Tersten Cumhuriyet İle Totaliter Demokrasi – Dilaver Demirağ

Ünlü Marksist felsefeci Alain Badiou’nün meşhur bir kavramı vardır: Olay. Badiou’nün felsefi anlayışını en kaba haliyle tarif etmek gerekirse, her durumdaki radikal yenilenme potansiyelini sergileme ve anlamlandırmaya çalıştığı söylenebilir. İnsanın eylemde bulunduğu alanı birbiriyle çakışabilen, ancak kesin olarak ayrı bulunan iki alt-alanda inceler. Bunlardan birincisi “sıradan” yani onaylanmış bilgilerin, yerleşik çıkarların ve farkların bulunduğu alan, ikincisi de “istisnai” yani kendilerini bir hakikatin özneleri olarak gören sayılı insanların eylemleriyle varlığını sürdüren yenilikler alanı.

Sıradan alan aslen sabittir, mevcut durumu tahakküm altında tutan ve yönlendirenlerin çıkarlarına göre oluşturulmuştur. Badiou bunu “durumun statükosu” olarak adlandırır. Öte yandan istisnai alana, bir başka deyişle “hakikatler alanına” ulaşmak, tam da bu statükonun mevcut durum üzerindeki tahakkümünü saptayan ve aynı zamanda bu tahakkümden kaçmayı başaran bir yordam sayesinde mümkün olur. Söz konusu yordam tamamen özneldir. Ama etkisi ve hitap ettiği alan bakımından kesinlikle evrensel bir yeniliğe ya da kopuşa işaret eder. İşte bu kopuş olaydır. Olay bir durumu değiştiren, o olaya yeni imkânlar serisi ile farklı bir boyut katan bir süreçtir.

Bir anlamda olay duruma yani statükoya müdahale ederek onda bir yarık açar, dahası bu süreçle statükonun mevcudiyetini de ifşa eder. Egemenlerin çıkarına göre oluşan statükodan çıkış için olay gereklidir.

Olay, mevcut kurulu duruma yani statükoya müdahale ederek yarık açan, bu statükoyu değiştirme imkânı veren bir yenilenme durumu ise.  O zaman AKP iktidarını ve bu iktidara karşı şu ana kadar yaşanmış en önemli meydan okuma olarak göreceğimiz darbe girişimini bu felsefi kavramlaştırma içinde ifade edebilir miyiz?

Ben her iki durumun da radikal bir kesinti yaratarak statüko olarak adlandırılabilecek durumdan çıkış sağlayan halleri nedeni ile bu kavram içinde ifade edilebileceği kanısındayım.

Kim ne derse desin AKP iktidarı, cumhuriyetin kuruluşu ile başlayan sürece en ciddi meydan okuma olan, Demokrat Parti iktidarını yerinden eden ve böylece mevcut statükoyu sürdürmeye imkân veren 27 Mayısla birlikte kurulan mevcut anayasal kurulu ve kurucu iktidara karşı en köklü meydan okuma oldu. 13 yıllık iktidarı süresince bu statükoyu epey geriletti ve zaman içinde kendisini rutinleştirerek kendisi bir statükoya dönüştü.

Darbe girişimi, bu bağlamda epeyi geriletilmiş olan eski statükocu güçlerin mevcut statükoya karşı bir meydan okuma ve bu statükodan çıkıp eski statükonun farklı bir biçimde sürdürülebilmesine imkân verecek bir kalkışmaydı. Yarattığı yarık, kesinti ve statükoyu yerinden etme hali ile olay kavramına uygun düşecek bir durumdu.

Ancak Badiou için olayın yarattığı kesinti ve radikal yenilenme hali bir paradigma yani alışılagelmiş teorik kavrayışta bir değişiklik gibi değildir. O olay kavramını daha çok Fransız Devrimi gibi tarihin akışını değiştiren büyük çaplı olaylara ilişkin kullanılır.

Ben onun bu kavramlaştırmasını bu halinden çok, bir kesinti ve radikal değişim olarak yorumlayarak kullanıyorum.

