Yezidin ve Haccac’ın Yeniden Doğumu – Dilaver Demirağ

dilo1-kopyaİslam inancının siyasi cephesi Emevilere kadar toplumdan ayrışmış bir yönetim erki taşımıyordu. Bu, ancak Emeviler ile mümkün olacaktı. Muaviye ile birlikte Krallık devleti ile din devleti birleşip pagan Roma İmparatorluğu'ndaki gibi kutsiyet atfedilen bir iktidar tesis edilecek ve bir teokrasi teşkil edilecekti. Emevi yönetiminin başlangıcı sayılan Muaviye, yeterince zalim bir yöneticiydi ancak ondan sonra iktidara gelen Yezid tarihte zalimlik konusunda Cengiz Han, Timur vb. figürler ile birlikte anılacaktır. Yezid'in İslam dünyasında lanetle anılmasının nedeni Peygamber efendimizin göz nuru, torunu Hz. Hüseyin’in katledilmesi olmuştur. Onun valisi Haccac ise efendisinden aldığı yetki ile öyle çok kan döktü ki sadece İslam dünyasında değil, onun sefer yaptığı ülkelerdeki insanlar da onu lanetli bir katil olarak bildiler. Bu iki figür tarihe geçen zalim karakterler arasında yerini almış, İslam dünyasında da zulmün yegâne timsali haline gelmiştir.  Önce Haccac’ın zalimliklerine birkaç örnek verelim ve ölümünün nasıl tasvir edildiğini anlatalım: Haccac yaklaşık yirmi yıl valilik yapar ve bu sürede yüz yirmi bin kişinin öldürülmesinden sorumludur. Vasıt kentinde dağlar arasında bir hapishane yaptırmıştır. Üstü açık olan bu hapishanede bekletilen insanlar yazın sıcak ve susuzluktan, kışın ise soğuktan hastalanıyor ve kısa süre içinde ölüyordu. Özellikle Hz. Ali’ye olan kini ve düşmanlığı o kadar fazla idi ki O’nu sevenleri dahi işkencelerle öldürtmüştü. Bunlardan biri Said Bin Cübeyr isimli sahabe idi. Sahabe, Haccac tarafından akıl almaz işkencelere tabi tutulmuştu. Katledildikten sonra başı kesildi ve sokaklarda köpeklerin arasına atıldı. Küçük yaşlardan itibaren Peygamberimizin hizmetinde çalışan Enes Bin Malik, Haccac’ın işkencelerinden öylesine bıkmıştı ki, şöyle demek zorunda kalmıştı: "Eğer efendim, ölümü istemeyi yasaklamasaydı, Allah’tan, ruhumu kabz etmesini niyaz ederdim.” İşte bunun gibi pek çok zalimliği dönemin Halifesi olan Yezid’in bilgisi dâhilinde yapan Haccac’ın ölümü de bir o kadar zor olmuştur. Yaşar Nuri Öztürk’ün Lanetlenen Soy adlı kitabında şöyle ifade ediliyor: "Haccac ölürken bir türlü canı çıkmıyordu. Dalıp dalıp ayılıyor ve şöyle diyordu:  “Said Bin Cübeyr bırakmıyor ki öleyim. Yakama yapışıp ‘Beni ne hakla öldürdün’” diye soruyor.

Ancak yine de tarihteki hiçbir zalim figür Modern Devletin eline su dökemez. Modern Devletin özelliği katliamları, zulmü bir bürokrasinin soğuk havasıyla normalleştirmesidir. Bu konuya dair belki de en iyi başvuru kaynakları Michel Mann ile Zygmunt Bauman olmuştur. Birisi etnik temizlik ve soykırım olgusunun neden modern devlete içkin olduğu üzerine kafa yorarken, diğeri yani Bauman, Soykırım olgusunun nasıl endüstrileştirilip bürokratize edildiğini ortaya koyar.

Bu iki fikir adamının düşünceleri şu sıralar giderek bir sistematik katliam olma eğilimi gösteren Kürt coğrafyasında modern devletin şiddet aygıtları olan ordu ve polis eli ile gerçekleşen cinayetlerini anlamakta işe yarar mı?

