Trump and Clinton Show: Seçimlerde Kaybeden Daima Seyirciler - Sevil Dal

2015 yılında, Hillary Clinton'ın bakan olduğu dönemde bakanlığın resmi e-posta adresi yerine kişisel hesabını kullandığı ortaya çıkmıştı.  Federal yasalara göre gizlilik taşıyan belgelerin kişisel hesap üzerinden paylaşımı ve bu tip belgelerin devletin bilgisi ve denetimi dışında imha edilmesi suç sayılıyor.  Clinton'ın özel hesabı üzerinden devlete ait gizlilik içeren bilgileri paylaşmış olması ve söz konusu kişisel e-mail hesabının hackerlar tarafından kolaylıkla ele geçirilebilmiş olabileceği iddiası, büyük bir skandala yol açarak içinde El Kaide'nin 2012 yılında ABD’nin Bingazi konsolosluğuna düzenlediği kanlı saldırı da dâhil olmak üzere pek çok soruşturmanın konusu olmuştu. Clinton'ın özelden paylaştığı devlet sırlarını içeren maillerinin Romanya’dan bir hacker tarafından elde edildiği de basında sıkça dillendirilmişti.

Clinton, açılan tüm soruşturmalarda, ısrarla, özel mail adresinden hiç bir şekilde devlete ait gizlilik taşıyan bilgi paylaşmadığını ve devlete teslim etmeyip imha ettiğini söylediği binlerce e-mailin de kişisel konuları içerdiğini söylemişti. Özel olduğu için imha ettiğini söylediği bazı e-postaların Clinton'ın Bingazi saldırısı öncesi ve sonrasında sürekli irtibat halinde olduğu, Libya gizli servisleriyle bağı olan bir tarz gayri resmi danışmanı, Sidney Blumenthal ile olan yazışmalarını  içermesi, Clinton'ın Bingazi saldırısındaki rolüne dair pek çok kuşkuya yol açmıştı. Hükümetin Bingazi saldırısından önceden haberdar olduğuna dair gizli belgeler ortaya çıkınca, üstüne birde Clinton ekibinin El Kaide'ye silah sattığı iddiaları eklenince, Clinton'ın kayıp emailleri kamuoyunun daha da çok ilgisini çeker oldu. Yine Clinton'ın Libya'da danışmanı Sidney Blumenthal eliyle büyük çaplı ekonomik çıkarlar peşinde koşup, ticari yatırımlar yaptığına dair iddialarda kayıp e-mailler konusunun sürekli gündemde kalmasına yol açtı. Üstelik sadece kayıp e-mailler değil, yetkililere teslim edilen e-mailler de pek çok soruyu beraberinde getirdi. Zira teslim edilen e-maillerden bir kısmınında, Clinton’ın iddiasının aksine, gizlilik taşıyan belgeler olduğu ortaya çıkmıştı. Buna rağmen FBI ortada büyük bir ihmal olduğunu ama bunun suç sayılayamayacağını söyleyerek Clinton hakkındaki soruşturmayı kapattı.

FBI soruşturmasına dönük kuşkuların ardından bazı kurumlar FBI  soruşturma tutanaklarının kamuya açıklanması için başarılı bir hukuki süreç başlattı.  Bu meyanda bir kaç gün önce FBI tarafından kamuya sunulan bir belgede dışişleri bakanlığı müsteşarı Patrick [F.] Kennedy'nin,  Clinton'ın e-mail soruşturmasında, aleyhe olacak delilleri karartmak amacıyla FBI ile pazarlık yaptığı ortaya çıktı. Buna göre müsteşar, FBI’dan  Clinton’ın özel e-mail adresinden paylaştığı, Bingazi katliamına ilişkin, gizlilik taşıyan bir mailin, gizli olmayan kategorisine sokularak kamuoyunun bilgisi dışında tutulmasını istemiş ve karşılığındada latince  "quid pro quo" olarak ifade edilen, bir tarz rüşvet olarak, FBI ajanlarına kapalı olan yurtdışındaki operasyonlara FBI'ın dahil edilebileceği teklifini getirmişti.

