O Mültecilerin Düşünü Hayra Yoranın Da... Dilaver DEMİRAĞ - Nurşin ALTUNAY

polis-mudBir kaç günden beridir artık hayatta kalmanın yegâne yolu haline gelen mülteciliğin zamanımızdaki en önemli görünümü olan Suriyeli sığınmacıların ülkemizden ayrılmak için yollara düşüşüne, Türkiye'den kaçmak için her gayreti göstermekte olduklarına ve umutsuzluklarının kıyıya vuran cesede dönüşmesine tanık olmaktayız. Tanık deyip geçmeyin o olan biteni bize aktaracak kişidir. Hakikat onda dile gelir. Şahit olmak önemlidir çünkü şahitlik bir tür şehadetliği de içinde taşır. Ş-h-d maddesi “orada olup tanık olma”  ve “tanık olduğunu haber verme” manalarına delalet eder. Tanıklığın şartı “huzur”dur. Huzur, “orada ve o anda hazır ve nazır olma”dır. Bu tanıklık gözle olabileceği gibi, gönülle de olabilir.  Şehadet, “kesin tanıklık” demektir. Şuhut ile şehâdet arasında fark vardır. Şuhûd mücerret “orada olma” halini, şehâdet ise “orada olup müşahede etme” halini ifade eder. Bir çok konuda önemli yorumları olan Âlimlerden Mustafa İslamoğlu şehitlik ile şahitlik arasındaki yakın bağa böyle dikkat çekiyor. Tarihçi ve felsefeci Giorgio Agamben de benzer bir durumun Yunancadan Hrıstiyanlığa taşındığına dikkat çeker. İlk kilise Babaları, zulmedilen Hıristiyanların ölümünü ifade etmek için martis (şahit) sözcüğünden martirium sözcüğünü türetmiş, böylece onların inançlarına şahitlik (tanıklık) etmişlerdi.

Mülteciler de bu çağın tanıklarıdırlar. Küreselleşen Şirketokratik zulüm ile ona eşlik eden yardakçı konumdaki Ulus Devletin birlikteliğine ve insanlık değerleri olarak adlandıracağımız şeylere ihanet eden saf kötülüklerine şahitlik ediyorlar. Üstelik bunu denizde boğulan ve sonra da kıyıya vuran bedenleri ile yapıyorlar. Bu çağın gerçek şehitleri onlar. Çünkü onlar zulmün tanığıdırlar ve kendi hayatları için yollara düşmüş mazlumlar bu bağlamda zulmün hem mağduru hem de şahididirler. Dileriz Allah katında onlar cennetle mükafatlandırılırlar.

Zulümün Sürgünleri Olarak Mültecilik

Geçmişte göç daha iyi bir hayat kurmak için verilen az ya da çok rasyonel bir karardı. Buna karşılık günümüzde göç artık bir sürgüne dönüşmüş durumda. Onlar kapitalizm tarafından yerlerinden yurtlarından edilen yersiz yurtsuz sürgünler, yani ülkelerinden sürülmüş durumdalar. Elbette bunu kendi istekleri ile yapıyorlar ama içlerinde yaşadıkları o dehşetli, şiddet olarak savaş denen en büyük terör eylemi nedeni ile bunu gönüllü değil zorunlu yapıyorlar. Tam da bu nedenle savaş bir sınır dışı etme biçimine dönüşüyor.