Bauman, Yahudiler arasında Holokost adı verilen soykırım olgusuna İsrail devleti ve Siyonistler tarafından holokost sömürüsüne gerekçe oluşturan bu olayın biricikliği tezine karşı çıkar. Ona göre holokaust modern sisteme içkin bir durumdur. Bauman’a göre Holokost (soykırım) ne ilkel, hayvani dürtüler, ne de modern toplumun tüm ileri koşullarına rağmen “aydınlanmamış” bir kesimce kurgulanmıştır. Aksine, o güne kadar benzerine rastlanmamış böylesine büyük ölçekteki bir katliam, ancak modernitenin sağladığı ve günlük yaşama kattığı akılcı programlama, bürokratikleşme, örgütlenme becerisi, sistematik işleyiş ve kusursuz bir yöntemsellikle gerçekleştirilebilirdi. Modernite rastlantısallığı, düzensizliği, üretim hatalarını yaşamdan uzaklaştırıp yerine yüksek verim, akılcı-kusursuz düzen, ekonomik, seri ve etkin üretim kavramlarını yaşama katar. Modern çağın geliştirdiği bürokratik, akılcı sanayi düzeninde, bireyler artık bir görev hiyerarşisinin içinde küçük bir basamak, dev bir makinenin ufacık bir dişlisi konumuna getirilir. Artık insanın ahlâk kriteri, “doğru” ile “yanlış”ı ayırması, bu görev hiyerarşisi içinde, üstlerine karşı olan sorumluluklarını layıkıyla yerine getirmekle sınırlanır ve kişisel vicdanı devre dışı bırakmak bir erdem olarak değerlendirilir. Onun için “doğru” davranış, sorumlu olduğu işi en iyi ve kusursuz biçimde yerine getirmek ve üstünün onayını almaktır. Onun sorumluluğu, tek bir düğmeye basmak kadar küçük olsa da, “görev” bilinci, “sistemin bir parçası” olma sorumluluğu, örgütsel disiplin; ahlâk değerlerini ve zorunlulukları, o çerçeveyle sınırlandırır. Disipline itaat temel kriterdir. Artık tüm ahlâki sorumluluklar üst makamlara yüklenmiştir ve itaat eden için her türlü ahlâki sorgulama yukarıdaki sorumlularca yapılıp kendisine bildirilmektedir.

Toplum nasıl bu ilkelerin, insan yaşamıyla ilgili “korkunç” olarak nitelendirilebilen böylesine sonuçlara doğru yol almasına izin verir? Nazilerin veya Holokost sürecine katılan binlerce insanın psikolojik olarak hasta olduğu düşünülemeyeceğine göre, toplumun ahlâk yapısının bozulduğu göz önüne alınabilir.

Bunun yanında sisteme katılanların nihai sonuçtan fiziksel ve psikolojik olarak uzak tutulması, yaptıkları işin sonuca olan etkisini görememeleri de katılımın artması ve her türlü ahlâki sorgulamanın ketlenmesini de beraberinde getirir. Bauman, insanların yaptıklarıyla kitle katliamı arasındaki ilişkiyi görmelerine engel olan bu “ahlâki körlüklerinden” dolayı ayıplanamayacağını çünkü bunun doğal bir tutum olduğunu öne sürer ve günümüzde silah fabrikalarında çalışan sıradan insanların, ahlâki yönden yaptıklarının nihai amacı düşünüldüğünde, sorumlu tutulup tutulamayacağını sorgular. Süreçte herkes kendini masum “aracılar” olarak görür. Benzer şekilde, kurbanların da fiziksel olarak toplumdan uzaklaştırılmaları,  göz önünde olmamaları, konuşulması ve dokunulması imkânsız hâle getirilmesi, onların gerçekliğini de yavaş yavaş ortadan kaldırır ve işlemlerin yerine getirilmesini hızlandırır. İlişki içine girmedikleri, görmedikleri insanlar hakkında ahlâki bir vicdan muhakemesi yapmak, alıştırıldıkları rutin eylemlerin içinde neredeyse imkânsızlaşır. “Yalıtma” ilk başta psikolojik olarak başlar. Bu nedenle kurbanların fiziksel olarak da silinmeye başlaması çok da dikkati çekmez. Kurbanların değerlerinden, insanlıklarından uzaklaştırılmaları fiziksel olarak uzaklaştırmanın ardından gelir. [1]

