Şükrü Erbaş’ı Öldürmesek de Olur! (Şiir Dolayımıyla Bir Zihniyetin Eleştirisi) – Mehmet İşten

Avrupalı ilerlemecilik, modernleşmecilik hiçbir şeyin olduğu gibi kalmasına tahammül edemez. Her şey için belli prototipler vardır. Şehir planları gibi hayat planları, insan planları yapılmıştır. Çocuk şöyle olmalı, işçi böyle olmalı, papatyalar şöyle, evcil hayvan böyle vb. Yığınla model vardır hazırladığı ve her şeyi buna uygun ister, dışında kalanlar bazen güzellikle bazen zorla ama yeterli sürede mutlaka yok olurlar. Köylüler için de böyle bir modellemesi vardır elbet. Köylü dediğin, makineleşmiş tarıma geçmiş olmalı, tavuklarını ve ineklerini belli ilaçlarla hastalıklara karşı korumalı, ineklerin semirmelerine ve tavukların daha fazla yumurtlamasına çalışmalıdır; verimlilik hesabı yapmayı bilmeli, geliştirilmiş, iyileştirilmiş tohumlar kullanmalı; öte yandan kültürel olarak şehirliler gibi yaşamalı, bayanlara yol vermeli, akşamları roman okumalı, çocuklarının eğitimiyle yakından ilgilenmeli, nezaket kurallarına uymalı ve çağdaş olmalıdır; hiçbir şeyin olduğu gibi olmasına tahammülü yoktur çağın.

Bir ara, bir yerlerde okumuştum sanırım, “köylüleri niçin öldürmeliyiz” dizesinin aslı Avrupalı bir şaire aitmiş. Araştırdım biraz ama bulamadım. Ziyanı yok. Velakin, buradan, köylüleri niçin öldürmeliyiz sorusunun ezeli bir soru olmaklığını anlıyoruz. Avrupa bu soruyu çok evvelden sormuştur ve kendine göre öldürme/kurtarma yöntemleri bulmuştur.

Efendim sonra sıra bize gelmiştir. Yakup Kadri’nin Yaban romanı boyunca sorduğu soru da budur esasen: Köylüleri niçin öldürmeliyiz!  Cumhuriyetin ilk 50 yılı boyunca idealist öğretmenleri anlatan pek çok filmde, romanda kadro hareketlerinin ve kendisini genç Cumhuriyet’in ideoloğu olarak gören aydınların sordukları soru da budur.

Edebiyatta ve şiirde böyle bir sorunun karşılık bulmaması mümkün değildir elbette. Nitekim şiirimizde de bir “köylüleri niçin öldürmeliyiz” hikmeti bakidir. Önce hangisinde bilmem ama Şükrü Erbaş’ın ve İsmet Özel’in birer şiirinde geçer:

Köylüleri niçin öldürmeliyiz / Bu sorunun karşılığını bulamıyorum / İçinden çıkılmaz bir olay ama önemsiz / Köylüleri öldürmesek de olur / Hatta onların kalın suratlarını / Görmezlikten gelebiliriz der İsmet Özel, “Akla Karşı Tezler” şiirinde. Sonra Şükrü Erbaş, “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz” adlı şiirinin tekrar eden dizesi olarak kullanır aynı soruyu. Şükrü Erbaş’ın şiiri İsmet Özel’in şiirine göre daha açıktır; köylüleri öldürmeliyiz, şundan şundan dolayı gibi genel bir sebep sonuç ilişkisine dayanır dizeler. İsmet Özel konuyu muğlak bırakır. ‘İçinden çıkılmaz bir olay’ der, ‘bu sorunun karşılığını bulamıyorum’ der. Oysa Şükrü Erbaş, kendinden emin ses tonuyla gelişen şiirinde zaten verilmiş olan “köylüleri öldürme kararı”nın nedenlerini açıklamaya koyulur. İsmet Özel’inki bir belirsizliktir. Şükrü Erbaş ise bize neredeyse madde madde bu idam kararının sebeplerini açıklar; adeta, bize “adam haklı beyler, öldürelim şu köylüleri” cümlesini söyletmek ister. Hadi abartarak söyleyelim Şükrü Erbaş’ın şiiri, ipte sallanan köylülerin göğüslerindeki yaftadır.

