Mülteciler Üstüne Para Siyaseti – Dilaver Demirağ

dilo1-kopyaYumurta kapıya dayanmış halde. Avrupa, huzur arayan yaşlı kıta olarak ülkesinde yükselen yabancı düşmanlığına yatırım yapmış olmanın ve bir refah adacığı olarak kalmak arzusunun sonuçları ile yüzleşememenin sancılarını yaşıyor. Avrupa’ya dönük mülteci akını Avrupa’yı far görmüş tavşan gibi tam bir tutulma halinde yakalamış durumda. Avrupa - bu büyük çaresizliğiyle Fronteks gibi mülteci katili militarist şirketlere, sınır güvenliği teknolojilerine yatırım yapmasına rağmen - dünyaya çıplak halde yakalanmış ve “mültecileri evine al” baskısı karşısında bu akını durduramayacağını anlamış durumda. O yüzden kıvranıyor. Durumu aşağı tükürsen bıyık, yukarı tükürsen sakal deyimini andırıyor. Mültecileri evine alsa, ucuz iş gücü olarak kapitalist şirketler bunu memnuniyet ile karşılasa da, vatandaş tepkisinin mevcut hükümetleri yerle bir edeceğini hissederek bunu yapamıyor. Mültecilere şu ana kadar olduğu gibi kayıtsız kalsa, Akdeniz ve Ege’nin bir mezarlık haline gelmesinden duyulan rahatsızlığın üzerlerinde yarattığı baskı, dahası bu akını önlemekte çok zorlanacağını fark ettiğinden bu soruna kayıtsız kalamayacağının da farkında. O yüzden çareyi “sorunu kaynağında kurutalım” şeklinde özetlenecek bir anlayışı kurnazca hayata geçirmekte buluyor.

Mülteci üreten ülkelerin bazılarına ahlaksız teklifte bulunup Euroları sallayıp “bizim yerimize sen tetikçi ol” diyorlar. Yani bundan sonra Yunanistan’a botları patlatsın diye para vermeyecek. Balkanlardaki polis gücüne vur emri vermeyecek. Bu emir ve görevleri ahlaksız teklifi kabul edenlere verip, karşılığında gelsin Eurolar diyen liderlerin cebini dolduracak. AB bu ülkelere para verecek, para karşılığı onlar yeni mülteci kampları açacak, sınır güvenliğini teknolojikleştirip daha da militarize edecek. Polisiye tedbirler ile sınırlardan kaçak şekilde çıkıp yine kaçak şekilde Avrupa’ya varmaları önlenecek.

Ne Yardan Ne Serden

Kısacası AB şirketleri dinlese belki ucuz işgücü nedeni ile Avrupa şirketleri daha da kâr edecek, bu durumda artan işsizlik sorunu ile karşılaşacak ve bu kendisine aşırı sağın yükselmesi olarak dönecek. Yani Avrupa’da faşist partiler iktidara gelebilecek bir potansiyeli yakalamış olacak ve bu da demokratik Avrupa imajının karizmasının çizilmesi anlamına gelecek.  Bunu yapmasa, şu ana kadar yaptığını yapsa bu kez de bu akınla baş edemeyecek ve içinde deyim yerinde ise hır çıkacak.

Bu paraların bir bölümü sınır güvenliğine gitse de ne Afrika ve Ortadoğu’nun yoksulluk sorunu ortadan kalkacak, ne de bu topraklardaki iç çatışmalar son bulacak. Çünkü bu kaynayan kazanın baş sorumlusu da kendisi. Avrupalı Elmas Tüccarı De Beers için Liberya’da savaş ağaları arasında kapışma çıkması gerek, Fransa’nın nükleer endüstrisi için Nijerya, Orta Afrika, Sudan gibi ülkelerde savaş ağaları arasında iktidar mücadelesinin sürmesi, yerine göre fiili işgallerin olması gerek. Kısacası Avrupalı şirketlerin endüstrilerinin hammadde temini için, Afrika’da asla ve kata bu hammaddeyi ülkeleri için refah üretmede kullanacak İktidarların oluşmaması gerektir. Yani Avrupa’nın refahı için Afrika ve dar anlamda Ortadoğu’nun kanamalı ve istikrarsız olması lazım.  Bundan çıkacak yan sonuçlardan biri Cihadistlerin Avrupa’ya sıçramasıdır. Bunun önlenmesi isteniyor. Aynı şekilde yabancı sorunu, mülteci akını gibi sorunların da sorumluluğunun bu kanamalı ülkelerin zayıf omuzlarında olması gerektir. Avrupa sütün kaymağını alıp, sütün ekşimiş kısmını buralara bırakmalı ki refahını sürdürebilsin. Yani Avrupa’nın refah içinde yaşaması için bu coğrafyaların kanaması, istikrasızlık içinde kendini asla toparlayamaması ve değerli insan gücünden yoksun kalması gerek. Tam da bu yüzden aslında Mülteci sorunu bizzat Avrupa’nın hatta Batı dünyasının sorumluluğunda olan bir sorun. Onlar bunun aksine bu sorumluluğu almak yerine Ege ve Akdeniz’in mezarlık olmasının sorun olmamasını tercih ediyorlar. Yani tüm bu durumlara neden olmakla kalmıyor, bir de üstüne benim vicdanımı da rahatsız etmeyin diyor ve bunun için Euroları sallıyorlar. Bu ülkelere adeta fahişe muamelesi yapıyorlar. Oysa Malta adasında kendilerine Euro sallanan o liderlerin onurlu bir şekilde “Buralardan elinizi çekin yoksa Boko Hamam’ı El Kaide’yi, IŞİD’i size ihraç ederiz, mülteci ihracını beş katına çıkarırız boğulursunuz, iyisi mi siz o paranızı da alın, gidin. Topraklarımızdan defolun. Bu bize yeter” demesini çok isterdim ama bu bir rüya ne yazık.

