Anti-Emperyalizmden Biji Serok Obama’ya – Ömer Elaçmaz

Emperyalistler, Devletler Var Oldukça Var Olacaktır

Devletlere varmadan önce, devletlerin sahiplerinden, Çok Uluslu Şirketlerden (ÇUŞ) söze başlamakta yarar var. ÇUŞ'ların gelişimi aslında çok uzun süren bir süreçtir. Bu sürecin başlangıcı, başka ülkelerin doğal kaynakları ve tarım ürünlerini sömürmeyi amaçlayan ve devletler tarafından 1500-1800 yıllarında Merkantilist* Kapitalizm - Koloniyalizm çağında kurulan firmalarda aranabilir. 1800-1875 yılları arasında ÇUŞ'ların oluşumu için gerekli altyapı devlet tarafından geliştirilmiş, firmalar tedarik ve tüketim piyasalarını geride kalan firmaları satın alarak ele geçirmişlerdir.

19. yy’ın ortalarından sonra, gelişen teknolojiyle birlikte, şirketler çok fonksiyonlu üretim ve yönetim tarzlarıyla bu günün şartlarına adım niteliğinde profesyonelliğe geçiş yaptılar. Bu hızlı geçişle birlikte, üretim kapasiteleri o güne kadar görülmemiş bir yoğunluğa varır. Demiryolları, telgraf, telefon, buharlı gemi… Sanayi Devrimiyle birlikte modern üretimin dağılımını sağlanmış olur. Bu yolla sağlanan mal akımını ve iletişimini koordine etmek için yönetimsel hiyerarşilere ihtiyaç duyulur. Bu yönetimsel hiyerarşiler de fabrikaların ve firmaların devleşmesine neden olur. Bu devasa firmalar 1880 – 1890’larda Avrupa, Amerika ve daha sonra da Japonya’da kurulurlar.

Ford, GM, Nestlé, Procter&Gamble, Colgate, Singer, Bayer, Shell, Cadbury gibi yüz yıllık firmalar bu gün, korkarım ki gelecekte de başımızın belası olmayı sürdürmeye devam edecekler. Bunlara ek olarak da Coca Cola, Apple, Microsoft, Google, Volkswagen, Sony, Boeing, Pfizer…

Bu kodaman firmalar, ülke yönetimlerine yerleştirmiş oldukları vekilleriyle, bakanlarıyla, bürokratlarıyla yönetimde doğrudan karar alıp verme gücüne sahiptirler. Demokrasi adıyla tüm dünyaya yutturulan şey, yukarıda sıraladığım bir avuç ÇUŞ’un icraatlarından başka bir şey değildir.

Gezegenin bu kan emici sülükleri, etkisini, menzilini, canlı tahribatı kapasitelerini mütemadiyen arttırdıkları silahlarıyla, kendini her dakika güncelleyen devasa silah sanayinin de başındadırlar. Kan kokan bu kokuşmuş ağızlardan, hem barış, hem savaş sözcükleri aynı tonda çıkmaktadır.

Emperyalist, her an hesap yapan çirkin bir canavardır. Dünya üzerinde hesaplamaları sonucu gözüne kestirdiği herhangi bir toprak parçasının, kendine gerekli olan pazar, iş gücü, yer altı ve yer üstü kaynağın getirisi – götürüsü ve net karını hesap ettikten sonra harekete geçer. İlgilendiği toprak parçasının kadim bir halkın yurdu veya sorunsuz, kendi halinde bir ülke olması onu ilgilendirmez. O işine bakar. Fizibilite sonuçları pozitifse harekete geçer. Hareket tarzı değişkenlik gösterebilir. Zira bunun hesabını da en ince ayrıntısına kadar yapmıştır. Saldırı kendi üretmiş olduğu savaş makineleriyle, çatlamalı patlamalı olacağı gibi uzaktan kumandalı, kendisinin elini kirletmediği yöntemlerle de olabilir.