Sonuçta şiddeti engelleyen ahlâksal yasakların üç koşulun sağlanması ile etkisizleştirildiğini görürüz:

  1. Üst makamlar tarafından emirlerle şiddet yetkisi verilmesi,
  2. Yasalarla eylemlerin rutinleştirilmesi
  3. Sağlam bir ideoloji ile şiddetin kurbanlarının insanlık dışına çıkartılması.

Kuşkusuz, şu anda Kürt bölgesinde yaşanan ayaklanma bastırma sürecinde sivillerin askeri unsurlar tarafından bilinçli bir biçimde hedef yapılmaları soykırımla eş değer değildir. Her şeyden önce TC bu denli sofistike bir moderniteye sahip değildir. Ancak modern ulus devlet ideolojisi burada yukarıdaki üç unsuru devreye sokmuş bir halde... Öncelikle milliyetçilik, disiplin ve itaate dayalı bürokrasi, kurbanların insanlıktan çıkartılması yoluyla sivillerin bilinçli olarak hedef alınıp öldürülmeleri toplumun ahlaki bir tavırla karşı koymasını engelliyor.

Burada Michael Mann’ın etnik temizliğin karakterini ele alan tespitleri devreye girer. Mann’ın ayak izleri Bauman’ın izleri ile çakışır.

“Burada iyi ile kötüyü ahlaken bulanıklaştırma niyetinde olmasam da, gerçek dünyada ikisi bağlantılıdır. Kötülük uygarlığımızın dışından, “ilkel” deme arzusu duyduğumuz ayrı bir âlemden gelmez. Kötülüğü yaratan uygarlığın ta kendisidir. Burada da ileri süreceğim gibi, kanlı, cinai etnik temizlik uygarlığımızın, modernliğimizin, ilerleme anlayışımızın ve demokrasiyi geliştirme girişimlerimizin merkezi sorunlarından biridir. Karanlık yüzümüzdür. Göreceğimiz üzere, etnik temizliğin failleri ayrı bir kötücül tür olarak gökten zembille aramıza inmemiştir. Bireylerin bir dizi nispeten özel ahlaki tercih yapmaya mecbur kaldığı beklenmedik şiddetlenmeler ve hüsranlar içeren, modernliğin merkezindeki çatışmalar yaratır bu failleri. Bazıları korkunç sonuçlar üreteceğini bildikleri yolları başka çıkar yol bulamadıklarında seçerler. Onları suçlayabiliriz, ama bunu neden yaptıklarını anlamak da bir o kadar önemlidir. Ayrıca geri kalanlarımız da (ben dâhil) böyle seçimler yapmak zorunda kalmadığımız için kendimizi şanslı saymalıyız; çünkü büyük çoğunluğumuz başını dik tutacak şıkkı seçemeyebilirdi. Bu kitabın temelindeki önerme, cinai etnik temizliğin bizim uygarlığımız ve çoğu bizden hiç farklı olmayan insanlar tarafından gerçekleştirildiğidir.”[2]

Her iki taraf da uygarlığı merkez koysa da şu anda yaşananları en iyi izah edecek Mann’ın şu tespitleridir. “İki rakip etno-ulusal hareket aynı topraklarda “kendi” devletini istediği zaman tehlike doğar. Zayıf taraf boyun eğmeyip dışarıdan yapılan yardım sayesinde savaşmaya başladığında ya da güçlü taraf ani ve ezici bir kuvvet kullanabileceğine inandığında çatışma şiddetlenir. Ama devlet de hizipleşmiş ve savaş türünden dış baskılar yüzünden radikalleşmiş olmalıdır. Önceden planlama nadirdir, zira suçlular nispeten yumuşak planları suya düşünce şiddeti artırmak “zorunda” kaldıklarını hissederler. Şiddetin artışı basitçe “kötü elit tabakanın” ya da “ilkel halkların” işi değildir. Liderler, militanlar ve etno-milliyetçiliğin “çekirdek oy tabanları” arasındaki karmaşık etkileşimlerden doğar. Bu karmaşık süreci anlamak, gelecekteki etnik yanılsamalardan sakınacak politikalar üretmemize yardımcı olabilir.”

