Soma’dan Kalan Sorular: Her Yer Kömür Karası

Soma hepimizin canını yaktı. Hep birlikte acı çektik. Acıda birleştik gibi göründük. Ama birleşemedik. Çünkü hissettiğimiz acıya karışan başka başka duygular da vardı. Kimimiz “Takdiri ilahi.”  dedi boynunu büktü, kimimiz isyan etti, kimimiz çaresiz hissetti, kimimiz “Çok acı ama kaza işte, adı üzerinde” dedi, kimimiz öfkeden çılgına döndü. Adaletsizlik duygusu acıyla karışınca insan bir şey yapmak istiyor. Her birimiz acıyı sağaltmak için bir yol bulmaya çalıştık.

SOMA’da bir katliam yaşandı. Çalışma koşullarının kötülüğünden bahsedildi. Alınan maaşların verilen emek karşısında ne kadar az olduğunu düşündük. Bir maden işçisinin bir kaç aylık maaş toplamı kadar para ödediğimiz akıllı cep telefonlarından izledik olan biteni. Utandık. En azından bir kısmımız utandı. Kongo'da yıllardır süren iç savaşın, cep telefonu yapımında kullanılan minerallerin çıkarıldığı madenlerin geliriyle finanse edildiğini, o madenlerde çalışan küçük çocukları ve cep telefonu üretiminin en az 5 milyon insanın ölümüne sebep olduğunu ise bilmiyorduk veya unutmak istiyorduk.

Bazılarımız Avrupa'daki doğru işleyen maden işletmelerini örnek gösterdi ve aynı koşulları talep etti. Taşeron işletmeler masaya yatırıldı. Aşırı üretim baskısı mı sebep oldu bu duruma? İşçilerin soyunma odalarının çağdışılığı karşısında ne diyeceğimizi bilemedik. Aşağıda yemek yiyecek yerleri bile yokmuş. Maliyet düşürmeyi başarı kabul eden sermayeyi eleştirdik.  Maliyet nasıl düşer, bunun bedeli nedir ve bu bedeli kim öder? İlk kez geldi bu sorular akıllara. “Madencilik buralarda kader,” dedi işçiler. Nasıl olabilir diye hayrete düştük. Önemli olan eşitlik mi, adalet mi diye sorguladık? Çünkü uzaktan bakınca bu insanların başka bir yaşam şekli seçmeleri mümkünmüş gibi gözüktü bize, keşke kaderci olmasalardı da başka bir yol çizselerdi, direnselerdi, haksız çalışma koşullarına baş kaldırsalardı, dedik. Hatta belki biraz kızdık bu mütevaziliğe, iyi huyluluğa. Fırsat eşitliğine fazla mı inanmıştık? Mecburiyet karşısında madende çalışmak zorunda kaldığında madeni tercih etmeme hakkından söz edilebilir mi?  Sahi, oralarda çalışacak başka bir iş yok mu gerçekten? Maden kader mi? Yaşamak için para kazanmaktan, bulduğun işte çalışmaktan ve dayanmak için, umut etmek için “Bir gün gelecek ve bu adaletsizlik son bulacak” diye Allah'a sığınmaktan başka çare var mı? Eskiden tarımla geçinebilen ailelerin yaşadığı Soma'da tütün çok önemli bir ürünken, kota sistemi ve desteklerin azalması nedeni ile tütüncülük belgesi sayısı 600’e düşmüşken ve neredeyse tüm ekonomisi çeşitli şirketlere ait madenlere ve madenciliğin yan kollarına bağlıyken bu duruma “dayatma” demek çok mu yanlış olur?

BİZ MASUM MUYUZ?