Şüphesiz mülteciler Kale Avrupa'sı denen şey tarafından ölüme zorlanıyorlar. Dahası onlar refaha ve güvenliğe kaçsalar da kendileri için hiç de konuksever olmayan bir dünyaya gelmiş olacaklar, çoğu günümüzün kötü çalışma şartları ile şöhret kazanmış tekstil atölyelerinde (sweatshop) yorgun düşmüş bedenleri ve feri sönmüş gözleri ile hayatta kalmaya çalışan birer zombiye dönüşecekler. Ama yaşadıkları hayat onlara başka tercihte sunmuyor, çünkü öyle de böyle de ölecekler. Savaş baronlarının kendilerine sonsuz acılar veren terör haline dönüştürdükleri ölümcül metotlarına maruz kalmaktansa, yaşayan ölü olmayı tercih ediyorlar. Onlar refaha kaçacaklarını sanıyorlar ama şirket denen bu çağın İblisi (ki İblisin başka isimleri de vardır, bunların arasında melik ve malik de var yani iktidar sahibi ve mülkiyet sahibi olmak gibi) onlara çoktan ihanet etti. Kapitalizmin pezevengine dönüşen mafyanın bir kolu konumundaki insan tacirleri tarafından yeni köleler haline getirilmek üzere ele geçirilmiş, tutsak alınmış haldeler. Onlar için ulus devletlerin hukuku da söz konusu değil onlar kendi çıplak hayatları yani salt fiziki varoluşa indirgenmiş statüleri ile küresel iç savaşın kurbanları konumunda kapitalizm tarafından teslim alınacaklar. Onlara ihanet eden sadece kapitalizm değil onun yardakçısı konumundaki ulus devlet de bir hain. Sınırlar artık devletleri değil ölümle hayat arasındaki boş alanı temsil ediyor.

Ensar Diye Diye...

Ancak ihanetlerin en büyüğü her fırsatta liderlerinin ağzında bir cesede dönüşen Ensar kardeşliği lafları altında İslam kardeşliğine ihanet eden Türkiye. Lider Ensar kardeşiyiz dedikçe sığınmacıların kadınları ikinci eş adı altında metrese dönüşüyor. Kadınlarına uzanan bir şehvet zorbalığı ve şiddeti sığınmacılık çaresizliği içinde yaşayan narin bedenlere çöküyor. Lider Ensar diyor, onun takipçileri Allah'a en büyük eş koşucu olanlar (müşrikler) bu sığınmacıları yasadışı kapitalizmin kan ve ter atölyelerinde zor bela geçim ücreti alınarak vahşice sömürülen birer zombiye dönüştürüyorlar. Fırsat bu fırsat diyen Ensari esnafımız, Ensari ev sahiplerimiz de onlara yolunacak kaz olarak bakıyorlar. Bunlardan kaç kilo et çıkar diye gözüyle tartan kasap misali sığınmacıların yıllar içinde belki de binbir özveri ile oluşturdukları birikime el koymaktalar. Ev sahibi beş yüz TL bile etmeyecek kırık dökük evini 1500 liraya kiraya verirken en ufak bir vicdan sızısı hissetmiyor. Manav, bakkal, market kim varsa herkes bu garibanların elinde avucunda ne varsa cebellezi etmek için üzerlerine çöküyor. Evet biz böyle Ensar oluyoruz. Gelen misafirimizi en vahşi şekilde sömürerek, onları fahişeliğe sürükleyerek. Kısacası en aşağılık ahlaksızlığımıza bile bezirganlaşıldığından dini kılıf giydiriyoruz. Allah'a davranışlarımızla söverek O'na isyan ederken de bunu Müslümanlık, mütedeyyinlik diye pazarlıyoruz.[1] "Yoo, hayır İnsan Azar" diyen Rabbimizi doğrulayarak azıyorlar. Kimi iktidarla, kimi parayla ama en büyük ihaneti inanca yaparak azıyorlar. Öyle ki birer dayanışma mekanı olan; Allah'ın Mescidi denilen camilerden bir cami olan Esenler Cami'inde Allah'ın dayanışın emrine rağmen, cami kantininden mültecilere su bile para karşılığı verildi. O kişiler daha sonra da hiç utanmadan Allah'ın huzuruna çıktıklarını düşünerek camide salat/namaz kılıyorlar. Oysaki o ibadet diye yaptıklarından dolayı yarın Allah'ın huzurunda onlar kaküllerinden tutulup da Cehenneme atılacaklar İnşaAllah ve müşriklerle birlikte kendileri de bir müşrik olduklarından, Cehennemde sonsuza kadar kalıp, orada ateşi sürekli canlı tutanlar olacaklar. Ama onlara bu dünyada da cehennemi göstermek, kendine Müslüman diyen ve sözcüğün hakkını önemseyenler tarafından cehennem azabını tattırmak, boyun borcu olmalı. Öyle ya bir insan aynısı başına gelmedikçe ölmez madem, öyleyse bir bardak suya hasret bırakılmalılar . Çünkü Kısasta hayat vardır.

