8:39 - Ömer Elaçmaz

Yirmi iki gündür evsizlerdenim.

Çapa hastanesinin acil servis bekleme salonu, tüm konukseverliği ile bağrına bastı beni.

Üzerinde uyunmasın diye özel olarak imal edilmiş olduğu anlaşılan, zemine sabit, arkalarından birbirlerine birleşik, her biri demirden kolluklarla ayrılmış, yatmayı imkansızlaştıran oturma yerlerinde uyuyabilmek, uyuma konumuna benzer bir hal almak olağanüstü bir şey. Her gece şekilden şekile soktuğum bedenimle, akrobatik şovlar yapıyorum. Yan binada ders görmekte olan tıp öğrencileri umarım bu vaziyetimi görmezler; zira, anatomi dersleri ile ilgili tüm ezberleri bozulabilir. Yakında, şişe, bardak, çaydanlık gibi nesnelerin içine girebilecek tüm yeteneğe sahip olabileceğime eminim.

 Her akşam buraya tüm evcimen ruhumla giriyorum. Burası benim oturma odam. Yatamadığım için böyle diyorum. Sadece oturabiliyorum burda. Eh… oturma odalarında da oturulur zaten.

Tuhaf bir huzur buluyorum burda. Hani insan evine girdiğinde her şeyi hep aynı, kımıldamamış bulur ya.. Hareketsizliğin, durmanın verdiği bir dinginlik, bir huzur bu. İnsanı yormayan bir hal. Tüm hayatım, risklerden uzakmış gibi geliyor, güvendeymişim gibi hissediyorum. Tatlı bir özgürlük hali...

Her akşam, uykulu gözlerle ve hayli üşümüş bir halde ‘bekleme salonu’ denen bu farklı boyuta giriyor, çok geçmeden de bir kevgirde bulunan deliklerden, bir parça daha sık dokudaki ‘delikli’ uykuma dalıyorum.

Belirsiz bir süre sonra, uykumun (uyanıklığımın mı demeliyim?) arasında bana bakan birkaç çift göz fark ediyorum ya da hissediyorum. Gözlerimi dikip her bakışımda, gözlerini benden kaçırmalarını, başka yerlere bakmalarını, en azından uyurmuş gibi yapmalarını bekliyorum. Ancak bu beklentim asla gerçekleşmiyor. Yani, “Gözaltında seksen bin fersah”

Çıldırmamak elde değil!

Neden bakıyorsunuz?!

Bana doğrultmuş olduğunuz bu ısrarcı bakışların alt metnini öğrenebilir miyim acaba? Beni buraya, bu acaip boyuta taşıyan nedenleri düşünüp, üstü defalarca açılıp, sonra tekrardan sıkıca örtülmüş sosyolojik tahlillerde mi bulunuyorsunuz aklınız sıra?

Nesiniz siz? Kimsiniz? Konu sıkıntısı çeken birer tatlısu sanatçısı mı? Rahat evlerindeki sımsıcak koltuklarından kalkıp, tedbil-i kıyafet, ‘en alttakilerin’ içine sızmış birer imge casusu musunuz?

Hala bakıyorlar... Yoksa burası acil servis bekleme odası değil de yoğunbakım ünitesi mi?..

Size diyorum! Numara yapmayın bana bok herifler! Sen, sen, sen ve sen! Evet, evet sen! Kalorifer peteğine yaslanmış, sırtının farklı noktalarını belli aralıklarlarla kımıldamak, hareket etmek suretiyle ısıtmaya çalışan serseri! Senin ve şu diğer üçünün birer hasta yakını olmadığınızı anlamam için, sizin yaptığınız gibi gözlerimi üzerinize dikip, şu sefil bedenlerinizi tepeden tırnağa süzmeme gerek yok. Öyle hasta yakını bakışlarıyla beni incelemekten vazgeçin artık!

Hey, size söylüyorum! Sınıfın havasını sessizce osurarak kokutan tek yumurcak ben değilim burda!