Bir İktidarın Devrimden Statükoya Dönüşümünün Hikâyesi

Ancak yarattığı radikal değişim olanağına karşılık AKP kısa zamanda meydan okuduğu egemenlere benzeyerek bir statüko oldu. Lakin bu statüko eski durum değildi. 13 yıllık iktidar aslında bir devrimi amaçlayan radikal dönüşüm imkânlarına açık bir süreçti. Bu anlamda AKP Ortadoğu’daki kimi radikal siyasal İslamcılar gibi devrimci bir ayaklanma ile iktidarı ele geçirmek yerine, seçim sisteminin ve ülkedeki biçimsel demokratik gelişmişliğin imkânlarından faydalanarak en az bir 30 yılı kapsayan geçiş süreci hedefledi. Bu anlamda AKP’nin ana hedefinin Türk Modernleşmesi nezdinde ancien regim kalıntısı olarak görülen dindar kitlenin başat özne olduğu dindar ya da muhafazakâr bir cumhuriyet olduğu söylenebilir. Dindarlığın dozajını belirleyen ise iç ve dış konjonktür, bu konjonktüre denk düşen güç dengeleri oldu.

İktidara geldiği ilk yıllar onun karşısındaki en önemli engel 27 Mayısla başlayan 12 Eylül ile iyice yerleşik hale gelen askeri vesayetti. Bu vesayetten hoşlanmayan içerdeki muhalifler ile yeni Ortadoğu projesinin soy Kemalistler ile yürüyemeyeceğini düşünen ABD, onun küçük ortağı AB ise bu vesayetti geriletmek için önemli müttefiklerdi.

Bu dönem AKP için bırakın kurucu iktidarı; tam ve egemen bir kurulu iktidar bile diyemeyeceğimiz bir dönemdi. Tam da bu nedenle bu dönem Türkiye’nin bugüne dek gördüğü en demokratik dönem oldu. Dahası ekonomide de 28 Şubat sonrası yaşanan aksaklıklar Kemal Dervişin programı aynen uygulanarak dengeler yerli yerine oturdu.

2011 yılına dek yavaş yavaşta olsa görülen değişim sinyallerine rağmen AKP ekonomide de, demokrasi de de hem statükodan rahatsız iç muhalefet – liberal demokrat aydınlar, sol liberaller, muhafazakâr dindarlar (ki ağırlıklı olarak bunlar gülen cemaatinden oluşanlardı) - hem de dış dinamikler yani Anglo-Amerikan eksen ile AB, bu AKP den yana çok da şikâyetçi değildi.

2011 yılına gelirken birkaç önemli olay yaşandı. Dışarıda 11 Eylül ve Irakta ABD işgali, 2008 ekonomik krizi. 2008 ekonomik krizi AKP ve benzeri yeni sanayileşen ekonomilere sermaye akışı ve rahat ekonomik büyüme imkânı veriyordu, buna mukabil 11 Eylül sonrası oluşan İslamofobik atmosfer Türkiye’nin AB üyeliğini özellikle de Avrupa ülkelerinde iş başı yapan sağ iktidarlar ile askıda bir konumda bırakıyordu.

Bir yandan müzakereler yürüse de Türkiye’nin AB üyeliği güvencede olmaktan uzaktı. Açıkçası AB Türkiye’ye bir yandan yükümlülükler verirken, tüm bu yükümlülüklerin sonucu konusunda açıkçası yan çizen bir pozisyondaydı. Bu durum AKP’yi hem memnun hem de farklı atılıma mecbur bırakıyordu. AB kaldıracı içerdeki direnişi bastırmada konusunda imkân verirken, AB içindeki İslamofobik yönünü de çizmek noktasında farklı düşünmeye sevk ediyordu.

Bu süreçte çok önemli birkaç olay yaşandı. Birincisi AKP için kapatma davası açılması idi. Bununla aynı dönemde bir muhtıra verilmesi, bununla bağlantılı olarak Cumhuriyet mitinglerinde bir darbenin ima edilmesi AKP için önemli dersler sağladı. Kendisine yönelik eski statükodan gelen direnişe AKP’nin yanıtı, cemaat ile ittifak içinde Avrasyacı sol Kemalizm’i tasfiye etmek oldu.

