Demokrasi Yazılar 1,2 - İdris Tütüncü

1- TÜRKİYE’DE DARBE ORTAMI NEDEN VAR?

AKP, her seçim döneminde tek parti iktidarı kurmasını sağlayacak çoğunluğu talep eder. Bunun için de sihirli kelimeyi söyler: İstikrar.

İstikrar sözcüğü ‘karar’ kökünden gelir. O halde siyasal-etimolojik olarak söylersek ‘tek parti’ ülke için başlatılan kararlı yürüyüş halinin devam etmesidir.

İstikrar; karar verme gücüdür, yapmak istediklerini yapabilme gücü, yapısal değişikliklerde engellenmemektir.

Koalisyon hükümetinin Türkiye’ye zarar vereceği vurgulanır. Koalisyon ortaklarının birbirlerini engelleyeceği vb. Eski koalisyonlardan örnek gösterilir, koalisyon demek icraat yapamayan hükümet demektir bilindiği gibi. Hatta 1980 darbesi de bu nedenle gelmiştir. Zayıf koalisyon hükümetleri sık sık düşürülmüş, tek başına oy çoğunluğunu ifade eden bir parti olmaması nedeniyle Cumhurbaşkanı seçilememiştir.

Vesaire vesaire..

14 yıldır ülkeyi tek parti hükümeti yönetiyor. Gelip tosladığımız yere bakın: Darbe!

Darbeye giden yolun kaldırım taşlarını ne döşedi dersiniz: İstikrar.

Daha doğrusu istikrarın bu algılanış ve uygulanış biçimi.

Tek başına iktidar olduğu için kendisini kimseye hesap vermek zorunda hissetmeyen, devletin tüm kadrolarını kendi taraftarlarıyla ve bir süre sonra kendisine darbe girişiminde bulunacak olan gölge ortağının elemanlarıyla dolduran, yolsuzluğun, adam kayırmacılığın alıp başını gittiği bir hükümet kuran tek parti iktidarı nedeniyle geldi darbe girişimi.

Tüm medyayı ‘havuz medyası’ haline getiren, kendisini eleştiren ne bir gazete ne bir televizyon bırakan, bir dönem bürokratik devletten yana diye Kemalistleri devletten temizleyip sonra da yanılmışız diyerek başta devlet kadrolarına yerleştirdiği cemaat elemanlarını temizlemeye çalışan AKP hükümetinin icraatlarının bir toplamıdır darbe girişimi.

Eğer bir koalisyon ortağı olsaydı kadrolaşmayı, nüfuzunu kendi çıkarı lehine kullanmayı, hukuksuzluğu, faşizan vergi yasalarını, özgürlükleri dindar nesil yetiştirme misyonuyla kısıtlamayı vb. bu kadar pervasızca yapamayacağı için ve muhtemelen eleştiri ortamı gelişmiş bir siyasal hava oluşacağı için darbe girişimi olacağını da sanmam.

İstikrar tekseslilk değildir, öyle sanılmış, öyle sunulmuştur. İstikrar, demokratik kültürün yani uzlaşma ve ötekine tahammül edebilme kültürünün uzun süreli hale gelmesi ve sindirilebilmiş olmasıdır.

Demokratik olmayan ‘istikrar’ ancak çoğunlukçu dikta yönetimidir. Demokratik istikrar ise çoğulcu toplum yapısının oluşmasıdır. Birbirine bu kadar yakın gibi görünen bu iki hal aslında taban tabana zıttır.

Hem Gezi Kalkışması hem 15 Temmuz Askeri Kalkışması temelde istikrar yaratacağı düşünülen çoğunlukçu demokrasi anlayışının bir ürünüdür.