Amerikalıların, üstü bıyık altı sakal ikileminde, iki kötü arasında tercih yapmaya itildiği ve bu iki kötü arasında sırtını Wall Street'e dayayan Clinton'ın, medyanın tüm olanakları kullanılarak öne çıkartıldığı bu seçim yarışında, istenilse de gözardı edilemeyecek bu FBI belgesi gerilimi iyice arttırdı. Finans çevrelerinin seçimine çok önceden karar verdiği Clinton'ın, seçim tiyatrosunda sadece yığınların şeklen demokratik onayına ihtiyaç duyduğu ve bu onayında tüm politik araçlar, medya kullanılarak sağlandığı bir anda, görüntüyü bozan bu rüşvet hikayesinin seçimlere bir etkisinin olup olamayacağı şimdilik bir merak konusu.  Pek çok kişi Wikileaks'ten seçimin kaderini değiştirecek bir belge yayınlamasını bekleyip, Wikileaks eliyle oyalandırılırken, FBI’dan gelen bu  belge seçimin kaderini değiştiremese de, seçilse bile Clinton'ı bir tarz Watergate skandalıyla karşı karşıya bırakıp koltuğunu riske atacak gibi de görünüyor.

Bilindiği üzere WikiLeaks'in kurucusu Julian Assange aylar öncesinde ellerinde seçim sonuçlarını etkileyecek belgeler olduğunu ve hatta daha da ileri giderek Hillary Clinton'ın hapse girmesine yol açabilecek bir belge bulunduğunu söylemişti. Bu meyanda Wikileaks bir süredir Hillary Clinton'ın seçim kampanyasını yürüten John Podesta'nın e-maillerini yayınlıyor. Podesta e-mailleri hem Clinton'ın hemde Obama'nın Wall Street'teki yatırım bankalarıyla ne kadar yakın bir ilişki içinde olduğunu ortaya koyuyor. Öyleki 2008 yılına ait henüz Obama'nın seçilmesinden öncesine ait bir e-mailde, Amerika'nın önemli bankası CitiBank’ın parçası olduğu Citigroup tarafından Obama'ya kabinesini oluşturacak kişilerin listesi gönderiliyor. Hemen hemen her konuda bilgi içeren e-maillerde, Esad karşıtı cihatçı grupların Amerikalı paralı askerlerce eğitilmesinden Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerin IŞİD'e lojistik finansal destek sunduğuna dair bir dizi önemli konu da gündeme geliyor. Aynı Suudi Arabistan ve Katar'ın Clinton'ın seçim kampanyasına milyonlar aktarmış olması da bu tuhaf seçim ortamında fazla ilgi çekmiyor. Medya, Clinton'ın seçilmesini engelleyecek bilgileri paylaşmamak için hayli ısrarcı davranıyor. Clinton'ın, 2008 yılında milyonların evini, işini kaybetmesine yol açan ekonomik krizden sorumlu bankalara verdiği paralı konferansları içeren Wikileaks belgeleri, konu diğer ülkeler açısından da önemli olduğu için medyada kısmen ele alınıyor. Ancak medya, Clinton'ın rakibi Trump'ı belden aşağıya vurarak çökertme planı çerçevesinde Clinton'ın bankerlerle yaptığı gizli görüşmeleri haber değeri olarak alt sıralara düşürüp, bilinçli bir şekilde gözden kaçırıp unutturmaya çalışıyor.

Wikileaks günlük olarak Clinton'ın seçim kampanyasına dair önemli detayları içeren  e-mailleri yayınlarken, Assange'nin iddia ettiği gibi seçimin kaderini değiştirecek bir belgeyi henüz yayınlamadı.  İsveç'in, hakkındaki suçlamalar nedeniyle iadesini istediği Assange, 2012'den beri Londra'nın Ekvator Büyükelçiliği'nde sığınmacı olarak yaşıyor. Assange, ABD'ye gönderilmesi halinde de, gizli bilgileri ifşa suçundan ömür boyu hapis yada idam talebiyle yargılanabilir. Görünüşe göre Assange dört yıldır kapalı olduğu elçilikten çıkıp normal bir yaşam sürdürebilmek için, elindeki belgeleri kullanarak, pazarlık gücüne sahip olduğu mesajını vermek istiyor. Assange'nin iddia ettiği gibi bir belge olsa dahi, seçimin kaderini değiştirecek bu çaptaki bir belgenin yayınlanıp yayınlanmaması Clinton ekibiyle yada Trump'la yapılacak pazarlıklar, garantiler yada baskılar kapsamında ele alınabilecek bir durum gibi görünüyor. Mesela dün Kerry'nin İngiltere ziyareti sonrası Assange'nin internet bağlantısı Ekvador elçiliğince saatlerce kesildi. Wikileaks yaptığı açıklamada, olayın Clinton'ın önemli yatırım bankalarından Goldman Sachs'ın bir konferansında yaptığı konuşmayı yayınlamalarının hemen ardından gerçekleşmesine dikkat çekerek, ABD' nin Ekvator elçiliğine baskı yaparak yeni belgelerin yayınlanmasının önüne geçmek istediğini öne sürdü. Bu meyanda Assange'nin 'diplomatik sığınmacı' statüsünde bir baskı unsuru olarak pazarlık konusu edildiği öne sürülüyor. Wikileaks belgelerinin yarattığı bir sıkıntı da çok fazla belgenin kısa aralıklarla yayınlanması. Bu kadar bilgi bolluğunun içinde önemli sayılacak detaylar da kaybolup önemsizleşiyor. Ve pratik olarak Wikileaks belgeleri bir şeyleri değiştirmenin aracından çok, çokça bilginin arasında kaybolarak  pasifize olmanın aracı gibi işlev görüyor.