Kafanızın içinden geçenleri tahmin edebiliyorum: “Dışarda donmak üzere olan zavallı kıçımı zor bela sokabildiğim, fazla konforlu olmasa da sıcak bir yer burası. Uzun süredir, açıkgöz bir bukalemun tadında ve hasta yakını süsü verilmiş bir vaziyette takılıyorum şuracıkta.” Bana bakarak: “Sen de nerden çıktın şimdi? Şuna da bakın: Her halinden hasta yakını olmadığın anlaşılıyor. Her an, her yere gitmeye hazır ve nazır şu vaziyetine ne demeli? Hayatında kaç hasta yakınını, ayakucunda kocaman bir sırt çantası, suratında bir karış sakal, kirden rengi kaybolmuş bir kıyafetle gördün acaba? Tüm dikkatleri üzerinde topladığının farkında değil misin sen? Hastane polisinin ilk baskınında kıçında bir tekme ile kendini sokakta bulman işten bile değil. Tabi onunla beraber, her ne kadar göze batmasam da ben. Zaten herifler son günlerde ters ters bakıyorlar. Çattık mı şimdi belaya?”

Yorgun gözlerimi hafifçe aralayarak, hasta yakını rolü yapmaya çalışan beşinci sınıf aktör bozuntularına bakarken, hasta yakınlarının da beni ilgi ile izlediklerini fark ediyorum. Uykusuzluktan ve yorgunluktan iyice kısılmış gözlerime inanamayarak son bir gayretle gözlerimi biraz daha açabildiğimde, gördüklerim beni adeta şoka sokuyor. Ne yazık ki yanılmıyorum. Evsizliğimden beri en az yüz kat artan sosyal fobimden kaynaklanan toplumsal paranoyam tavan yaptı sanırım.

Hayır, bu hastalıklı durumun tek sorumlusu ben değilim. Hasta yakınları da yani bu mekanın harbi sahipleri de beni ilgi ile incelemekteler.

Bu enterasan ilgi mekanizması nasıl çalışıyor acaba?

Yakınları hastalandığı için, kaza geçirdiği için, vurulduğu için, intihara teşebbüs ettiği için burda olan bu enteresan güruh, bütün her şeyi bir kenara bırakabilip, benimle ilgilenebiliyor, öylece beni izleyip bana yoğunlaşabiliyorlar. Bu çok tuhaf.

Bu gerçekten çok tuhaf.

Hayatın bin bir türlü girdabının içine defalarca girip çıkmış bu şahsiyetlerin, insanlığın ilk uygarlığından beri, çivisi çıkmış şu dünyaya karşı, bir çeşit savunma mekanizması geliştirdiklerine eminim. Bu bir umursamayarak kendilerini yıpratmama zırhı. Zaten önemli olan da, çıldırmışçasına işleyip duran milyarlarca çarkın arasından, bir ip cambazı edasıyla, bir kapkaççı çevikliği ve bir yumuşakça kıvamında sıyrılıp yarışın sonunu tamamlamak değil mi?

Hemen şuracıkta izlenesi, incelenesi, bütün gözler üzerine dikilip ısrarla taciz edilesi, benim gibi bir hilkat garibesi varken, pek yorucu geliyordur onlara kendilerine dönmek. Durup dururken gözlerini boşluğa dikip, yakınlarını, ülkeyi, gezegeni, sistemi düşünüp, bedenleriyle işgal etmekte oldukları yerin kainattaki konumunu hesaplamalarının hiç bir çekiciliğinin olmadığını düşünüyorlardır. Hem bu kadar abartacak ne var ki hayatta? Alt tarafı, sonunda ölüm var!

Yoksa bunlar da mı hasta yakını değil? Yani, ben dahil burda bulunan herkes, koca bir sahtekar sürüsünün allahın belası bireyleri miyiz?

Yok canım, daha neler! Bu kadarı, boktan bir alacakaranlık kuşağı senaryosunda bile biraz abartı kaçar. Hem, tüm dünya elbirliği edip beni çıldırtmak için son kozlarını oynadı. Aşağılarda artık düşecek yer kalmadı benim için. Bu saatten sonra, başıma gelebilecek herhangi bir felaket, hiçkimse için heyecan da vermez. Yani, bir pisikopat için, bir ölüye işkence yapmak ne kadar heyecan verirse o kadar.

Bir süre sonra, bana bakan her yüzden, kulağıma çarpıcı açıklamalar gelmeye başlıyor.

“Kocam trafik kazası geçirdi. Bir bacağını otoyolda bıraktı. Doktorlar diğer bacağını kurtarmağa çalışıyorlar. Artık çalışamayacak.  Ama şükürler olsun! Bir de şunun haline bak!”