Son 5-6 yıldır tümüyle ‘en çok oyu ben aldım, her şeyi yapmaya hakkım var’ siyasal paradigaması üzerinden iş gören, hatta bu şiarı esas alıp Batı demokrasisinin beşiği ülkelere ders vermeye çalışan AKP, kendisi gibi olmayanları bütünüyle yok sayarak, toplumun geri kalanıyla herhangi bir biçimde uzlaşma ihitiyacı hissetmeksizin adeta “gecenin en karanlık anı şafaktan heen önceki andır” sözünü doğrularcasına kendisi gibi olmayanların üzerine kabus gibi bir karanlıkla çökmüşütür. Böylesi bir karanlığın ‘şafağını’ ise bazıları askeri darbelerde görürler bazıları demokratik devrimlerde!

15 Temmuz Askeri Kalkışması’nın engellenmiş olması sonucuna bakarak milli bir neşe ve gurur içinde olan Türkiye’de milli birlik,beraberlik masalları anlatılıyor. Oysa PDY’nin devlet içine yerleşmesinin derinliğine ve verilen sayısal oranlara bakılırsa işten çıkarma ve tutuklanma sayılarının 3-4 yüz binlere varacağını, örneğin kendini ifade etme, ticaret yapma vb kişi hak ve özgürlüklerinin uzunca bir süre askıya alınacağını öngörmek zor değil. Bu durumda da şimdilik var olan milli birlik beraberlik martavallarının kısa süreceği aşikâr.

İkitdarın, bu aldatıcı görünümü yeteri kadar doğru analiz edemediği ve edemeyeceği ortadadır.Nitekim Taksim Topçu Kışlası’nı yeniden ve kesin bir dille dile getirmesi bunun en büyük kanıtıdır.

Bütün bu söylediklerimden en temelde şunun anlaşılması gerekir: Tek parti iktidarı bizim gibi demokrasi kültürüne ilişkin geleneği olmayan veya sorunlu olan ülkelerde, dinin koyduğu ölçütler ile demokrasi ve hukukun getirdiği ölçütler arasında sıkışmış, hangisini tercih etmesi gerektiğinden emin olamayan, özellikle de lider kültünün fazla olduğu Ortadoğu coğrafyalarında teşekkül etmiş toplumlarda büyük bir tehlike barındırıyor. O da demokrasinin temeli sayılan ve birbirini dengeleyen güçlerin tek elde toplanması. Yani tek parti iktidarı ve lideri çok kolay “güçlerin ayrılığı” ilkesini elverişsiz “güçlerin birliği”ni elverişli bulabiliyor, yani yargı, yasama, yürütme hatta dördüncü güç denilen medyayı kendi tekeline alıyor. Ve artık o rejimin adı demokrasi olmuyor.
Güçler tek elde toplandığında bu diktatörlük olur, diktatörlüklerden seçimle kurtulunamayacağı gibi bir tarih önermesi vardır. Hal böyle olursa her zaman başka arayışlara girişenler olacaktır.
Çare demokrasi...

__________________________

2- MASUMİYET KARİNESİ

Ülke olarak büyük bir badireyi atlatmış olmanın rahatlamasından çok bir zafer histerisi halinde yaşanan ‘demokrasi nöbetleri’ sona erdi.

Bu mitinglerin abartılmasındaki garabet, buralarda konuşan herkesin, hatta Başbakanın öfkede Cumhurbaşkanından geride kalmama konusundaki gayretkeşliği, kullanılan dilin kaba sabalığı, mahalle kahvesindekini bir santim geçemeyen seviye elbette uzun uzun konuşulabilir, konuşulmalıdır da.

Bazı devlet kurumlarında memurlara bir form verilip “demokrasi mitingine katıldın mı, katılmadın mı, katılmadınsa neden, Asya Bankta hesabın var mı?” türünden abuk sabuk sorular sorulması, şarkıcı Sıla’nın Yenikapı Mitingi’ne katılmamak gibi bir ihanet suçunu işlemekle yetinmeyip üstüne verdiği malum demokrasi beyanatından sonra konserlerinin iptal edilmesi örneklerinin de gösterdiğince masumiyet yoklamasına, vatan haini olmamanın er meydanına dönüştürülmüş bu mitinglerin yarattığı intiba elbette “demokrasiye sahip çıkan ülke ve halk” olmak olmamıştır. Birazcık kafası çalışan herkes buralardan yansıyan arebesk halin, meşruiyet bulmuş faşizmin, lümpen milliyetçiliğin farkındadır ve böyle düşünenler bu mitinglere gitmemiştir.