Bu süreçte de en önemli değişiklik artan hırsızlık ve kapkaç olayları ile birlikte daha önce AB kriterleri gereği kırpılan polisin yetkilerinin yeniden arttırılması oldu, böylece polis giderek iktidar için bir tahkimat haline geldi. Cemaatin en başta polis olmak üzere tüm devlet kadrolarına yerleştirilmesi de bu dönemin bir sonucuydu. Bu sürecin bir başka uzantısı da HSYK’nın ve yüksek yargının ele geçmesi süreciydi. Bu dönemin AKP’nin devlete yerleşme, devletle yavaş yavaş uzlaşma sürecine girdiği bir dönem olduğu söylenebilir. Bu AKP’nin statükonun kendisi olacağına dair ilk işaretti de.

2011 yılı AKP için ciddi bir yön değişikliği oluşturdu. Arap Baharı ile birlikte hem Tunus’ta, hem Mısır’da hem de farklı ülkelerde Müslüman kardeşler iktidar imkânı yakaladı. O dönemde Türkiye bir rol modeli ve bir değişim dinamiği olmaktaydı. İsrail ile başlayan sertleşme ve Erdoğan’ın ünlü “Van Minüt” sözü bölge sokaklarında Türkiye konusunda ciddi bir farklılaşma sağlıyordu. Bu noktada AKP artık eski müttefikleri ile yol yürümekten vazgeçip açık ve net bir biçimde bölge liderliği olgusuna dönük bir siyaset izlemeye yöneldi. AKP nin bu dönemde giderek daha fazla dindarlık vurgusu yaptığını görürüz. Başörtüsü yasağını kaldırma, içki satışına sınırlama getirme ve daha muhafazakâr daha dindar tonda bir iktidar pratiği oluşturma bu konjonktürel değişime uyarlanmaydı.

Ancak Mısır’da darbe ile Müslüman Kardeşlerin ipinin çekilmesi ve batı dünyasının buna destek vermesi AKP’de kırılma yarattı. Böylece bir yandan bir Erdoğan kültü inşaa edilirken, diğer yandan da Osmanlı ideali yüksek sesle dillendirildi. Bu içerideki müttefiklerle olduğu kadar AB nezdinde de ittifakın bozulmaya başladığı süreç oldu.

Sisi darbesi ile başlayan süreç AKP için yüreğe bir darbe korkusunun da düşme anıydı. Bu olayla AKP liderliği ABD ve AB’nin bölgede İslamcı görmek istemedikleri, dolayısıyla kendisinin de üzerinin çizileceği düşüncesine kapıldı, zihin kıvrımlarında bu fikir sinsi bir korku gibi dolaşmaya başladı. Bu süreçte en önemli olaylardan birisi 2012 yılında Oslo görüşmelerinin basına sızdırılması ve ardından Hakan Fidan’ın sorguya çekilmek istenmesi oldu. İstanbul Özel Yetkili Savcısı Sadrettin Sarıkaya, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Eski Müsteşar Emre Taner, Eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve iki eski MİT görevlisini bizzat telefonla aradı ve KCK soruşturması kapsamında ifadeye çağırdı. Savcı, Fidan ve arkadaşlarını Oslo'da PKK ile yapılan görüşmeler sebebiyle suçluyordu. Bu olay ile cemaat ile AKP arasındaki ittifakta çatlak oluştu. DGM’lerin yerine kurulan özel yetkili mahkemelerin sorgulanması da bu süreçte başladı. Ergenekon ve balyoz davaları ile ilgili AKP’de özellikle de Erdoğan’da görülen kırılma da bu olayla iyice açığa çıkmaya başladı. Bu aslında fırtına öncesi sessizlik durumu idi ve her iki tarafta diğerine karşı gardını almaya başlamıştı ve karşısındakini tasfiye için uygun zaman kollanmaktaydı.

Bu dönemin en önemli olaylarından birisi de gezi parkı isyanları oldu. AKP bunu kendisine yönelik bir sivil darbe girişimi olarak algıladı ve protestocuları deyim yerinde ise polis gücü ile ezdi.