Fakat nihayetinde her şey onlar içindir, hatta onlara rağmen onlar içindir. 1960 sonrası “halk için halka rağmen” anlayışının Kemalist, aydınlanmacı solun temel saiklerinden  olması boşuna değildir.

Şiiri okuyanlar, mazallah,  cani gibi görebilirler diye endişelendiğinden midir bilinmez, başından beri “köylüleri niçin öldürmeliyiz” diyen Şükrü,  “köylüleri nasıl kurtaralım”ı büyük harflerle yazarak bitirir şiiri. Bir nedamet midir bu acaba, acımış mıdır köylülere? Görünüşe göre değil, burada köylüleri değiştirmek, bütün bu sıralanan olumsuz özelliklerini gidermek yani köylüleri “köylü” olmaktan çıkarmak manasındadır ki, bu da başka türlü bir biçimde öldürmektir köylüleri.

Ne zaman bir şeyin, bir canlının olduğu gibi olmasından rahatsız olunduğunu görsem, işitsem aklıma Şükrü’nün bu şiiri geliyor; benzer biçimde ne zaman Şükrü’nün şiirini görsem aklıma Aşık Veysel’in şapka giymediği için Ankara’ya alınmayışı ile Hayırsızada’ya ölüme terke edilen 80 bin köpek geliyor.

Aşık Veysel de senin köylüler gibi şehre uygun bulunmamıştı Şükrü hatırlıyor musun, yani bu işler öyle “Benim sadık yarim kara topraktır.” türküsünü dinleyip hüzünlenmeye benzemiyor. Köylü milletin efendisidir diyenlerin Aşık Veysel’i şehre almaması kimseyi şaşırtmıyor. Birincisinin romantik ikincisinin pratik olduğunu İnkilap Tarihi derslerinde anlatmıyorlar tabii. Sevgili Oğuz Atay’ın, “biz köylüleri çok severiz.” diye başlayan tiradında acaba neyin, nelerin kara mizahını yapmaktaydı diye de bir bakmak lazım.

Diğer konu, şu köpekler meselesi. Batı’nın, sokakları tertemiz, köpeklerin cirit atmadığı şehirlerini gören İttihatçılar, 1910 yılında, İstanbul’u da böyle modern bir şehir yapmak için bir kararname çıkardılar. 80 bin köpek Hayırsızada’da ölüme terk edildi, havlamaları, acı içinde ulumaları Boğaz’dan geçen gemilerdeki yabancılar tarafından yazıldı. İstanbul köpeklerden temizlendi, modern ve nezih bir şehir oldu. Oysa bir yıl önce başka bir Batılı şöyle yazıyordu:

 "Köpeklerin en çok sevildiği ülke hangisidir? Türkiye. Orada onların hepsine uygun olup olmadığına bak­maksızın yemek veriliyor. Hamile dişi sokak köpeklerine doğum yap­maları için evlerin önünde ot veya samandan yatacak yer hazırlanıyor. Camiden çıkıldığında, onlara özel olarak yapılmış peksimet dağıtılıyor. İstanbul'da kendilerini barındırma hakları meşhurdur.”

İşte buradan 80 bin köpeğin katledilmesine geçildi bir yılda.

Belki diyorum bunların hepsi, Aşık Veysel’in durumu, köpeklerin sonu ve senin bu şiiri yazman aynı şeydir Şükrü, ne dersin? Nihayetinde hayatımızın daha çağdaş, daha modern ve daha steril olması için her şey!