Ama ben bu mitinglerden çok yine demokrasiden ve hukuk devleti olmaktan dem vuracağım.

Cumhurbaşkanı, cemaati ve örgütlenmesindeki gücü, uzunca bir süre onlara duyduğu muhabbete ve devletin başı olmanın verdiği onca istihbarat ağına rağmen yeterince tanıyamamış ve “Allah da milletim de bizi affetsin” diyerek gayet metafizik bir savunma yapmışsa, yapmışken kimi ne kadar suçlayabilirsiniz ki! Buna kimin ne kadar hakkı vardır ki! Herkesi Allah ve millet affetsin o halde!

Ama görünen o ki Allah’a ve millete havale etme konusunda herkes eşit değil! Allah yolunda hayırlı ameller işlemekten başka bir amacı olmayan ve bu yolda kurulmuş bir cemaat olduğunu sandığı Fethullah cemaati ile yolu bir şekilde kesişen Anadolu’nun pek çok çocuğu, evlerde başka yoksul çocuklara matematik, fizik anlatmaktan öte bir faaliyeti olmadıkları halde hem de vatan haini olma damgasını yiyerek hem de terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla hapsi boyladılar. Esnaftan pek çok kişi fitre zekat paralarını İslami bir yardım cemaati olmak dışında bir kanaat taşımadıkları bu cemaate ‘himmet’ olarak vermekten, yani terör örgütüne maddi destek sağlamak suçundan cezaevlerini boylayacaklar. Çocukları üniversitede okuyabilsin diye cemaatin yurtlarında yer buldukları için mutlu pek çok gariban aile aynı terör örgütünün bir parçası durumunda. Ama onlar ‘kandırıldık, aldandık’ diyemiyorlar. Kandırıldığı için devletin, ordunun kadrolarını cemaat üyeleriyle dolduran, dolayısıyla darbe girişimindeki bütün ölümlerden de sorumlu olan devlet yetkilileri ise işi Allah’a ve millete havale ettiler.

Cemaatin en büyük beslenme kaynağı halkın yoksulluğu ve bilinçsizliğidir. Bu ikisinden de devlet sorumludur. Yoksulluk ve cehalet gökten zembille verilmez insanlara. Kurduğunuz sistem nedeniyle oluşur.

Başbakanın ve eski MHP’li şimdi AKP’li Bakan Tuğrul Türkeş’in yarım ağızla ve biraz da korkarak tutuklamaların, gözaltıların bir cadı avına dönüşmesi endişesi taşıdıkları, hem bundan hem de bunları dile getirmekten korktukları anlaşılıyor. (Bir öngörü olarak Türkeş’in yakında partiden atılacağını ve yakın bir zamanda bir Başbakan değişikliği yaşayacağımızı düşünüyorum.)

Bulunduğumuz noktada hâlâ bir hukuk devleti olduğumuzu iddia edeceksek yapılması gerekenler şunlardır:

Bir, gözaltına alınanlardan hakkında suç işlediğine dair açık bir kanıt bulunmayanlar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalı. Masumiyet karinesi sadece alanlarda kullanılan gösterişli bir laf değildir. Gereği yapılmalıdır.