Tabi, Türkiye'ye dair onca güncel mesele varken, Musul konusu gündemdeyken ABD seçimlerini tartışmak tali bir mesele gibi görünebilir. Ancak içerinin dışarısı tarafından belirlendiği bir dünyada Amerika'daki seçimler belki sandığımızdan daha da fazla bizi ilgilendiriyor olabilir. Sonuç olarak Musul'un Işid'den geri alınmasının erkene alınması da seçim sonuçlarını etkilemeye dönük bir hamle gibi görünmektedir.

Konuya devamla, yukarda bir yerlerde Amerikan halkının iki kötü arasında seçime zorlandığını söylemiştim. Wikileaks e-maillerinden anlaşıldığı kadarıyla Clinton’ın kampanyası, seçimi garantiye almak için rakip olarak Trump'ın sahneye çıkmasını istemiş ve bu yönde de çabalamıştır. Zira Irkçı, islamfobik, maço, politik deneyimi olmayan, kadın düşkünü Trump'ı basit argümanlarla ve gerektiğinde belden aşağıya vurarak alt etmenin diğer rakiplere göre daha kolay olacağını düşünmüşler. Bu konuda medyanın, danışmanların, politikacıların içinde olduğu büyük bir ekip çalışması yapmışlar. Olaylar beklemedikleri gibi gelişip Trump puan kazanmaya başladığı an hemen ellerinin altında duran Trump'ın zaaflarını ortaya döken video kayıtlarını, görgü tanıklarını piyasaya sürerek tekrar arayı açıyorlar. Nitekim Trump'ın şansı son dönemde ardarda patlayan kadınlara dönük skandallarla giderek azalıyor. Son dönemde yapılan tüm anketlerde Clinton açık farkla önde görünüyor.

Bununla beraber fanatik Trump taraftarları, ironik gibi görünsede, kendilerine bir tarz yeni çağ Don Kişot'u, yeni bir peygamber bulmuş gibi de görünüyorlar. Küresel güçler, hümanist maskeli demokratların, sert çehreli gerici muhafazakarlara göre daha işlevsel olduğunu keşfettiğinden beri muhafazakarların hareket alanı daralmış görünüyor. Demokratlar giderek daha fazla elit kesimin parçası olup, elde ettikleri avantajlarla  fat cats diye alay ettikleri bankerlere benzerken gelir dağılımında sürekli aşağılara inen yığınlarla aralarındaki düsünsel, duygusal  mesafe de büyüyor. Hayatın dibine itilip hiçleştirilen yığınlarda  ipi elinde tutan elit kadroya karşı sessiz bir tepki var. Trump'ın popülist söylemleri, Wall Street kaynaklı finansal krizde evini, işini kaybetmiş alt sınıftan beyaz çoğunlukta yankı yapıyor. Trump'ın göçmenlere dönük ırkçı  söylemleri, ucuza çalışıp işlerini elinden alabilecek kaçak göçmenleri, ekmeklerinin önünde büyük bir tehdit olarak gören, çoğunlukla niteliksiz işgücüne sahip kesimlerde, reel bir taban kazanıyor.

Küresel egemenliğin bir aracı olarak finanse edilip büyütülen İslam maskeli terör, islamfobiyi politik bir araç olarak kullanan popülist partilerin, sadece Amerika'da değil tüm Avrupa'da tabanını büyüttü. Bu anlamda Trump'ın islamfobik söylemlerinin pratik bir karşılığı var.

