Devlet Terörü ve Sıradanlaşan Terör Dolayısıyla Ölen Siyaset Üzerine – Numan Bey

numanbey1Terör anarşizmin temel ideallerine ters bir yerde durur. Tarihte terör faaliyetlerine başvurmuş kimi anarşistler olsa dahi bunlar anarşist toplumsal mücadeleler içinde nadir görülen vakalardır.

Terör Avrupa’da başvurulduğu dönemlerde kitlelerin sindirilmesi, toplumsal mücadeleden bitaraf kılınması, devlet ve kurumlarının meşruiyet kazanmasına vesile teşkil eden önemli bir araçtır. Anarşist hareketler ve düşünceler tarihselliği içinde terör olgusundan kendilerini bitaraf kılamamışlardır. Kropotkin’in eylemde propaganda fikrini temel alan çeşitli anarşist hareketler terörü kullanmışlardır. Ancak bu fikir daha sonra Kropotkin tarafından revize edilmiştir. Kropotkin, 1880’lerde “artmış olan terörist eylemlerin”, “otoritelerin harekete karşı bastırıcı hareketlere başvurmaları” ve “kendi görüşüne göre anarşist idealle uyumlu olmamaları ve halk ayaklanmasını geliştirmek için hemen hemen hiçbir şey yapmamış olmaları”ndan dolayı eleştirmişti.

Aslında şiddet tekelini elinde tutan Devlet yapıları seçimler vesilesiyle yetki aldığı yanılsamasını kitlelere kabul ettirerek – bunu rıza mekanizmasını işleterek yapar – kullanmış olduğu şiddetin meşruiyetinden dem vurur. Devlet şiddeti günlük yaşamın her anında tek tek bireyleri ve toplumsal öbekleri hedef alır. Hukuk ve hukuk sistemi bu rıza mekanizmasının tek tek bireylere sirayet etmesinde önemli başka bir ayağı oluşturur. 19. Yüzyılın devletinin kullanmış olduğu bu mekanizmaların bugün daha profesyonelce olsa da değişmeden devam ettiğini söylemek yanıltıcı olmaz.

Bugün devlete, hükümete ve herhangi bir iktidar odağına karşı kullanılan terör ve şiddet eylemi devletin ve sistemin varlığını kitleler nezdinde, dün olduğu gibi bugün de, meşru kılar bir duruma çıkarmıştır. Terör bir başına şiddet kullanılması ile elde edilen bir şey değil; o insanların sokağa çıkmasını, birbirleriyle yüz yüze gelmesini, ortak mekânlarda bir araya gelmenin engellenmesini sağlayan psikolojik bir faktördür de. Terör insanı insandan uzaklaştıran ve başka bir güce bel bağlamayı olmazsa olmaz kılandır. Bu güç çoğunlukla devletler olmaktadır.

Devletin Yüksekova, Cizre, Diyarbakır vb. yerlerde uyguladığı terör ve katliamların aleniliği üzerine konuşmak zuldür artık. Oldukça sarih olan devlet terörünü kınamak elbette şarttır ve kınamalıyız. Diğer taraftan terörün öbür yakasını da ele almadan teröre dair bir şey söylemiş olmayız.

Türkiye’de gerek PKK, gerekse diğer silahlı hareketler şiddet ve terörle; hak arama, kendini devletten ayrı bir yerde konumlandırma, devlete ve hükümete karşı sistemi sorgulama ve doğrudan hayata müdahale etmenin yani toplumsal mücadelenin gelişmesinin önüne set çekmekteler ve bu anlamda devletle aynı safta yer almaktadırlar.

Daha önce de belirttiğim gibi KCK küçük ve gelişmekte olan bir devlet örgütlenmesidir. Devlete göre daha az meşruiyete sahip olmasından dolayı da daha da vahşi militarist bir örgütlenmedir. Bunun yanında “devrimci” lafzının ardından, konjonktürel bir durum olarak emperyalizmi yok sayma ve bu kavramın milliyetçilere terk edilmesinden hareketle de her türlü emperyalist devlet ve ülke ile işbirliğini meşru kılarak başka bir “kolonyalist” devlete karşı savaş naraları atmaktadır.