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz şiiri, esas olarak aydınlanmış, ileri Avrupalının cahil, kaba, geri olana bütün nefretini yansıtmaktadır. Çağdaş Avrupalı şairimiz ile geri köylülerin bütün değerleri, yaşama şekilleri birbirine taban tabana zıttır. Ancak şairimiz ve onun zihniyeti var olan düzenin sahibidir, hâkimidir. Kendisi gibi olmayanları öldürmek gerektiğine karar verdiğine göre… İkincisi köylü değildir şehirlidir, üçüncüsü medenidir ve şiir geliştikçe anladığımız kadarıyla naziktir, düşüncelidir, kültürlüdür, çağdaştır, aydındır…

Şiir içinde sergilenenlere bakılırsa köylülerin temel kabahati ekonomide var oluş biçimleri değil, onların bir kültürel özne, bir kültür durumu olarak var oluş tarzları ve Şükrü’nün değerlerine sahip olmamaları, kaba olmaları, hijyeni bilmemeleri, eğitimsiz olmaları vb.dir. Bütün bunlar medeni dünyanın kanıksanmış değerleridir. Gün odur ki bu ve benzeri değerleri reddetmeniz durumunda köylü olmasanız da sizi öldüreceklerdir.

Köylüler, varlıkları ile ne onun yiyeceğini azaltmakta ne yaşama alanını daraltmakta ama yine de onu tiksindirmektedir. Şiir, köylülere atfedilen davranışların kötülüğünü sergilerken asıl olarak şu mesajı verir: Medeni insan böyle yapmaz! Bu yönüyle propagandif bir şiirdir aynı zamanda. İlerlemeci, aydınlanmacı, akılcı bir dünya görüşünün net propagandasıdır yapılan. (Propaganda yapılan metnin şiir olup olmadığına girmiyorum bile.)

Geçen belgesel izliyorum Şükrü, Avustralya’ya ilk yerleşenler kimlermiş biliyor musun, bir yarbay ve emrindeki 20-30 kişilik bir birlik. İdam cezası kalkınca suçluları idam edemeyen İngilizler başlarına bu birliği verip suçluları Avustralya’ya göndermiş. Tabii orada yaşayan sakinler de var bu yeni Kıta’nın keşfi(!) sırasında, yani Aborjinler de var. Bu isim de onlara misyoner rahipler tarafından verilmiş zaten, elin vahşisi nereden bilecek kendini adlandırmayı! Belki de kendilerine bir şey diyorlardır ama bizim rahipler beğenmemişlerdir. Ab-orjin! Benim adım Avrupalı, bundan sonra senin adın da Ab-orjin olsun demişlerdir 🙂 Böyle şeylere çok gülüyorum Şükrü, neyse dolaştırmayayım. Orada birkaç yüz bin kelle, biraz katliam, koloni falan. Bilirsin bu işleri, nasıldır… Yarbay iyi kalpli biriymiş. Belgeselde öyle diyor. Bu Aborjinleri medenileştirmeye karar veriyor yarbay ve kendi halinde gayet de mutlu yaşayan bu Aborjinler’den birini kaçırıyor, kim bilir medeni bir hayat yaşayamadığı için ne kadar meyustur diye düşünerekten. İşte ona medeniyet öğretiyor falan. Şöyle bir sahne; deniz kenarında Noel yemeği yiyor yarbay, karşısında yalnızca o kaçırdığı ve üstüne başına medeni kıyafetler giydirdiği yerli var masada. İşte biliyorsun, şu çatal, şu bıçak diyor, şerefe demeyi öğretiyor falan. Adamı medenileştirmeye çalışıyor, ama Allah’ın yerlisi ne bilsin mutsuz olduğunu, medeniyetsiz kalınca. Bir türlü yarbayın dediği noktaya gelemiyor ve kaçıyor bir gün. Yarbayımız can sıkıntısını gidermeye arkadaş ararmış meğer, o gidince kederleniyor falan. Adamcağızın işi zormuş yani, vahşi’yi önce kendisiyle arkadaş olabilecek bir adama dönüştürmesi lazım. Sonra bir gün geri dönüyor yerli, yanında iki arkadaşıyla, yarbay çok mutlu oluyor, “pişman oldu” diye düşünüyor, medeniyetin daha iyi bir şey olduğunu anladı! Ama o yerli ne yapıyor dersin? Onu mızraklıyor Şükrü, düşünebiliyor musun? Vefasızlığın böylesi. Bunlar olurken başka şeyler de oluyor oralarda elbette, nüfusu 300 bin civarında olduğu düşünülen Aborjinler’in 265 binini katlediyorlar. Geriye kalanlar da topraklarını kaybediyor, yaşam tarzlarını kaybediyor. Şu anda 20 bin kadar Aborjin kendi kültürünü devam ettiriyor. Diyeceğim o ki , senin o yarbaydan ne farkın var Şükrü? Hatta sen bu kanlı medenileştirme operasyonunu kendi halkının üzerinde uygulamak istiyorsun.

