Kuran’daki Yecûc ve Mecûc Kıssasının Bugünkü İzdüşümü: Kapitalizm – Nurşin Altunay

Yecûc ve Mecûc hikayesini ilk duyduğumda çok etkilenmiştim. Hikaye diyorum, çünkü sonrasında kitaba (Kur'an-ı Kerim) baktığımda  Yecûc ve Mecûc hakkında hikayede duyduğumdan çok daha az bilgi olduğunu, anlatıların çoğunun ayetlerde geçmediğini gördüm. Öncelikle Yecûc ve Mecûc'un ne olduğundan ve ayetlerde ne şekilde yer aldığından bahsetmek gerek sanıyorum.

Yecûc ve Mecûc[1] Kur'an-ı Kerim'de iki yerde geçiyor:

1-"Bu adamlar «Ey Zülkarneyn, Yecûc ve Mecûc bu yörede sürekli kargaşa çıkaran topluluklardır. Sana bir miktar mal versek, karşılığında onlar ile aramızda bir set yapar mısın?» dediler [2]."(Kehf, 94)

2-"Nihayet Yecûc ve Mecûc’ün sedleri açılıp her tepeden dünyaya akın etmeye başladıkları, doğru vâdin vaktinin yaklaştığı sıra, işte o zaman, kâfirlerin gözleri birden donakalır. "Eyvah, bizlere! Biz bundan tam bir gaflet içinde idik, daha doğrusu kendimize zulmettik!" diyecekler [3]." (Enbiya, 96-97)

Birinci ayetin devamı var. İkinci ayette ise cümle bitince konu kapanıyor. Birinci ayetin devamında (Kehf Suresi 93-99) anlatılanlar kıssanın ana hatlarını, daha doğrusu başlangıcını oluşturuyor ve bahsin bu kadar çok konuşulmasına sebep olan tabloyu yaratıyor. Ayetlerde anlatılan kıssa şöyle özetlenebilir: Peygamber olup olmadığı bugün bile tartışılan Zülkarneyn önce batıya, sonra doğuya gittikten sonra yoluna devam ediyor. İki dağ arasının önünde neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk buluyor. Bu halk Zülkarneyn'e  “Ye'cûc ve Me'cûc yeryüzünde bozgunculuk yapıyor, onları durduracak bir set yap, biz de sana vergi verelim” diyor. Zülkarneyn “... Rabbimin bana verdiği imkânlar, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana beden gücüyle yardımcı olun da sizinle onlar arasında sağlam bir sed yapayım[4]." ( Kehf,95)  diyerek yardımı etmeyi kabul ediyor ama herhangi bir karşılık istemiyor. İki dağ arasına demirden bir set yapılıyor ve üzerine bakır dökülüyor. Yecûc ve Mecûc bu seddin arkasında kalıyor. Ayetlerden yola çıkılarak kıyamete yakın zamanda bunların seddi aşarak yeryüzüne dağılacaklarına ve türlü zararlar vereceklerine inanılıyor.

Kıyamet alametlerinden sayılan Yecûc ve Mecûc hakkında oldukça fazla yazı var. Göndermeler, alıntılar yaparak bir yazı yazmak istemiyorum. Çünkü bunlar ne, hangi milletten ve ırktanlar, hangi millet ve ırk arasına set yapılmış olan dağlar, hangi dağlar, kıssa hangi coğrafyada geçiyor, kıssayı tamamlayan hadisler, veli sözleri hangi kaynaklarda yer alıyor, neye dayanılarak söylenmişler gibi sorulara cevap veren bir metin yazmak amacında değilim. Bunların hepsine cevap veren uzun, kısa metinler, kalın kitaplar var. Ben ilk duyduğum andan itibaren kurduğum bağlantılarla ilgili bir metin yazmak gayretindeyim.

Ayetler son derece net ve aslında çok fazla ipucu içermiyor. Sadece kötü ve zarar veren kavmin/kavimlerin bir set arkasına hapsolması ve kıyamete yakın hapsoldukları seddi aşarak dünyaya yayılacaklarından bahsediliyor. Önemli olan onların kapatıldıklarını bilmemiz ama bir gün kapatılacakları yerden çıkacaklarını da unutmamamız, belki de son derece yeterli bilgidir ve gerisi teferruattır. Ancak kitapta yazmadığı halde yapılan eklemeler kıssayı kıssadan çıkarıp dini bir efsane haline getiriyor.  Çeşitli hadislerle (elbette bu hadislerin gerçekliği tartışmalı), veli ve alimlerin anlatılarıyla oluşmuş, geliştirilmiş Yecûc ve Mecûc hikayesi çocukları korkutacak türden masallara benzer ayrıntılarla dolu olarak karşımıza çıkıyor [5].