Emperyalistlerle her türlü işbirliği Türkiye’de faaliyet göstermiş ulusalcı ya da değil her türlü solun kınadığı ve içine sindiremeyeceği bir vakaydı. Bugün ABD emperyalizmi ve Batılı her türlü emperyalist devletle sıcak ilişkiler içerisinde olmaktan ziyadesiyle memnunlar ve bunu ifade etmekten de kaçınmamaktalar.

Kendilerinin de ifade ettiği gibi TAK isimli örgütlerinden birinin yapmış olduğu kitle katliamını desteklemekten imtina etmeyip, İŞİD gibi bir örgütün yapmış olduğu kitle katliamını terörist eylem olduğundan dolayı kınama yüzsüzlüğünü dahi gösterebilecek tutarsızlıkta olmaktan rahatsız olmamaktadırlar.

Daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi HDP vasıtasıyla ve Türkiyelileşmek gibi ne idüğü belirsiz bir kavramla, artık can çekişmekte olan Türkiye solunun bir kısmını kendine destek için yedekleyen KCK, “öz yönetim” için savaşma teranesiyle meşru bir alan açarak ve tüm meşruiyet sınırlarını aşarak kitlelerin polarize olmasının yolunu açmıştır. Kürt etnik kimliğine her daim vurgu yapan bu hareket Kürtleri dahi polarize etmeyi başarmış ve bu arada kendi tarafındaki kitleyi, devletin aynen Türkiyeli insanlara yaptığı gibi, kemikleştirmeyi ve başka kimliklere düşmanca bakmalarını da başarmıştır.

Öz yönetim kavramına gelince: bu kavram esasen anarşistlerin yüzyıllardır kullandıkları otonom, komün, yerinde yönetim vb. gibi kavramlarla da karşılanan bir kavram. Esasen Bookchin’den alınıp kendilerine uyarladıkları ve Bookchin’in yakını kimi toplumsal ekolojistlerin -  Bookchin’in fikirlerine Abdullah Öcalan sayesinde aşina olduktan sonra – onlarla sorgusuz sualsiz canı gönülden ilişki içine girmekten memnun oldukları bir kavram. Aslında önemli anarşist düşünürlerin bu fikirlerle Bookchin’in liberter belediyecilik fikirlerinin Kent devletini savunmak olduğunu söyledikleri ve buna dair çok tezler ürettikleri pek bilinmez görünüyor. Bookchin’in belediyeciliğinin KCK ve Apo tarafından savunuluyor olmasının şaşırılacak bir tarafı yok. Konjonktürün onlar için tek çıkış olarak onun fikirlerini işaret ediyor olduğunu düşünmüş olmalılar ki Bookchin bir düşünsel kurtuluş gibi görünmüştür onlara ama tüm eklektisizmi ile Stalinizm ve maoizmden  kopmadan...

Türkiye’de kimi anarşistlerin üstüne atladıkları bu fikirlere dair 1998’lerde anarşistler arasında yürütülen tartışmalar sonrasında Bookchin kendisinin “anarşist olmadığını” söylemiştir.

KCK’ya gelince; onların da özyönetimin ne olduğu, nasıl bir şey olduğu ve nereye denk geleceğine dair  fikirlerinin olmadığı zaten bilinen bir şey. Görünen o ki; öz yönetim kavramı devletleşme çabası içinde olan ve aslında hareketli bir devlet hüviyetinde olan KCK’nın söylemde savunduğu – ama ne olduğu belli olmayan – ve çözüm sürecinde de bu kavramı terk edeceklerine dair çeşitli emarelerini gördüğümüz bir kavramdır.

Her şey bir yana iktidar arayışında ve kendi devletini uluslararası arenada meşrulaştırmak için savaşan ve bu arada kitlelerin gözünde devletlerin meşruiyetine katkı sağlayan bir örgütle karşı karşıyayız.

Numan Bey

Önceki Yazı:P.J. Proudhon - Sanatın Prensibi - Öteki Yayınları
Sonraki Yazı:Kur’an’ın Bazı Ayetleri Üzerinde Yapılan Tartışmalara Kendimce Kısa Yanıtlar – Nurşin Altunay
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...