İşgal ettiği topraklarda, insanların yaşam şekillerinden başlayarak, kültürlerini, dillerini, dinlerini vb. değiştiren emperyalistler, onlara en korkunç taktiklerinden biri olan -gönüllü -  köleliğe razı etme yöntemlerini uygular. Buna razı olmayıp direnenler ise kitlesel büyük katliamlarla, atalarının topraklarını, kanları ve gözyaşlarıyla suladılar. Çağlar ilerledikçe emperyalist silahlar, taktikler ve yöntemler görece olarak değişiklikler gösterseler de asıl yöntem hep aynı kaldı: Gönüllü köleliğe razı et, eğer razı olmuyorsa katlet!

Emperyalist devlet, tozpembe illüzyonuyla ilk önce avını adeta büyüler… Kurban, zanneder ki şu koskoca dünyada onun saadetini düşünen tek güç müstakbel sahibidir. Emperyalistler kendisini iyi kalpli, adil ve tek çare olarak göstermek için öyle büyük dolaplar çevirir ki kurban her şey olup bittikten sonra, ancak başına gelen korkunç sonun acısını hissedebilir. Tüm bunları yaparken efendi demir yumruğunu her fırsatta göstermeyi de ihmal etmez. Düzeni için tehdit olabilmesi muhtemel tüm unsurları en sert biçimde törpülemesini bilir. Bunu yaparken de çoğu kez üzerine çıktığı halk içinden adamlar seçip bunu onlara yaptırır, emperyalist elini kölesinin kanıyla kirletmez genellikle.

Yaşam biçimini, kültürünü, dilini, dinini tu kaka olarak kurbanına kabul ettirmekle başlar önce. Öyle ki bir süre sonra kurban, geçmişinden, genlerinden tiksinmeye başlar. Kendisini atalarına nazaran daha şanslı addeder. Çünkü “medeniyet” ayağına kadar gelmiştir. Konuştuğu anasının dili zavallıdır ve köyünün dışında hükmü yoktur. Bir süre sonra rüyalarını bile efendisinin dilinde görmeye başlar.

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek de bu yöntemlerinden biridir emperyalistin. Emperyalist devletin yine kendi güdümünde olan alt devlete verdiği ihale, “kötü polis” rolüdür. Mazlumu kötü polisten kurtaracak olan “Süpermen” dir o. Süpermen, çifte kavrulan, çifte sömürülen ezilmiş halk için bir umut ışığı olacaktır. (Bahsedilen bu Süpermen figürü, doğu toplumlarında “Mehdi” ye karşılık gelmektedir)

Geliştirdikleri bilime, teknolojiyle, çaresi bulunamamış onca ölümcül hastalığa çare bulmak yerine, yaratmış oldukları çok uluslu devasa ilaç sektörlerinde çare değil zehir üretmektedirler bunlar.

Dünyada adil paylaşımı en iyi uygulayanlar da onlardır. Dünyayı adil bir şekilde kendi aralarında paylaşmışlardır. Mesela “şirin” topluluk Avrupa Birliği.. Uzun ve sancılı bir kuruluş sürecinden sonra, nihayet mavi bayrağı ile her an gündemde… Kurulurken ne kadar da heyecanlanmıştık hep birlikte öyle değil mi? Sınırlar, bayraklar, milli paralar kalkıyor; coğrafi büyük bir bölgede halklar kardeşçe, insan hak ve özgürlükleri temelinde yaşayabiliyor… Komünizm gibi! Sonrasında anladık ki kazın ayağı öyle değilmiş. Anladık ki asıl gayeleri, üyelerinin tekelci fonlarını kollayıp arttırmaktan, pazar alanlarını genişletmekten başka dertleri yokmuş bu şirinlerin. Yılışık kibirleriyle aslında hiç kimseyi canlı yerine bile koymayan bu tayfa, uzun zamandır Tayyip Erdoğan’la sığınmacı (toprağından edilmiş insan) pazarlığı yapmakta. Tüm dilekleri, sömürüden ve hırsızlıktan yaratmış oldukları steril hayatlarını muhafaza etmek.