Hep beraber üzüldük. Peki, hep beraber vicdan azabı çektik mi? Devleti ve sermayeyi koyup bir tarafa, kendimizden bahsedelim birazcık da.  Köylülerin sertifikalı tohuma mahkûm edildiğinden, tohum alabilmek için çiftçilerin her yıl daha fazla borç altında ezileceğinden, tarlalarını kaybeden çiftçilerin belki de kendi tarlalarında köleye dönüşeceğinden, Hindistan'da olduğu gibi çiftçi intiharlarının başlayacağından, tarım arazilerinin yavaş yavaş endüstriyel tarım şirketlerinin eline geçeceğinden bahseden haberi, makaleyi gördük, okuduk mu? Bu bizim derdimiz oldu mu? Sular şirketlerin eline geçerken, insanlar “Su haktır, satılamaz,” diye haykırırken “Peki şimdi ne olacak, bu insanlar nasıl geçinecek?” diye düşündük mü? Daha ucuz süt almak için market aktivitelerini takip ederken süt üreticisinden maliyetinin altına, zararına süt alan dev şirketlere kızdık, “Böyle giderse hayvancılık da yok olacak,” diye düşündük mü? “Madene hayır!” derken bir tek siyanürle altın aramak mıydı bahsettiğimiz? “Kalkınmalıyız, enerjide dışa bağımlılığımızı ortadan kaldırmalıyız, sanayileşmeliyiz, büyümeliyiz,” laflarını başımızı sallaya sallaya dinleyip, elektrikle çalışan her türlü aletin yaşamımıza kattığı kolaylıklardan memnun gülümserken enerji politikalarının yaşamı yok ettiği aklımızın ucuna geldi mi? SOMA’daki maden işçileri, onların aileleri içimize bir sürü bıçak saplarken uğruna ölünen kömürün neden çıkartıldığını, onca kömürün ne yapılacağını, neden daha ucuza, en ucuza kömüre ulaşmak derdi olduğunu sorguladık mı? Bir termik santral mücadelesinde insanların derdinin ne olduğunu anlamaya çalıştık mı? Uluslararası sivil toplum kuruluşlarına her ay para ödediğimiz için kendimizi saf, iyi ve yaşamdan yana hissedip hiç üzerimize alınmadık mı olan biteni?

VASIFSIZ KÖMÜRLER, TERMİK SANTRALLER

Elektrik Üreticileri Derneği 2011 yılında “Vasıfsız Kömür Kıymete Bindi” başlığı ile bir haber yayımladı[1]. Haberde vasıfsız kömürün cari açığı kapatmak için kullanılacak önemli bir silah olduğundan bahsediliyordu. Yazıya göre Türkiye aslında kömür fakiri bir ülke. Mevcut kömürün sadece %1’i yüksek kaliteli yani vasıflı kömür. Geri kalan vasıfsız kömürün de yarısından fazlası daha vasıfsız kömür. Hal böyle olunca vasıfsız kömürün evde kullanılması mümkün olmadığından elektrik üretiminde kullanılmasına karar verildi.

Bahsi geçen yazıda SOMA HOLDİNG’in de adı geçiyor ve “Manisa'nın Soma ilçesinde 2005 yılında ihaleyle aldığı yeraltı kömür sahasını işleten Soma Grubu'nun Yönetim Kurulu Başkanı Alp Gürkan'a göre Türkiye'nin kömür rezervlerinin büyük kısmı düşük kalorili olduğu için evde yakıt olarak kullanmaya uygun değil. Bu kömürün elektrik üretiminde değerlendirilmesi, elektriğin maliyetini ucuzlatacak. Mevcut yerli kömür rezervinin tamamının elektrik üretiminde kullanılması halinde ilave 10 Bin MW’lik kurulu güç yaratılacağını belirten Gürkan, elektriğin en güvenli şekilde kömürden elde edilebileceğini savundu. Gürkan, kamunun elinde bulunan termik santrallerin mutlaka kömür sahalarıyla birlikte ihale edilmesi gerektiğini düşünüyor,” deniliyor.

Vasıfsız kömürün ekonomiye kazandırılmasına karar verilmesinden itibaren devlet ve özel sektör birlikte çalışıyor, raporlar hazırlıyor ve çeşitli mevzuat değişiklikleri yaparak kararları hayata geçirmeye çalışıyor. SOMA’ya ikinci termik santral inşaatına başlandığında ve KOLİN İNŞAAT yap-işlet-devret modeli ile işin yüklenicisi olduğunda bu haberi kaç kişi okudu? Kaçımız “İyi de bu termik santral neyle çalışıyor, doğalgazla mı, kömürle mi, kömürle ise kömür nerden geliyor, kim çıkartıyor bu kömürü?” diye peşpeşe sorular sorduk? Soru sormak neyi değiştirirdi demeyin. Sorularla başlar uyanış ve devinim.