Çeşitli kaynakların birleştirilmesi ile meydana gelen kıssaların birinde  Yecûc ve Mecûc'un 22 kabileden oluştuğu söyleniyor. Yecûc ve Mecûc insana benzeyen ama insan olmayan yaratıklar şeklinde tanımlanıyor. Bazı hadisler boylarının kısalığından bahsediyor. Bazı kişiler kulaklarının çok büyük olduğunu söylüyor. Her birinin bin tane çocuğu olacak diyenler de var. Tüm görüşler bunların seddi aştıktan sonra dünyaya korku, yıkım ve ölüm getireceği noktasında birleşiyor.  Bir gün seddi yıkıp dünyaya saldıracaklar. Herşeyi yiyip bitirecekler.  Vahşi hayvanların bile soyunu tüketecekler. Aralarından biri ölürse onu da yiyecekler. Tüm göllerin ve nehirlerin suyunu içip bitirecekler. Şehirleri yağmalayacaklar. İnsan ırkı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Ölümleri de kendileri gibi çok ilginç ve iğrenç bir şekilde olacak, gökyüzünden deve ve koyun cinsine ait burun kurdu denilen hayvanlar ve mikroplar yağacak, bunlar onları enselerinden yakalayıp öldürecek. Öldüklerinde dünyayı inanılmaz pis bir koku kaplayacak ve bulaşıcı salgın hastalıklar yüzünden çok sayıda insan ölecek[6].

Yecûc ve Mecûc'u ilk duyduğum an bu korkunç insanımsı topluluk kapitalizmi işaret ediyor diye düşünmüştüm. Kapitalizm insanı insanlıktan uzaklaştırmaz mı? İnsan olmanın en temel gereklilikleri bile önemini kaybediverir. Bencilleşir, sığlaşır, duyarsızlaşır ve düşünemez olursun. Hikayede küresel sermaye tarif ediliyor, diye de düşündüm. İmgelerle örülmüş bir metin alttan alta kapitalizm eleştirisi yapıyordu. Din konusunda uzman değilim, eğitimim de bu alana epeyce yabancı. Herhangi bir insan olarak benim zihnimde oluşan Yecûc ve Mecûc hakkında yazmak için din konusunda iyi bir eğitim almak veya uzman olmak gerekiyor mu? Sanmıyorum. Bir kıssa herhangi bir insan üzerinde etki yapıyorsa, herhangi bir insan kendisini etkileyen konu hakkında, kendi algısı çerçevesinde fikir beyan edebilir, değil mi? Bunları da şu yüzden yazdım, herhangi bir iddiam yok, bendeki yansımasını yazıyorum sadece.

Bu kavimlerin, kabilelerin suları içmeleri, dereleri ve gölleri kurutmaları emperyalist şirketlerin yaptığı ve yapmakta olduğuyla benzeşmiyor mu? Üretmek ve tükettirmek üzerine kurulu sistemde üretilen en masum şey bile, yeryüzünün sularını emmiyor mu? Öyle ki bazı yerlerde yöre insanı için temiz su kalmıyor. Afrika'da bir havzaya kurulan gül üretme çiftlikleri ile ilgili bir yazı okumuştum. Yörede yaşayan insanlar burada çalışıyor, her şey tıkır tıkır işliyor, güller Avrupa'ya gönderiliyordu. Bakınca şahane bir proje gibi görünüyor, hatta mis kokulu bir iş. Ancak havzanın suyu Avrupa'nın güllerini yetiştirmeye yetmiyor ve bir gün bitiyor. Şirket başka bir havzaya gidiyor, insanlar orada işsiz ve susuz kalakalıyorlar. Sonu acıklı bir gerçek hikaye bu. Bir havza kapasitesi kadarını besleyebiliyor. Fazla olan şey onun ölümüne sebep oluyor. Ölene dek vermeye devam ediyor, burada insanlara durmalarını söyleyen sinyalleri verse bile bu genellikle dikkate alınmıyor.

Yeryüzü bize yetecek kaynağa sahip ama sınırsız değil. Bir yerde üç ton vişne yetiştirilecekken onüç ton vişne yetiştirmeye kalkılınca su döngüsü zarar görüyor. İş, bir sömürmeye, posasını bırakıp atmaya dönüşüyor. Havzanın suyu vişnenin, gülün, domatesin, artık orada hangi endüstriyel ürün yetiştiriliyorsa onların içine hapsedilerek başka coğrafyalara kaçırılıyor. Meşrubat şirketleri suyu gereksiz bir sıvıya dönüştürerek kaçırıyorlar. Herhangi bir makine fabrikası başka coğrafyanın ihtiyaçları için fabrikanın bulunduğu bölgenin sularını kullanıyor. Bu üretilenlerin yüzde kaçı insan hayatı için olmazsa olmaz şeylerdir? İhtiyacımız olandan fazlasını üretiyor ve tüketiyoruz.