Oysa ne güzel bir sözcüktür Ensar ve Muhacir. Mekke'de Kureyş'in iktidar sahipleri elinde zulme uğrayan Müslümanlar, Medine'de Medine halkı tarafından Müslüman olmasalar da "bana sığınanı ölürüm de vermem" diyen kabile töresine uyarak konuk ettiler. Ama bu konukseverlik süreç ilerledikçe öyle erdem timsali bir hal aldık ki ev sahibi kim, misafir kim bu saptanamaz hale geldi. O yaşanan güzellik günümüzde Fransız yeni felsefesinin en ilginç isimlerinden Jack Derrida tarafından konukseverlik felsefesine dönüştürüldü. Derrida mültecilik sorununa konukseverlik anlayışı içinde, Ensar kardeşliğinin ruhuna uygun olarak ev sahibi, konuk ilişkisini ortadan kaldıran bir eşitlik önerisi getirdi.

Yazık ki böyle değerli bir kavram içimizdeki müşrikler nedeni ile iğrenç bir şey haline geldi. Sanırım Suriyeli mülteciler din kardeşi olarak kendilerini bağrına basıp saracağını umduğu Türkiye halkının, içinde vicdan sahipleri olanları hariç Ensar kardeşliğini vahşi bir sömürü biçimine dönüştürdüğüne Şahit olduklarından, bu kelimeden tiksinti duyuyor olmalılar. Ve şimdi o Ensar, Avrupalı egemenlerin rahatı bozulmasın diye muhacirlerini kamplara kapatıp "yol ver geçem diyen" mülteciye "hayır olmaz direnirsen de kalkanımızın tadına bakarsın " diyor.

