyon yeni olarak yer değiştirdi. 2012 yılında 32.4 milyon kişi, 2011 yılında 15 milyon kişi, 2010 yılında 42.4 milyon kişi, 2009 yılında 16.7 milyon kişi, 2008 yılında 36.5 milyon kişi yerinden edilmiştir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından “Savaştaki Dünya-Global Trendler 2014” raporu yayınlandı. Rapor, son yıllarda artan çatışmalar, savaşlar ve zulümler sebebiyle sığınma ve iltica talebinde bulunan kişilerin sayısının her geçen yıl arttığını ve 2014 yılında zirveye çıktığını gösteriyor. 2014 yılında ise 59.5 milyona yakın kişi zorunlu göçmen olarak mülteci statüsü kazandı. En fazla mülteci gönderen kaynak ülkelere bakıldığında ise en çok Suriye (3,88 milyon), Afganistan (2,59 milyon) ve Somali (1,11 milyon) vatandaşının başka ülkelere sığındığı anlaşılıyor. Rapora göre bir önceki yıla kıyasla, dört kat daha fazla kişi (13,9 milyon) yerinden edilmiş. Burada asıl vahim olanı ise dünya üzerindeki mültecilerin yarısının çocuklardan oluşması. Ekonomik olarak dezavantajlı bu mülteci nüfusunun %86’sı ise ekonomik anlamda az gelişmiş ülkelerden gelen kişilerden oluşuyor. Etiyopya, Afrika'nın en çok mülteciye ev sahipliği yapan ülkesi oldu. Asya'da ise geçen yıl yerlerinden edilenlerin sayısı yüzde 31 artarak 9 milyona ulaştı.

BM Mülteciler Yüksek KomiseriAntonio Guteres " Yerinden edilen insanların sayıları git gide artmaktadır. 2013 yılında bu raporu açıklarken, 50 milyon kişiye ulaşmıştık ve dünya savaşından sonra en yüksek noktaya ulaştığımızı düşünüyorduk. Maalesef 2014 yılında 59 milyon kişinin mülteci ve sığınmacı olarak yerinden edilmek zorunda olduğunu görüyoruz. Geçtiğimiz yıla nazaran bu yüzde 16 artış, bundan 10 yıl öncesine göre yüzde 60 yükselişe denk gelmektedir. Bu artan sayılar her biri bir insan ve endişe verici noktada, 4 yılda 4 katına çıkmış olan bir insan sayısından bahsediyoruz. 2010 yılında günde 11 bin kişinin yerinden edildiği zamanlardaydık. Halbuki bugün dünya çapında çatışmalardan dolayı her gün 42 bin 500 kişi yerinden ayrılmak zorunda kalıyor. Bu resim bize dünyanın bir savaş ortamında olduğunu gösteriyor."[2]

Konuyu bir sonraki yazıda doğrudan en çok mülteci yollayan ülkeler ve ölen mülteci sayısı arasındaki paralelliklerle ele almaya devam edeceğim.

NOT: İmparatorluk ve Emperyalizm kavramlarına Anarşizan bir perspektifle bakan başka yazıları küreselleşme ekseninde ayrıca ele alacağım. Şu an üzerinde çalıştığım ve ekim başına yetiştirmeyi hedeflediğim Göç ve İslamofobi ilişkisini Küreselleşme olgusu ekseninde ele alan bir kitap çalışması bittiğinde bu konularda söyleyecek daha çok sözüm olacak.

Dilaver Demirağ

[1] Burada eleştirdiğim imparatorluk kavramının temelini oluşturan deluzeci yertsiz yurtsuzluk kavramının emperyalizmin yerine ikame edilerek emperyalizm kavramının çöpe atılmasıdır. Ancak Negrinin Hardt denen solcu görünümlü liberale rağmen komünist persekpetifle çok sağlam tespitler yaptığı İmparatorluk kitabı küreselleşme, küresel kapitalizm üzerine çok değerli tespitler de içeriyor. Aslında bu kitap hardt denilen akademik tatlı su solcusu olmasa sadece negrinin tepeden tırnağa yazdığı bir kitap olsa küreselleşmenin yeni emperyalizm şekli olarak aldığı form üzerine gayet de sağlam bir çalışma olurdu. Ama araya Deluze atalım kitap daha afilli olsun denilince yersiz yurtsuzlaştırılan dünyada kendisi hiç de yersiz yurtsuz olmayan ulus üstü kapitalizmi coğrafyadan azade yaparak ABD odaklı bu totaliter zorbalık süreci de arada kaynayıvermiş.

[2] Dünyada Hergün Ortalama 42 Bin 500 Kişi Yerinden Ediliyor"                                     http://www.haberler.com/dunyada-hergun-ortalama-42-bin-500-kisi-yerinden-7428826-haberi/

Önceki Yazı:Neden ‘göçmen’ yerine ‘mülteci’ demeliyiz?
Sonraki Yazı:Errico Malatesta: Özgür Bir Kafa Ve Örgütlenme – Vernon Richardas -3-
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...