Tüccar Siyasetinin Pazarlığı Olarak Mülteciler

Tam bu noktada işin Türkiye’ye bakan yerine geliyoruz. Türkiye tam bu huzursuzluk coğrafyasının orta yerinde duruyor ve göreli istikrarı, ekonomik gelişmişliği ile mültecilere sığınak olabilecekmiş imajı çiziyor. Ama bu yanıltıcı bir imaj, çünkü Türkiye onlara haklarını sağlamak yerine belirsiz bir konumda tutarak onları en temel hakları olan mülteci statüsünden yoksun bırakıp en kötü şartlara terk ediyor.  Evet, haklı olarak Türkiye bu yükü taşıyacak güce sahip değil. Bu insanları ucuz işgücüne çevirse bile subaşını tutmuş devlere meydan okuması zor. Yani Türkiye’nin mültecileri, küresel kâr-haneye para basacak küresel şirketleri yok ama yine de taşeronlaşan, enformelleşen ekonomisi için bu insanlar bir sömürü kaynağı da. Hal bu iken, Türkiye, çapına bakmadan emperyalistlik taslamaya kalkınca mülteci yükü altında ezilmeye başladı. Sürekli dik durmaktan söz eden Erdoğan’ın “dik duruş”unun sözden ibaret olduğu çok çabuk ortaya çıkıverdi. Bir yandan “Siz Adam Öldürmeyi İyi bilirsiniz” deyip İsrail’i fırçalarken, diğer yandan İsrail ile ticaretin artması gibi. Şimdi de kendisinin de oluşmasında sorumluluğu olan mülteci korkusunu kendi için fırsata çevirmeye çalışıyor ve tüccar siyasetin mümtaz örneklerini sergiliyor.

Kendisine yoksulluktan şikâyet eden vatandaşa “Ananı da al git” diyen Cumhurbaşkanı, Türk işadamlarının, yeni zengin muhafazakâr üst sınıfın Avrupa’da serbest dolaşımını sağlayacağı, mülteciler için para vereceği vaadi ile gelen Merkel’e “paranı da al git” demek cesaretini gösteremiyor. Tersine onu varaklı koltuklarda ihtişam sergileyerek, bir halife ve padişah rüyası görerek ağırlıyor. Onunla mültecilerin ölüme yatan bedenleri üzerinden pazarlık yürütüyor.

Eğer Erdoğan kendisine öykündüğü II Abdülhamid* olsaydı Filistin’i satması karışlığında kendisini altına boğmayı teklif eden Siyonistlere “paranızı da alıp gidin bende satılık toprak yok” diyen erdemi gösterip “Eyy Merkel! Sen refah adacığında sakin ve huzurlu bir hayat süreceksin diye karıştırdığın bu ülkelerin mülteci yükünü verdiğin üç kuruş para ve bol vaadi ile tutmamı, bu insanlara polislik yapmamı istiyorsun öyle mi? Yağma yok. Kendiniz neden oldunuz, öyleyse sonuçlarına da katlanacak ve bu insanlardan çok daha fazlasını topraklarınıza alacaksınız. Sizin kaygılarınız beni zerre ilgilendirmiyor” diyebilirdi. Ama her şeyin taklidi gibi Abdülhamid’in de taklidi revaçta.

Biliyorum Şekspirin dediği gibi “erdem dağa kaldırılmış” çoktan para denen yeni Tanrıya kulluk her şeyden önemli. İşte tamda bu yüzden Avrupa’ya yapılan terör* ihracı gayet meşruluk kazanıyor. Çünkü bu terörü de yaratan kendileri ama bu terör silahının kendilerine dönmesini istemiyorlar. Ama korkunun ecele faydası yok. Avrupa terörle yüzleşecek.

* Aklı evvel okur çok olduğundan yine uyarı yazmak zorunda kalıyorum bilin ki II. Abdülhamid’in Tıpkı Erdoğan gibi iktidar korkusu ile muhaliflerine yaptığı baskıyı unutmuş değilim, Ermenilere dönük katliamları unutmuyorum ama Abdülhamid’in birçok kusuru içinde en azından bu erdemini de müsaade edin de anayım.

* Terör kavramı epeyi kirletilmiş olsa da korku ile egemenlik kurmak olan Yıldırının karşılığı olan terör Cihadçı örgütlerin acımasız ölümcüllüğü ile uyuşuyor. Bu yüzden bu örgütlere direnişçi olarak bakmıyorum ve bu yüzden onların yaptıkları şeyin adının terör olduğunu söylüyorum. Çünkü eylemleri kavramın anlamına uygun düşüyor.

Önceki Yazı:Suriye ve Ümit Kıvanç Üzerinden Sol Hata – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Nefessiz Kalanların Yanında Durmak İstiyorum - Nurşin Altunay
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...