Emir Demiri Kesti Almanya Boyun Eğdirdi

Birkaç günden beri, Edirne'den Yunanistan ve Bulgaristan'a geçip, oradan mülteci kabul edeceğini söyleyen Avrupa ülkelerine göç etme çabasındaki Suriyeli Mültecilerin trajedisine ve insanlık adına utanacağımız dramlarına tanıklık ediyoruz. Bir kaç günden beri Edirne'ye gitmek isteyen Mülteciler Esenler Otogarda toplandılar. Otobüs ile Kapıkule sınırından Yunanistan ve Bulgaristan'a geçecekler. Umut yolculuklarının ilk etabı olacak bu. Ancak devlet izin vermiyor. Avrupa'nın ağası Almanya "Bize mülteci yollamayın, biz de sizi ihya ederiz "deyince, "kahveden" gelen Euro sesi ile ayartılan liderlerimiz bir anda "Eyyy İki Yüzlü Avrupa" laflarını itina ile boğazlarından midelerine geri yolladılar. Şimdi bu gariban sığınmacılar polis tarafından, kaçtıkları, kal geldiği için nefret ettikleri mülteci kamplarına yollanmaya çalışılıyor. Su başını tutan ejderhalar gibi polis denen dalgıçlarımız ellerindeki copları hazırda bekletip, Macar Polisi kadar "konuksever" olduklarını, kendilerinin muhacir kardeşlerine coplarla, kalkanlarla, gözaltında alıp da sevgi gösterdikleri akrepleri ile muhteşem bir Ensarlık yapacaklarını belirtiyorlar. Bazıları artık yılgınlıktan bu "rica"lar karşısında "ikna" olmuş durumdalar ama içlerinde kararlı olanlar bu "rica"lara pabuç bırakmayarak, kendilerini "Avrupa'ya götüreceği" belirtilen otobüslere binmeyerek bayağı direngen çıktılar. Otogarda dışarıda bekleyen ve esas kalabalık sayıyı oluşturan gruplar "Polisimizin ikna ediciliği" sonucu kamplara doğru yola çıktılar. Ancak asıl olarak resmi olarak da mülteci olduğu belirtilen grup ve onlar kadar kararlı kalanlar Otoyola düşüp Edirne'ye yürüyüşe geçtiler. Avcılar civarında bir "Ejderha" barikatı ile subaşının devlerce tutulmuş olduğunu gösteren devletimiz, gruba liderlik yapan mültecileri göz altına alıp akrepler içinde  devletimizin "şefkatini" gösterirken, polisin kalanı da kalkanları ile ne kadar "Ensar  Kardeşi" olduğumuzu göstermekteler. Etrafta bir "kardeşlik iklimi" sormayın gitsin. Polislerimizin göz yaşları yağmur gibi mültecilerin üzerine indi inecek. Eh ne de olsa emir demiri keser. AB'nin ağası Almanya'nın pohunun üstüne poh sıçan kibar feyzo olmak  dümenden değil yürekten Osmanlı olmayı ister. Öyle hamasi nutuklarla "Eyy Avrupa" demek kolay, esas şimdi "Eyy Avrupa" demek lazım ama "devletimiz" Maho ağa. Almanların Avrupa Birliği karşısındaki maraba konumunda. Ama mülteciler canlarına kıyacaklarını söyleyince devlet de geri adım atıyor. Çünkü bu mülteciler es kaza devletin tutumu nedeniyle ölürse,  Avrupa kendi tenceresindeki karaya bakmadan Türkiye'nin üstüne çullanacak. Dahası bütün o Ensar imajı bir anda berhava olarak Halifenin ülkesinin hiç de din kardeşliği derdinde olmadığı ortaya çıkacak. Yani boyanın dökülmesi bizim devletin oldu bitti en önemli korkusu olduğundan, bu tehdit işe yarayacak gibi. tabi mülteciler kararlı tutum gösterirse. Göstermeyip de otobüslere binip kamplara giderlerse bir anda buharlaşacaklar ve ertesi gün kimse onları hatırlamayacak.  Lâkin Türkiye bunu yapmayı, "yol ver dağlar geçem" diyen mültecilerin istediğini yapıp sınırları kaldıracak olsaydı - ki Yunan ve Bulgar polisini aşmak hiç kolay olmayacaktı - bu kez de mültecileri özellikle Avrupa'ya yollayan Avrupa'nın istikrarını tehdit eden "İslamcı" ülke olacaktı. Türkiye bu nedenle tam bir sakal bıyık açmazı yaşıyor.

Gerçi artık bıkan ve çaresiz kalan direnecek ne gücü ne de hali ile cesareti kalan mülteciler İBB tarafından kendilerine tahsis edilen kamp otobüslerine bindiriliyorlar. Ama bilin ki ilk fırsatta yine kaçacaklar ama bu kez deniz yoluna başvuracaklar. Oysa iki gündür sürekli "Ey Kardeşlerimiz Boğulmamıza İzin Vermeyin" diyorlardı.

Bundan sonra artık Ege sahillerinde kıyıya vuran her bedende AKP iktidarının kanlı parmak izi olacak. Onları ölüme yollayan Ensar nutukları çeken bu iktidar olacak. Kıyıya vuran küçük Aylan ise her gece yüksek rakımlı bir yerlere ziyarette bulunacaktır. Taaki o birilerinin vicdanı bu musallat kadar huzursuz oluncaya dek. Olur a vicdanına su gelen  o birileri de bu insanlara mülteci statüsü tanır. O zaman, onlar misafir denen hukuk açısından tanımsız bir boşlukta bırakılan, Agamben'in ünlü kavramı İstisna kavramının somutlaştığı ve pek insani koşullara sahip olmayan kamplarda bu insanlar esir konumunda tutulmayacaklar. Böylece Mülteciler de iç politika malzemesi yapılıp sersemlemiş ve ahmaklaşmış malum güruhsal kitle tarafından oya tahvil edilmeden haklarına kavuşmuş olur. Aksi halde Ensar denen ceset ağızda çiğnenen bir sakıza dönüşmeye devam edecek.