Nehirlerin, göllerin sularını emen ve onları kurutan şirketler bir masal değil. Tam tersine hayatın tam göbeğinde ve burunlarımızın dibinde faaliyet gösteriyor. Kuruyan göllerin sayısı her geçen gün artıyor. Derelerin önü kesiliyor, suları çalınıyor. Nehirlerin kavuşamadığı göllerinse ekosistemleri çöküyor. Ya da bir nehir öyle çok kirletiliyor ki artık nehir vasfını kaybediyor ve bir pisliği, bir hastalığı, özetle kötü olan bir sürü şeyi taşıyan bir şeye dönüştürülüyor. Mesela Ergene Havzası'nda bu yaşanmıyor mu? Etrafında yaşayan tavukların yumurtaları bile anormalleşmedi mi? Ölen çoğu zaman sadece nehir olmuyor işte. Etrafında, üstünde, altında yaşayan her şeyle bağı olan nehirler, yok edildiğinde her şey onunla beraber yok edilmiş oluyor.

“Her şeyi yiyecekler ve hatta vahşi hayvanların bile soyu tükenecek.” Hayvan türleri, bitki türleri hızla yok olmuyor mu? Kendi iç dengesi mükemmel şekilde kurulmuş dünya üzerinde ekosistem içinde en ufak bir değişim zincirleme bir reaksiyon başlatmıyor mu? Mutlaka çökecek bir iskele üzerinde gibiyiz.

“ Yecûc ve Mecûc aralarında biri ölünce onu da yerler, onlar her şeyi yer.” Bu noktada bence Yecûc ve Mecûc sadece şirketleri değil tüm kapitalist sistemi işaret ediyor. Belki de Yecûc sömüren, mecûc sömürülenleri simgeliyor, ya da tam tersi. Sömürülen olmasa sömürmek fiili gerçekleşemez. İkisi birlikte sistemi oluşturuyor, diyebilir miyiz? Bu düzende kim kimin gözyaşına bakıyor? Gerçekten de bir yamyam gibi kendimizden olanı da adeta yemiyor muyuz?  En kapitalist insanın bile bankayla arasının bozulması durumunda banka “Sen bizdensin, hadi seni tekrar ayağa kaldıralım.” diyor mu? Güçlü olan seviliyor. Başarı tanımı maddiyatla birebir ilgili değil mi? Başarısız bulunan veya kaybeden çarçabuk dışlanmıyor mu? Ancak kaybeden, başarısız bulunan kişi sistemi değil kendini suçlayarak sömüren ve sömürülenin ortak yarattıkları düzenin varlığını sürdürmesine katkı sağlamıyor mu? Zira mucizevi başarı hikayeleri insanların gözünü kamaştırıyor, “O bu şartlara rağmen başardı, istenirse başarılıyor, ama sen başaramadın, bu senin hatan.” diye doğrudan söylenmese de kişilere bu şekilde düşünmeleri öğretiliyor. İnsanlar birbirinin üzerinden ve çoğu zaman birilerini ezerek ve sömürerek var olmuyor mu?

Her şeyi yiyen, iştahı durdurulamaz olan ve varlığıyla da, yok olduktan sonra da pis bir koku yayan nedir? Bu koku belki de çevreyi kirleten her türlü üretim tesisinin etrafa yaydığı kokudur. Kokusuz olan pis şeyleri de dahil edersek (mesela kloroflorokarbon) sermayenin zehrinin üstümüzü örten gökyüzü gibi her yanı kapladığını söyleyebiliriz.

Daha kıyamete epey bir vakit olmalı, diye mi düşünmek lazım, yoksa süreç başladı mı demeli? Her yer henüz ele geçirilmedi. Çarşaf giyen kadınlara son moda kıyafetleri satamıyorlar. Yerel kıyafet giyenlerin yaşadığı yerde markaların önemi yok. Kendi giysilerini kendi diken veya hala göçer yaşayan veya çok uzak yerlerde küçük topluluklar halinde hayatını sürdüren insanlar için moda sektörünün varlığı veya yokluğu önemli değil. Kontrol edemedikleri her topluluk kapitalizmin iştahını kabartıyor. Ancak kontrol edebildiği üzerinden doyabiliyor. Sakallarını uzatan birine traş malzemeleri satılabilir mi? Yiyeceklerini üreten veya toplayan insanlar için paketlenmiş gıdalar çok tuhaf değil midir? Yürünebilecek mesafeler içinde kurulmuş hayatlar için araba almak gerekli midir? Su dereden içiliyorsa pet şişe su ne anlam ifade eder?