G20. G7, Dünya Bankası, IMF gibi kuruluşlar ve birliktelikler hep aynı kirli hesapların tutulduğu lağım çukurlarıdır.

Bir de bunların dışında AI, UNESCO, WHO gibi örgütler vardır ki emperyalizmin kandan görülemeyecek kadar iğrençleşmiş yüzünü sözüm ona temiz gösterme çabasındaki kuruluşlardır. Kendileri her saniye oluşturdukları kanlı suç şebekeleriyle kitlesel katliamlar yaparken, bu kuruluşlar aracılığı ile dünyanın geri kalanına azizlik taslamaktadırlar. Devasa fonlarla yaptıkları çalışmalarla, hem bulundukları bölgelerdeki muhalif – devrimci ve alternatif yaşam savunucusu kitlenin gazını alırlar, hem de bunların uzantısı olarak faaliyet gösteren STK’leri tam etkili bir silah olarak kullanırlar. Bu tür STK’lerde canları pahasına mücadele eden bireyler bile, neye hizmet ettiğinin farkına asla varamazlar. Herkes üzerine düşeni yaptığı sürece emperyalist için sorun yok demektir.

Bunlarla birlikte büyük sanayi şirketlerinin karar mekanizmasında veya doğrudan yönetimde olan oligarklar, ülke gündeminde her ne varsa, ilk önce başların çevrildiği efendilerdir. Politikadan tarihe, magazinden spora, sanattan dine, borsadan devrime girip çıkmadıkları alan yok gibidir. Mesela Amerika’daki meşhur oligark  Soros Efendi.. Pazarlamakta olduğu son model, batıya dönük solculuğu ile içlerinde en janjanlılarındandır. Monopoly oyunu oynar gibi ayağına dolanan ülke yönetimlerinin borsalarını bin türlü manipülasyonla tarumar eden bu oligark, ajitatör – provokatör ordularıyla da kendi kıçından uydurduğu kadifeli, satenli, dantelli naylon devrimleriyle her zaman gündemdedir.

Dünya tarihi boyunca yaşadığımız iki küresel savaş da dâhil olmak üzere, irili ufaklı sayısız savaşla, dünya üzerinde dökülen kanın her damlasının tek sorumlusudur emperyalizmdir.

Hiç düşündünüz mü, durup dururken dünyanın herhangi bir yerinde birdenbire bir savaş niye çıkar? Hiç kuşkusuz, böyle bir soru ağızdan daha çıkmadan, gırtlaklarında sahiplerine bağlı cevval analistler, birbirleriyle yarışırcasına her türlü savaşın nedeninin altını mahir bir şekilde dolduruverirler. Modası asla geçmeyen analizlerinin başında, (havada karada bunu herkes her türlü yer) “ülkede otoriter ve antidemokratik despot bir yönetim var; insan hakları ve özgürlükler rejimin baskısı altında.” Ardından da bildik önermeyle analiz taçlandırılır: “Otoriter yönetime karşı demokrasi ve özgürlük mücadelesi veren güçler desteklenmelidir.” Bu kadar. Asıl nedeni ne olursa olsun, analiz budur!

***

İsterseniz örneklerimize hayatın içinden, soluduğumuz havaya karışmış leş ilişkilerden vermeye devam edelim.

1960’ların başlarında Kürt mücadelesinde ve entelektüel yaşamında gündemde olan Emperyalizm – Antiemperyalizm tartışmalarından konuya girelim.