“İltica başka birinin gördüğü düşteki bir olaya benzer. İnsan, uyumakta olan meçhul birinin gördüğü düşteki biri sıfatıyla özerk olarak, hatta zaman zaman beklenmedik şekillerde eylemlerde bulunuyormuş gibi görünür; ama yaptığı her şey -başkaldırmadığı sürece - düş görenin zihnindeki ihtiyaçlarca belirlenir. Mültecinin niyetlerine onun da, karşılaştığı kimselerin de farkında olmadığı tarihsel zorunluluklar sinmiştir. İşte bu yüzdendir ki mültecinin hayatı başkasının gördüğü bir düş gibidir.”[2]

Böyle diyor John Berger. Ama ben Kazak Abdalı ekleyeyim çünkü bu duruma esas uygun düşen o. Kazak Abdal mültecilerin sırtına yapışan onları sömürenleri ne güzel de tân eylemiş.

Eşeği saldım çayıra,

Otlaya karnın doyura

Gördüğü düşü hayıra.

Yoranın da anasını

Münkir münafıkın huyu,

Yıktı harap etti köyü

Mezarına bir tas suyu,

Dökenin de anasını

Dağdan tahta indirenin,

Iskatına oturanın

Mezarına götürenin,

İmamın da anasını

Derince kazın kuyusun,

İnim inim inlesin

Kefenin diken iğnesin,

Dikenin de anasını

Müfsidin bir de gammazın,

Malı vardır da yemezin

İkisin meyyit namazın,

Kılanın da anasını

Kazak Abdal nutkeyledi,

Cümle halkı ta'n eyledi

Sorarlarsa kim söyledi,

Soranın da anasını

 Dilaver DEMİRAĞ-Nurşin ALTUNAY

Not: Kazak Abdal herhangi birine özel iyi dileklerini yollasın diye konmadı. Burada anılanlar kolektiftir Mültecilere insanca haklarını vermeyen herkes.

Önemli başka not:  Bu yazı ikiyüzlülük denen şeyden tiksinti duyanlar için İktidarından yurttaşına İkiyüzlülükte yarışanları göstermek amacı ile yazıldı. Yazarları mülteciler ile dayanışan onların dramını ortaya koyan yazılar ile ellerinden de bu kadarının gelmesinden de duyduğu mahcubiyetle safrasını boşaltmaya devam edecek.

[1]  Burada genellemeye kurban gitmemesi gerekenleri de anmazsam haksızlık ederim. Mülteciler geldiklerinde onlara yardım etmek, onlara destek olmak için adeta yarışan insanlar oldu ve zaman içinde bunların oranı azalsa da zaman içinde, bazıları hiç vazgeçmediler, mülteciler ile gerçek manada dayanıştılar. Bunlar içinde hiç de dindar olmayanlarda vardı, ama onlar da dayanışma ahlakı ile davrandılar. Nitekim bugünde sıradan yurttaş içinde çölün içindeki vaha misali mülteciler yola düştüğünde onları arabalarına alan, onlara yardım etmek isteyenler de oldu. İşte bunlar Ensar kavramının hukukunu ayağa düşürmediler o ahlakın bayrağını hep yüksekte tuttular. Bu yazıda kendilerine insanlık adına bir rezaletsiniz dediklerim ile bunlar asla aynı kategoride değiller.

[2] John Berger ve Jean Mohr, Yedinci Adam. akt. Nermin Saybaşılı, Sınırlar ve Hayaletler, s.15

Önceki Yazı:Göçmen ve “Milli” Gariban - Umut Saygı
Sonraki Yazı:Mültecilerle Dolu Bir Otogarda Dayanışma – Nurşin Altunay
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...