Bugün yaşanan katliamların esas mantığı tam da bu tespitlerde yatıyor. Modern Ulus Devlet olarak örgütlenmiş TC ile Kürt Etnik Milliyetçiliğini ya da Mikro Milliyetçi Militer örgütlenme olan PKK arasındaki kapışmanın kurbanı sivil halk. Kürt Siyasi hareketi özerklik, özyönetim, kanton gibi kavramlar ile bir modern devlet olan TC’nin egemenliğine paralel olarak kendi topraklarında egemen bir güç olmak istiyor. Bunun için de silahlı isyan başlatmış durumda. 30 yıldır süren bu mücadelede devlet bugüne kadar dışarıdan da destek alan PKK’yi yenemedi. Buna mukabil PKK’de halk savaşı ile Kürdistan'ı Türkiye’den ayırıp kendi yönetimini tesis edemedi. Ancak bu kez PKK şehir savaşı stratejisi ile TC’ye karşı hem yıpratma savaşı veriyor, hem de alan hâkimiyeti sağlama çabasına giriyor. TC ise buna ağır silahlarla; helikopter, uçak gibi normalde devletlerarası savaşlarda kullanılan silahlarla ezme şeklinde bir yöntemle karşılık verip bu isyanı bastırmaya çalışıyor. Böylesi bir savaşta TC giderek etnik temizlik yöntemine başvuruyor. Bu yöntem göçlerle, yeri geldiğinde sivil halkın kurşunlanarak katledilmesi gibi yöntemlerle uygulanıyor. Açık ve net ki 90’ları bile aşan; resmen Libya’da, Suriye’de gördüğümüz türden Ortadoğu tipi bir ayaklanma bastırma çabası söz konusu ve devlet burada bütün acımasızlığını devreye sokmuş durumda.

Böylesi bir savaşta elde edilecek zafer ancak pirus zaferi olur. TC şimdiden yeni, en az IŞİD kadar bilenmiş bir neslin yetişmesine neden oluyor. Eğer Yinon planı buralara da uğrarsa uzun vadede Kürdistan dış destekle; tam da devletin bu acımasız isyan bastırma yöntemleri ile gerçeğe dönüşebilir. Ki PYD’nin hâlihazırda Fırat’ın batısına ABD desteği ile sarkması çokça söz edilen Kürt Koridoru olgusunun gerçeğe dönüşmesine zemin hazırlamakta. PYD ile komşu bir Türkiye’nin bu savaşta epeyi bir askeri zayiat vermesi kaçınılmaz olacaktır. Hatta Suriye sınırlarına girmesi halinde Rusya ve İran desteği ile AKP’yi iktidarda bulunduğuna pişman edecek bir süreç, hatta askeri bir darbe ile Türkiye de hem İslamcıların, hem de Kürtlerin ezileceği gaddar bir dönüşümün de önü açılabilir.

Görünün o ki; Erdoğan’ın MHP’yi silme stratejisi onun iktidar sürecine epey zarar verecek gelişmelerin yaşanmasına neden olacağa benzer... Elbette PKK’nin Suriye sürecini doğru okumayan yaklaşımı da bu savaşı kızıştıran bir başka etken.

AKP’nin geldiği nokta modern ulus devlet denen canavarın kollarında dönüşmek oldu. MHP’yi silmek isterken kendisi MHP’ye dönüşerek, Haccac ve Yezid'in yaşadığımız zaman diliminde dirilmesini mümkün kıldı.

Dilaver Demirağ

[1] http://arsiv.salom.com.tr/news/print/8003-Zygmunt-Bauman-Modernite-ve-Holokost.aspx

[2] Michael Mann, Demokrasinin Karanlık Yüzü Etnik Temizliği Açıklamak, İthaki Yayınları, sayfa: 1

Önceki Yazı:Devlet Devletliğini Yapıyor – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:Şeyh İsmail Maşuki ( 1508- 1528)
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...