Tüm bu olaylar ile AKP süreci bir parti devlet mekanizmasına dönüşmeye başladı ve AKP ile devlet giderek bütünleşmeye başladı. Gülen ile yaşanan paralel devlet kapışması ile de AKP giderek daha fazla devleti merkezileştiren ve tek adam iktidarına dönüşen bir sürece girdi. Bu dönemin tek istisnası çözüm süreci adı ile ilk kez Kürt sorununun barışçıl bir çözüme yönelmesi ve kapsamlı bir demokratikleşme ihtiyacının gündeme gelmesi idi. Ama Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması ve PKK’nin de deyim yerinde ise yan çizmesi ile bu süreç tersine döndü ve AKP iktidarı giderek daha otokrat ve tiranik bir biçime bürünmeye başladı. Eğer darbe girişimi olmasa Erdoğan’ın mutlak iktidarı önünde hiç bir engel olmayacaktı.

Tüm bu kronolojiyi verme nedenim aslında AKP eli ile yaşanan radikal dönüşümün istikametini ortaya koymak niyetim. Buna 2. Cumhuriyet diyebiliriz. Ancak bu 1.si ile kıyaslandığında tersten bir cumhuriyettir.

2011 den bu yana ortaya çıkan AKP iktidarı tipik bir tek parti dönemidir. Aradaki fark Tek parti döneminde ezilenler Osmanlının İslami orta sınıfları, köylülük vb. geniş halk kitleleriydi. Bu nedenle o cumhuriyet dışsal bir iktidar olarak kaldı. Anadolu da zihinsel olarak, ufuk olarak tam tutunamadı buna mukabil kıyı bölgelerde tutundu. Batı ile sıkı ilişkileri olan kesimlerce cumhuriyet ve Kemalizm belli ölçülerde sindirildi. Ama sindirmeyenler AKP eli ile bir karşı devrim gerçekleştirdiler.

Ancak iki yapı arasındaki benzerlik yüzeysel olmaktan uzaktır. İlk cumhuriyet için de hedef batıyı yakalamaktı, batının değerleri ile modernleşmek ve gelişmiş bir ülke olarak dünya ulusları arasında yer almaktı. Bu cumhuriyet için de bu hedef değerler düzlemi farklı olmakla birlikte batının imkânlarından faydalanarak yakalayıp geçmek aynen geçerli. Hatta İkinci cumhuriyet ilkinde akim kalan modernleşmeyi ulaşabileceği en nihai noktaya götürmekte.

İlkinde de katalizör önceden belirlenmiş bir sabit doktrine dayanmayan, olaylar içinde durumsal pozisyonlar içinde modernleşme hedefini gerçekleştirmeyi esas kabul eden, temel misyonunu da batı modernleşmesinin ithal edilmesine dayandıran bir karizmatik liderdi. İkinci için de aynısı geçerlidir.  Şu anda AKP eli yürütülen modernleştirmeci muhafazakârlığın da esas vitrini ve katalizörü karizmatik bir lider olarak Erdoğan’dır. Bu yönü ile misyon olarak batı modernleşmesini değerleri ile beraber taşımak farkı dışında Erdoğan ve Atatürk modernleşme istikametinde ortaktırlar.

Yine iki lider de popülist karizmaya dayanmakta ve halk ile kendi aralarında herhangi bir aracı kurum istememektedirler.  İki lider de devletçi, otokrat ve milliyetçi. İki lider de göreli bağımsızlık peşinde koşan liderdi.

Bu anlamda ikinci cumhuriyet de kendine yeni bir ulus oluşturmakta. İlk ulus batı değerlerini içselleştirmiş ulusçu ve liderine ölesiye bağlı bir ulustu. İkinci cumhuriyetin ulusunun yüzü ise İslami doğuya dönük, bölge eksenli ve bölgesel liderlik temelli bir değerler manzumesine sahip, ama bu ulusta milliyetçi, devletine bağlı ve devletle kendini özdeş tutmakta. Tam da bu nedenle her iki cumhuriyette totaliter bir eksene sahip.