İki, cemaatle irtibatı olmak ile cemaatin işlediği suçlara iştirak etmiş olmak tanımları hemen ayrıştırılmalı. (Zira bunlardan birincisi de suç olacaksa, hükümet partisinin tamamının bu suçtan tutuklanması gerektiği açıktır. AKP üyeleri hangi gerekçelerle ‘masum’ addedilecekse bu masumiyet ölçüsü genele teşmil edilmeli.) Cemaatin işlemiş olduğu (olarak deklere edilen) suçlar arasında neler vardır, tutuklananlar bunların hangisine binaen tutuklanmışlardır açıklanmalı. ( Örneğin cemaat üyesi olmak, himmet adı altında para vermek, bazı kişilerin devletin belli kurumlarına girmesi için çaba göstermek, cemaatin kurumlarında çalışmak, öğretmenlik, memurluk yapmak, Fethullah Gülen’le görüşmüş olmak vb. şeyler nasıl suç olabilir; buna karşılık sınav sorularını çalmak, çalınmış sorularla bazı kişilerin devletin belli kurumlarına girmesi için çaba göstermek, varsa gizli dinlemeler yapmak, bunları tehdit unsuru olarak kullanmak, silahlı darbe faaliyetinin şu ya da bu noktasında görev almak vb. şeyler de açıkça suçtur.)

Üç, insani bir görev de düşmektedir devlete; FETÖ üzerinden işten çıkarılan, açığa alınan insanların ailelerinin durumu ne olacaktır. Açığa alınanalar devlet kurumundalarsa maaşlarının 2/3’ünü almaktadırlar. Kurumu kapatıldığı için işsiz kalanlar ne olacaktır? Diyelim ki evin geçimini sağlayan tek kişi tutuklanmışsa o evdeki kadının, çocukların durumu ne olacaktır? Çocukların günahı nedir? Bence bunların hepsine asgari ücret düzeyinde maaş bağlanmalıdır. Böyle kapsamlı ve uzun sürecek bir tutuklama furyasında sosyal devlet olmanın gereği bu ya da buna benzer bir önlemdir. Aksi takdirde 12 Eylül mahkemelerinin 10 yıllarca sonra beraat kararı verdiği siyasi toplu davalardaki mağduriyetler ortaya çıkacaktır. O darbe hükümeti dönemidir, şu anda ise bir seçim hükümeti ve demokrasi ile yönetilmekteyiz.

Dört, eğer FETÖ’nün darbe girişimi vesile edilip tüm muhalif kesimlerin köküne kibrit suyu dökülecekse amenna... Tercih bu olduktan sonra yapacak bir şey yoktur. Ama değilse ve hâlâ bir demokrasi ve hukuk devleti olduğumuz söyleniyorsa Eğitim-Sen gibi, TMMOB gibi STK’lardan insanların gözaltına alınması, Özgür Gündem’in kapatılması ve Eren Keskin gibi FETÖ ile ilgisinin olmadığı bilinen kişilere, kuruluşlara yönelik tasfiye ve gözaltılar gibi ‘adeta darbe’ dedirtecek uygulamalar durdurulmalıdır.

Çok daha büyük bir şey var aslında. AKP Cumhuriyet tarihinin gördüğü en geniş desteğe sahip parti olarak ‘demokratik program’ını ortaya koymalı ve uygulamaya başalamalıdır. Darbe girişimi sonrası KHK’ler ile devlet yapısının değiştirlmesi anti-demokratiktir. Katılım süreçlerini hızlandırmalıdır. Yerel yönetimleri güçlendirmeli ve merkezi yaymalıdır. Gördüğü halk desteğini diğer kesimler üzerinde otoriteyi ve baskıyı artırmanın meşruiyeti olarak görmemeli, tersine kendine güvenmenin reel zemini olarak değerlendirmelidir.

Çare demokrasi...

 

http://yaban-ci.blogspot.com.tr/ Kaynağından, müsaade ile alınmıştır. 

Önceki Yazı:Darbe ve (Şimdilik) Oyunun Sonu – Dilaver Demirağ
Sonraki Yazı:6 Teknoloji Toplumu: Sanayi Devrimi - Jacques Ellul
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...