Musa Anter, 60’lı yıllarda çıkan “Barış Dünyası” dergisinde Kürt Dili Edebiyatı, Kürt Filolojisinin araştırılması, Kürtçe radyo yayını, Kürtçe Yayın gibi konularda yazılar yazmaktadır. Amerikan yardım heyeti, Türkiye’de Doğu illerinde kullanılmak üzere bir Kürtçe Sözlük ve Alfabe hazırlanması için kaynak sağlar.

Ayrıca Anter yazılarında özel teşebbüs ve sermaye teşvik edilerek Kürt Bölgelerinde ileri sanayi hareketi yaratılabileceği, sermayenin hatta yabancı sermayenin güvenle iş yapabileceği bir bölgede desteklenip, halkın refaha kavuşmasını sağlayabileceğini savunur.

Anter’in bu savunuları, (sistem içinde) var olmak isteyen Kürt Milli Mücadelesi için oldukça normal savunulardır. Emperyalist bir devletin hâkimiyeti altındaki bölgede (kendi öz topraklarında) filizlenen yeni bir ülke kurulmak istenmektedir. Bu ülkenin de (sistem içinde) “bağımsız” “özgür” bir ülke olarak, devletler sahnesindeki yerini almasını istemek bir ulusçunun ya da milliyetçinin arzuladığı neredeyse tek idealdir.

Musa Anter’in bu yazısı üzerine Dr. Sait Kırmızıtoprak, ‘Doğulu Gençler’ adına ‘YÖN’ dergisinde Anter’in yazdığı yazılara, sınıfsal açıdan yaklaşarak sert bir üslupla cevaplar verir.

Kırmızıtoprak, Amerikan emperyalizmini kast ederek, bu girişimin altında uluslararası sömürgeci sermayenin ve özel sermayenin gerek kendi yurdu, gerekse sömürge ülkelerde olsun gideceği yerde işbirliği yapmak zorunda olduğu bazı sosyal sınıfların olduğunu vurgular. Amacın ülkenin yerüstü, yeraltı kaynaklarını sömürmek olduğunu yazan Kırmızıtoprak, bunun ‘medeniyet götürüyoruz!’, ‘iş sağlıyoruz!’ argümanlarıyla yapıldığını, ayrıca sermayenin gittiği yerde, iki sosyal sınıfı gözüne kestirdiğini, bunların ‘toprak ağaları’ ve ‘din tüccarları’ olduğu eleştirisinde bulunur.

Musa Anter de, şu cevabı verir: “…YÖN Dergisi’nde güya Amerikan düşmanlığı yapılırcasına birçok Kürt genci YÖN idaresine giderek Türkiye Hükümeti doğrultusunda Amerika’yı protesto etti. Ben ise bu hareketi o zamanki basit ve bugüne kadar başarılı olmamış bir Türk solculuğu gördüm ve bizim Kürt gençlerinin de kandırıldığını Barış Dünyası’nda yazdım. YÖN’ün Ağustos sayısında Sait Kırmızıtoprak, beni ve tüm Barış Dünyası yazarlarını ‘burjuva köpekliği’ ile suçlayarak hakarette bulundu” diyerek cevap verir.

Kürt Siyasetinin Emperyalizmle İmtihanı

Kürtler için milli mücadelenin başlangıcı, Molla Mustafa Barzani’nin 1958’de Sovyetler Birliği’nden dönüşüne denk düşer. Molla Mustafa Barzani, Sovyet emperyalizmi ile işbirliği yapar. Kurmuş olduğu KDP, şematik olarak Sovyet komünist parti modeline göre inşa edilmiş bir örgüttür. 1972’de müttefiki olduğu Sovyetler, düşmanı olan Irak yönetimi ile yakınlaşıp Irak-SSCB Dostluk Anlaşmasını imzalar. Bunun sonucunda Barzani dışarıda kalır. Kürt siyasetinin emperyalizmden yediği uluslararası arenada bu ilk kazıktır. Bundan sonraki kazıklar, yıllar geçtikçe artarak günümüze kadar devam edecektir. Emperyalist ülke arayışı içindeki Barzani, Irak’ın ezeli düşmanı İran üzerinden ABD ile ilişkiye girer. Barzani’nin emperyalizmden aldığı bu yalan ferahlık fazla uzun sürmez. Çok değil iki buçuk üç sene sonra aksilik bu ya 1975’te İran – Irak arasında anlaşmaya varılır. Bu kez de İran’dan yemiş olduğu bu fena kazıktan sonra Barzani özelinde Kürt hareketi uzun yıllar belini doğrultamaz. Sovyetler Birliği ve ABD’nin Kürdistan’ı paylaşan bölge devletlerini tercih etmeleri ve Kürtler’e sırtlarını dönemleri karşısında, Güney Kürdistan hareketinin yapacağı fazla bir şey kalmamıştır..