Yecûc ve Mecûc un saldırısı sürüyor. Çok uzun zaman önce seddi yıktıkları ise ortada. Şu an bulunduğum coğrafya işgal edilmiş ama daha işgal edilmesi gereken topraklar var. Henüz her şeyi emip tüketemedi bu kavimler topluluğu, bu insan görünümlü tuhaf yaratık, bu tanımlanamaz güç.

Muhammed Esed konuyla ilgili ayeti  "Yecûc ve Mecûc'un belli kavimler ya da varlıklar anlamında değil, son saatin gelip çatmasından önce insan uygarlığının bütünüyle yok olmasına yol açacak bir toplumsal felâketler serisi anlamında bütünüyle temsili bir unsur olduğunu söylemek son derece mantıklı olacaktır." şeklinde yorumluyor[7].

Musa Carullah, Yecûc ve Mecûc'un her çağda ve her toplumda bulunabileceğini, kitapta bunlarla ilgili zaman, mekan verilmediğini, günümüzün askeri ve ekonomik güçlerinin Yecûc ve Mecûc olduğunu söylüyor[8].

Yecüc ve Mecüc benim için de kapitalizmin hikayesidir.

Haz almak üzerine kurulu bir şey değil mi bu? İhtiyaçlar için tüketmek yerine çoğumuz haz almak için tüketiyoruz. Yaşamsal olmayan sanal ihtiyaçlarımızla sürmesini sağladığımız üretim, tüketim mekanizmasının kendi sonunu getireceği de çok ortada. Çünkü sömürecek hiç bir şey kalmayınca nereye saldıracak? Saldırmadan, büyümeden, yok etmeden ayakta kalamayacağına göre kitabın söylediği bir gün mutlaka gerçek olacak gibi görünüyor.

Seddi yıktılar ve kıyamet yaklaşıyor mu? Yaşadığımız günler kıyamete yakın günler mi, yoksa gerçekte kıyamet koptu ve bizler kıyametin tam ortasında mıyız? Kıyamet bir an, bir zaman dilimi mi? Belki de değildir, belki de kıyamet denilen şey bize çok uzun gelen bir zamandır, ama mutlak olan için zaman bizim algıladığımız gibi değildir ve bize yıllar gibi gelen O'nun için sadece bir an'dır. Sur borusu çoktan üflenmiş olabilir. Dünya hızla yok oluyor ve onu yok eden tek bir şey değil, bütüncül bir şey. Tanımlanması zor bir şey. Nasıl ki insanı atom altı parçalardan saymaya başlarsak alt alta yazdığımızda bir sürü şeyden oluşan ve onların bir arada durması ile ayakta durabilen çokluktan oluşmuş birlikse, sistem de sayısız şeyin bir araya gelmesi ile oluşan “kavimler topluluğu”,  Yecûc ve Mecûc.

Nurşin Altunay

[1]              Bu iki kelimenin etimolojisi hakkında Hasan Karagüzel şöyle demiştir:

                “Yecûc ve mecûc kelimeleri Arapçaya başka bir dilden girmiştir. Frenkler buna "Yağus ve Mağus" demişler ve şeytanın zürriyeti olduğuna inanmışlardır. Kitab'ı Mukaddes'de bunlarla ilgili belirsiz bazı atıflara dayanarak (Tekvin X,31, Tarihler İ.5, Yuhannanın vahyi XX,8, Hezekiel XXX Vİİİ,2) bütün Avrupa dillerinde Gog ve Magog (demagok) olarak geçmiştir.
Bu kelimeler, "insanlar üzerinde etki yapan, psikolojik baskı oluşturan" anlamına gelir.
Önceleri olumlu anlamda kullanılan kelime sonraları " zorba, eşkıya, terör şebekesi, çete" anlamına kullanılmıştır.
Yecûc "çete başı" için, mecûc ise "eşkıyalık yapıp terör estiren çete" için kullanılmıştır.” http://medyabar.com/koseyazilari/7513/yecuc-ve-mecuc-nedir-ne-degildir.aspx

[2]              Seyid Kuttub meali

[3]              Suat Yıldırım'ın meali

[4]              Diyanet meali

[5]              Eren Erdem'in hem Yecuc ve Mecuc, hem de Zülkarneyn ile ilgili yazısı için bkz.: http://dunya48.com/siyaset/14579-eren-erdem-kurandaki-zulkarneyn-kimdir-1-2-3

[6]              Konu hakkında çeşitli hadislerin, alim görüşlerinin yer aldığı yazı için bkz.: http://ahirzaman.net/makale17.html

[7]              Muhammed Esed, Farklı İlmihal, S.600-603.

[8]             Ö.R. Doğrul, Tanrı Buyruğu, İstanbul 1955

Önceki Yazı:Herkes Yazsan Ne Olur, Herkez Yazsan Ne Olur? – Nurşin Altunay
Sonraki Yazı:Bana Ait Olan (Aşkım) ve Onlar Alanı (Toplum) – Fuat Kaymak
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...