“Küçük oğlum mahallemizdeki düğünde başından vuruldu. Doktorlar yaşamaz diyorlar. Bitkisel hayata girmiş. Aman neyse, buna da şükür. Bir de şunun hayatına bak!”

“Kızımızı kendisinden kırk yaş büyük bir adamla evlendirmeye, ailecek karar verdik. Biricik kızımız için her şeyin her zaman en hayırlısını, en doğrusunu düşünürüz. Kendisinden kırk yıl daha tecrübeli bir adamla hayatını birleştirmesi onun mutluluğu için aldığımız doğru  bir karardı. Hanımın banyo temizliği için kullanduğı tuzruhunu neden içti, bir türlü anlayamadık. Aslında akıllı kızdı. Doktorlar yaşamaz diyor. Ama neyse, beterin beteri var. Bir de şu zavallıya bak!”

“Yıllardır karıma tecavüz ediyorum. Allah için bir gün olsun gıkını çıkartmadı. Bir de kızımın tadına bakayım dedim, karşı çıktı. Tabiki eşşek sudan gelinceye kadar dövdüm. Nasıl ve neden bu hale geldiğini kimseye söylememiş canım kızım. Ama suratı tanınmaz halde. Yine de halimize bin şükür; şu karşıdakinin iğrençliğine bak!”

Bunları duyduğumda kendimi beğeniyorum. Kendimi sosyal bir fayda unsuru olarak görüyorum.

Evet. Şu dördü dışındaki diğerleri için ben, tüm dertlerinden sıyrılıp yoğunlaşabildikleri bir yaratığım. Bütün sıkıntılarını bir anlık unutturabilen bir ibret vesikasıyım. Onları tüm sorunlarından bir süreliğine de olsa arındırabilen, beterin beteriyim ben.

Derken, bekleme salonunun duvarındaki duvar saatiyle, bekleme salonundakiler arasında bir bağ kuruveriyorum.

Duvardaki saat hep 8:39’u göstermekte. Ne zaman baksam, tık yok.  Her şey çok uzun zaman önce yani, 8:38’den 8:39’a geçtiği andan beri bu durumdaydı. Aynı insanların bekleştiği ve içinde bulunduğumuz anın dışında, farklı bir boyutun içinde yer aldığımız bir HİÇLİK!

Bekleme salonundaki bu durumun, hastalara bile yansıdığını düşünmeye başlıyorum.

Zavallı hastalar! Asla yatmakta oldukları o sedyelerden kalkamayacaklar. Bu kahrolası bekleme salonu yüzünden, hiçbir hasta midesindeki uyku ilaçlarından dolayı ölemeyecek, bilekleri kesilmiş olan hastaların hiçbirinin damarları dikilmeyecek, onlar da kan kaybından ölemeyecekler. Çünkü, damarlarındaki kan saat 8:40 olmadan bir türlü akamayacak. Hastaların hiçbiri asla taburcu olamayacaklar ve bu kabus sonsuza kadar yani bir türlü gelemeyen 8:40’a kadar sürecek. Bilim insanları sonsuzluğun sayısal değerini çözdükleri halde, bunu bir türlü dünya kamuoyuna açıklayamayacaklar.

Tüm kainat, 8:39’un 8:40’a geçtiği ana kadar, bu sonsuz hiçlik içinde, aynı helezonda dönüp duracak.

Ezan okunuyor. Sabah olmuş, gün doğmuş. Bekleme salonunun dışında, bizden farklı bir boyutta, bize rağmen, zaman hareket etmiş.

Birdenbire bütün o birbiri içine geçmiş karmaşık düzenek dağılıveriyor.

Hasta yakınlarından birkaçı, intihara yeltenmiş yakınlarının az önce gelen ölüm haberleriyle çığlık çığlığa feryat etmeye başlıyorlar.

Rahatlıyorum. Oturmakta olduğum yerden doğrulup saate bakıyorum.

“Eyvah! Geç kaldım. Dışarı çıkmalıyım. Saat 8:39 olmuş!..

Birazdan yorgun ve şişmiş ayaklarım, yollara vura vura, yeni umutlar, yeni çabalar, yeni bir savaş başlatacak.

Ömer Elaçmaz

omer@itaatsiz.org

Önceki Yazı:1 Teknoloji Toplumu - Jacques Ellul – Önsöz
Sonraki Yazı:2 Teknoloji Toplumu - Teknikler - Jacques Ellul
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...