Kuzeydekilere nazaran sağcı - muhafazakâr bir yapıya sahip Güney Kürdistan hareketinin, “bağımsız” Kürdistan ideali uğruna her türlü renkten ve dokudan emperyalist devletle, sürekli değişkenlik gösteren bölge konjonktürüne göre işbirliği ve anlaşma yapmakta beis görmeyen bir tarzı vardır. Bu tarz uluslar arası ilişkiler, zamanla kuzeydeki görece daha solda olan Kürtler için de bir yöntem olmaya başladı. Bunların yaratmış olduğu antiemperyalizm kavramı da şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde yeniden hayata kazandırıldı.

Şimdi de PKK ve ideolojik - organik bağı olan ikiz kardeşi Suriye’deki “solcu – ilerici” pro PKK’li  PYD’nin, antiemperyalizm tanımı ve savunusuna gelelim. Bu iki Kürt örgütü, “ezen ulusları” olarak tepelerinde duran, milliyetçi, İslamist cemaatlerin yanında saf tutan, BAAS’çı, Kemalist, Yeni Osmanlıcılık denen hayaller peşinde koşan acınası ve maceracı devletlerin kendilerine uyguladığı baskı ve hegemonyayı emperyalizm olarak tanımlamaktadırlar. ABD, Rusya ve AB gibi kallavi emperyalistleri, emperyalizm tanımının dışında bırakan bu örgütler, topraklarının yer aldığı Türkiye ve Suriye gibi ülkelere karşı, emperyalistlerle işbirliği ve ittifaklara girmeyi antiemperyalist mücadele olarak tanımlamaktadırlar. Bu yaklaşım güçsüz ve zayıf emperyalizme karşı, güçlü ve iri emperyalizmle işbirliği yap! Sözüyle özetlenebilir.

Tüm bu kirli ilişkiler emperyalizmden bağımsız bir Kürdistan koparmayı ummak için ise durum gerçekten çok vahim. Emperyalizmin tarihte kuruluşuna öncülük ettiği yegâne bağımsız ülke, 14 Mayıs 1948’de kurulmuş olan İsrail Devletidir. Emperyalizm ülke kurmaz. Emperyalizm ülke yıkar. Yalan olduğu herkesçe bilinen, gönderlerinde komik bayrakların dalgalanıp durduğu acınası devletçikler emperyalizmin arka bahçeleridir.

Bölgede aktif faaliyet gösteren KDP, PKK - PYD gibi Kürt örgütleri,  birbirleriyle dünya görüşü ve felsefi olarak farklılıklar gösterseler de antiemperyalizm bağlamında aynı zaviyeden bakmaktadırlar bölgeye. Muhafazakâr ve sağcı KDP’nin emperyalizmle ilişkisi, ilerici ve solcu PKK veya PYD’ninkiyle moda mod aynıdır.