İlk cumhuriyette kitle cumhuriyetin kurucu ideolojisine itibar etmediğinden kitle seferberliğinde çekinceleri vardı, daha çok milli bayramlarda oluşan bir halk görüntüsü mevcuttu. İkinci cumhuriyet ise ciddi bir kitle seferberliğine sahip, dahası birinciye oranla ulus ile devleti birbiri ile kaynaşmakta olduğundan birincisinden çok daha totaliter olma potansiyeline sahip. Bu anlamda Erdoğanizmi bir tersten Kemalizm olarak okumak mümkün olduğu gibi ikinci cumhuriyeti de tersten cumhuriyet olarak tanımlamak mümkün.

Değer ya da resmi ideoloji farkı ise konjonktürel. Birinci cumhuriyet birinci dünya savaşının arefesinde kurulmuştu, o dönemde kurulan devletlerin pek çoğunun batı ulusçuluğunu bünyelerine adapte etmeye gayret ettiklerini ve modernleşme programlarına sahip olduğunu görebiliriz. Ha keza o dönem batı medeniyet olarak bir ufuktu.

İçinde bulunduğumuz dönem ise batı, artık değerleri ile bir cazibe unsuru olma yetenek ve yeterliliğini çoktan kaybetti. Tersine giderek içine kapanan bir batı var, ABD ise batı değerlerinin bir temsili olmaktan çok uzak bir totaliter demokrasi. Dolayısıyla post modern kimlikler çağında küreselleşme ile istilacı bir hüviyette karşıya çıkan batıya karşı güçlü bir özerklik temayülü taşıyan kimliksel özerkleşme eğilimi var. Bu bağlamda ikinci cumhuriyetin batı değerlerini değil batının modernliğinin teknik ve ekonomik yönünü alma eğilimi var. Buna mukabil değerler dünyasında kendi geçmişinden üretilmiş yarı mitolojik bir Osmanlı ve İslam var.

Bu sürecin darbe ile birlikte ciddi bir frene basmak zorunluluğunun doğduğu bir hakikat, ama ben ikinci cumhuriyet hedefinden kolay kolay vazgeçilmeyeceğini, sadece dönemsel olarak erteleneceği kanısındayım. Bu bağlamda içinden geçtiğimiz ve jakoben cumhuriyetin esas olarak cemaate odaklanan termidor döneminin kapsama alanının nereye kadar uzanacağı bu ertelemenin ne kadar süreceği ile yakından ilgili.

Darbe süreci ve yeni totaliter demokrasi eksenin de kurulu iktidar kurucu iktidar eksenli analizlerimizi ise yazımızın ikinci bölümüne bırakıyorum.

Dilaver Demirağ

Not:

  • Günlük köşe yazısı şeklinde sayılabilecek ve çoğu kez gündeme dair fikirlerimi oldukça serbest ve soğuk aklın denetiminden uzak bir biçimde yazdıklarım sosyal medya sayfamda yazdıklarım. Ama itaatsize yazdığım yazılar bir dergiye yazılan yazılar türünden yazılar. O yüzden bu yazıyı serbest değil kavramsal ve analitik bir biçimde yazdım. Ola ki yazıyı sıkıcı bulanlar olursa bunu bilerek okusunlar.
  • İki Numan beyin köşesinde bizdeki köşe yazarlarının diline yakın bir üslupla yazdığı biraz analitik biraz köşe yazısı tadında yazısında yaptığı tespitlerin çoğuna katılıyorum. Ancak onun kitle güzellemeleri ile ilgili kayıtlarımı da onunkine de benzeyen polemik havasında yazılan ama epeyi de analitik olan hamamı görüp curuna aşık olmak başlığı ile yazdığım yazıda değerlendirmeye alacağım.
Önceki Yazı:Seyirci Solcuların Hayal Kırıklığı Olarak Darbe Teşebbüsü ve Halk “İnisiyatifi” – Numan Bey
Sonraki Yazı:Darbe ve (Şimdilik) Oyunun Sonu – Dilaver Demirağ
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...