Trump'ın kampanyasında ele aldığı diğer bir konu da  Rusya ile pozitif ilişkilere dönük. Rusya ile sıcak savaş olasılığının arttığı böylesi bir süreçte, öteden beridir nükleer savaşı reel bir tehdit olarak algılayıp evinin altına tünel kazan Amerikalılarda Rusya ile ilişkileri sıcak tutacağı mesajı veren Trump'a doğru bir eğilim yaratabilir. Ve yine başka bir ironi de Trump'ın seçim programında Clinton'a göre daha adil sayılabilecek bir vergi reformunu öngörmüş olması.

Medya hem seçimin garantiye alınabilmesi, hem de sıkıntı yaratacak Wikileaks belgeleri ve FBI belgelerinin tartışılmasını engellemek amacıyla gündemi Trump'ın kadınlara dönük taciz iddialarıyla dolduruyor. Ve hepimizin bildiği gibi seks, taciz içeren skandallar her zaman çok satar. Konunun hiç bir şekilde gündemden düşmesine de izin vermiyorlar. Böyle bir eğilim sezdiklerinde hemen  toplumda etkisi olan, mesela hedef kitle siyah oy üzerinde etkili Michel Obama gibi figürler eliyle Trump'ın nasıl ahlaksız bir adam olduğunu duygusal bir konsept içinde anlatıp algı operasyonunu yapıyorlar. Her ne kadar belden aşağıya vurmak politikada en etkili araçlardan biri olsa da, Trump özgülünde şunları da hatırlamakta yarar var. Trump, Amerikan kamuoyunda  çok uzun yıllardır skandallarıyla, kadınlara dönük zaafıyla, açık saçık konuşmalarıyla, paldır küldür eğitimsiz hal ve hareketleriyle  bilinen birisi. Sonuçta vakti zamanında bir tv programında penis boyunu tartışma konusu yapmış birisidir sözkonusu olan. Bu meyanda Trump'ın kadınlara dönük tutumunun büyük bir haber değeri yok. Medyanın 24 saat bu konuyu işleyerek sürdürdüğü algı operasyonunun seçmenler üzerindeki etkisinin azalmaya başladığına dair de işaretler var. Trump'ın zaaflarını bir kişilik bozukluğu olarak gösterip, o nedenle başkanlık koltuğuna layık olmadığı mesajı verilirken, aynı koltukta yıllarca oturmuş Amerika'nın gelmiş geçmiş en tecavüzcü başkanı Bill Clinton'ın es geçilmesi de Clinton kampanyasına eksi bir puan olarak dönebilir.

Her ne kadar yapılan tüm anketlerde Clinton açık farkla önde görünse de, Trump'ın yukarda değindiğim konuların ışığında, halen seçilebilme şansının olduğunu da düşünüyorum. Alt sınıftan beyazların, adaletsizliğe, sömürüye ve Wall Street egemenliğine karşı çıktığını iddia edip, bu nedenle tüm politik araçlar, medya kullanılarak cezalandırıldığını düşündükleri  yeni peygamberleri Trump'ın kazanması şüphesiz büyük bir sürpriz olacağı gibi, Trump'a atfedilen değerler boyutuyla da  oldukça ironik olacaktır. Demokratlar globalizmin hümanist maskesi olarak daha işlevsel hale geldikçe, savrulan yığınların demokratlara ait kavramları başka bir içerik ve yorumla yeniden üretip popülizmin parçası yapan politikacılara yönelmesi kaçınılmaz oluyor. Clinton'ın seçilmesi için canlarını dişlerine takarak mücadele eden, tehdit, şantaj dahil her yöntemi kullanan neo-conların, olaki Trump'ın seçilmesi halinde mutlaka bir B planları vardır diye düşünüyorum. Böyle bir olasılık halinde Obama’nın “Yes we can”li versiyonunun muhafazakar kanadın “Yes we can”ine dönüştürüleceği bir süreç te mümkündür.

Şayet Trump seçilirse bunun Amerika'ya ne gibi bir getirisi yada götürüsü olacaktır bunu kestirmek zor. Ancak dünyanın geri kalanı içinse Trump’lı bir Amerika, her tarafından kan damlayan Clinton'lı bir Amerika'dan daha az tehlikeli bir Amerika anlamına gelmektedir.

Sevil Dal

 

Önceki Yazı:Biyoyakıt: Doğanın Sömürüsünde Yenilik – Nurşin Altunay
Sonraki Yazı:Seçime Bir Hafta Kala Amerika - Sevil Dal
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...