Antiemperyalizm tanımı ve pratiğine dair bu kavram çarptırması, Türkiye’de varlığını sürdüren PKK’ye eklemlenmiş vaziyette bir kısım sol örgüt, yapı, çevre ve grubu da içine almıştır. Öyle ki Türkiye sol hareketi, “antiemperyalizm analizi” üzerinden ikiye bölünmüş vaziyettedir. İlk grup, yukarıda söylediğim PKK’ye eklemlenmiş, PKK’yi tüm teorisi ve pratiği ile kabullenmiş, örgütün zaman zaman yaptığı özeleştirilerine bile aldırmadan “ölümüne” biatini sürdüren yapılardır. İkinci grupsa, Kemalist damardan bir türlü sıyrı(la)mamış yapılardır. Marksist – Leninist felsefenin takipçisi olduklarını iddia eden bu yapılar, “kutsal” Kemalist devlet idealinden bir adım dahi uzaklaş(ma)mışlardır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu ilkeleri olan “altı ok” doktrinini telaffuz etmeseler de amentü belleyip, misak-ı milli’yi dokunulmaz addetmişlerdir. Bu ikinci grup için antiemperyalizm, Mustafa Kemal’in misak-ı millisinin ötesine geçememiş, faşizan bir kuramdan başka bir şey değildir.

PKK’nin de içinde bulunduğu Türkiye sol hareketinin tamamı, bu gün tam bir anti-emperyalizm sınavı vermektedir. THKP-C’nin devamı olduğunu her fırsatta iddia eden PKK de dâhil olmak üzere bu topraklarda var olan sol için antiemperyalizm kavramı, tam anlamıyla bıçak sırtı bir kavramdır. 1960’larda Karaköy İskelesine demirlemiş Amerikan 6. Filosunun zibidi bahriyelilerini don gömlek soyup madara ederek denize atan antiemperyalist devrimci babaların öz evlatları bu gün Amerikan Jhony’siyle viski tokuşturmaktan utanmamaktadır. Viski tokuşturmaktan kastım, emperyalizmin doğurup büyüttüğü IŞİD’le mücadele yutturmacasıyla ABD, Rusya, Çin ve Avrupa ülkeleri yani emperyalizmle ilişkiye girmektir.

Günümüzde bu topraklarda, antiemperyalist mücadeleci bir avuç bile değildir. Çoğunlukla faşizmle sulandırmış oldukları şaklabanlıklarıyla mücadeleye katkı değil, zarar vermektedirler.

İşbirlikçi örgütler ve onlara eklemlenmiş bir grup şaşkın solcu müsveddesinin sallamış olduğu “yalan” Kürdistan bayraklarıyla, bunlara karşıymış gibi görünen solcu soslu Türk faşisti Kemalist soytarıların sallamış oldukları “yalan” Türk bayrakları aynı emperyalistlere hizmet etmektedir.

* Merkantilizm 16. yüzyılda Batı Avrupa'da başlamış ekonomik bir teoridir. Merkantilizme göre bir milletin refahı anaparanın miktarına bağlıdır ve küresel ticaret hacmi değişmez. Ekonomik servet veya anapara devletin elinde tuttuğu, altıngümüş miktarı veya ticari değer ile temsil edilir. Bu da diğer devletlerle olan ticari dengenin olumlu yönde olması ile en iyi yükseltilir. Merkantilizme göre, yönetim ekonomide korumacı bir rol oynamalı, dış satımı desteklemeli ve dış alımı sınırlandırmalıdır. Bu fikirler üzerinde duran ekonomik sisteme merkantilist sistem denir.

Ömer Elaçmaz

omer@itaatsiz.org

Not: Bu yazıyı yazdığımda ABD Başkanı Obama’ydı. Bu gün Başkan Trump. O günlerde PKK’lilerden sıklıkla duyduğum bir slogan olan “Biji serok Obama” sloganın bugün ABD Başkanı olan Trump için evirilmeyeceği umuduyla…

Önceki Yazı:8 Teknoloji Toplumu: Medeniyette Tekniğin Yeri - Jacques Ellul
Sonraki Yazı:Diyarbakır Saldırısı Üzerine Düşünceler – Sevil Dal
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...