SUÇLU KİM?

Suçlu tek bir kelimeyle tanımlanabilir aslında. Suçlu kapitalizm değil midir ve bu tek sözcük bir sürü şeyi içermez mi? Öncelikle esir alınmış beyinlerimizi kurtarmamız gerekmez mi? Kendi beynimizi kurtaramadan nasıl başkası için, dünya için bir şey yapabiliriz ki? Biz de o çarkın bir dişlisiyiz. Tüketiyoruz. Ama az, ama çok. Biz tükettiğimiz için şirketler üretiyor. Şirketler daha çok üretebilsin diye daha çok elektriğe, daha çok santrale, daha çok dereye, madene, toprağa, ormana ihtiyaç duyuluyor. Modern madenler neyi değiştirir ki? Çark aynı hızla döndüğü sürece birileri hep ezilecek, birileri hep ezecek, birileri hep para kazanacak ve doğaya zarar verecek. Kalkınma yaşamın çürütülmesi ile satın alınıyor.  Doğa öldürülüyor, insanlar, hayvanlar ve bitkileri öldürülüyor. İnsan beyni, düşünme kabiliyeti, insan olmakla ilgili tüm iyi özellikler kalkınma ile yer değiştiriyor.

TERMİK SANTRALLER ÖLDÜRÜR

SOMA bize gösterdi ki termik santrallerde kullanılan kömürün çıktığı madenler işçileri,   santraller yaşamı öldürüyor.

Kömürle çalışan termik santrallerde enerji elde etmek için yakılan kömür, çevreye karbon monoksit, karbondioksit, metan, azot oksitler, kükürtdioksit, cıva, ağır metaller ve yan ürünler olarak ise arsenik, krom, kobalt, kurşun, mangan, çinko, baryum, talyum vb. gibi radyoaktif partiküller yayar. Tüketilen kömürün iki katı karbondioksit doğaya salınır. Dünya karbon salımının % 41 inden termik santraller sorumludur. Üretilen enerjinin sadece %30-40 oranındaki bir bölümü elektrik enerjisine dönüştürülür. Termik santrallerin soğutma suyuna ihtiyacı vardır. Bu yüzden bu santraller su kaynaklarına yakın inşa edilir. Atıklar suya atılır veya toprağa serpilir. Su, soğutma için kullanılırken hem kirlenir, hem de ısınır. Sudaki ve suyla etkileşimdeki ekosistem altüst olur. Termik santrallerin en çok şikâyet edilen etkisi kül atıklarıdır. Radyoaktif madde üretiminin, nükleer santrallerdeki radyoaktif madde üretiminden çok daha fazla olduğu kanıtlanmıştır. Durağan halde zararlı olmayan kömür, yanmayla birlikte insan sağlığı ve çevre için ciddi tehditler oluşturur. Termik santrallerden yayılan nükleer partiküllerin, kanser, doğum anomalileri, düşükler ve genetik bozulmalara ve radyasyon zehirlenmelerine neden olabilmektedir. Cıva da hava, su ve toprağı  kirletir. Besin zincirine katıldığında insanları etkiler. Zekâ geriliği gibi doğumsal anomalilere sebep olabilir.

Nurşin Altunay

[1]    http://www.eud.org.tr/

Not: Bu yazı bir kaç yıl önce Yeşil Direniş dergisinde yayınlanmıştır. Yazıda sorulan soruların ve içerikteki mananın ehemmiyetine binaen yazıyı sitemizde yayınlamayı gerekli gördük.

Önceki Yazı:6 Teknoloji Toplumu: Sanayi Devrimi - Jacques Ellul
Sonraki Yazı:Emperyal Projeler: Totaliteryanizm Sularında Demokrasi Haykırışlarıyla Savaşa Doğru – Numan Bey
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...