Avrupalı’nın, medeninin kibri, geri kalmışlıktan tiksinmesi, kendisi gibi olmayanları aşağılaması, onlara tepeden bakması neyse de; ama azıcık ele geçirilmiş, mektep medrese görmüş, kravat takmış, yemeği masada yemeye başlamış Hintlinin diğer Hintlilerden, üniversite görmüş Cezayirlinin diğer Cezayirlilerden, iki kitap okumuş şairin Anadolu köylüsünden utanması ne acayip bir şey Şükrü! Evet, aslında bir tiksinme değil bu, geri ülkelerin entelektüelinde, okumuş etmişinde her zaman rastladığımız “Beni utandırıyorsunuz!” duygusu. Sömürge aydını kompleksi. Onlar için istemiyor iyi olduğunu düşündüğü bütün bu medeni hayatı, öyle bir toplumun içinde yaşamayı düşlediği, kendini ona layık gördüğü için istiyor.

Aptal, kaba ve kurnazdırlar / İnanarak ve kolayca yalan söylerler / Paraları olsa da / Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır / Her şeyi hafife alır ve herkese söverler

Şükrü, bizim köylüleri yalancılıkla, kabalıkla, kurnazlıkla, ciddiyetsizlikle, küfürbazlıkla, eziklikle suçlar. Şehirlilerde ve şairimizde hiç olmayan şeyler mi! Şehirde bunlarsız iki saat sağ kalınamayacağını kim bilmiyor?

Yoksul görünmeyi sevmez ilerici şair Şükrü. Kılıf kıyafet, mostra düzgün olmalı. İyi görünmek, uygar Avrupalının barbarlara, vahşilere ilk öğrettiği şeydir gerçekten. Tıraş olacaksın, düzgün görüneceksin. Baktın adamlar tıraş olmuyor ve düzgün giyinmiyor, yasa çıkaracaksın. Var bizde mesela, kılık kıyafet yönetmeliği, şapka kanunu!

İlk ekonomik suçlaması onların tüm dünyayı kendi ekonomik gerçeklikleri ile algıladıklarına dairdir: Yağmuru, rüzgârı ve güneşi / Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden / Düşünmezler 

Şairimizin burada durduğu yer nasıl bir yerdir acaba? İlerlemeci ve medeni olduğunu anladık. Ama ilerlemeci ve medeni bakışlar da türlü türlüdür. Kapitalizmi var, liberalizmi var, sosyalizmi var, oryantalizmi var. Diyor ki Şükrü, gözünü sevdiğimin köylüsü, bir kez olsun bencil olma, ötekileri de düşün. Bu, ilerlemeciliklerden hangisine yakışır? Elbette solcu ve toplumcu olana. Kapitalist ilerlemecilik, gemisini yürüten kaptan der, her koyun kendi bacağından asılır der; sosyalist ilerlemecilik ise hep birlikte ilerleyeceğiz, hep birlikte refah toplumunu kuracağız, bu yüzden bencil olma! Ama nihayetinde kardeştir bunlar, çünkü dünyayı ve insanı ekonomi üzerinden algılarlar, öyle algılanması gerektiğini vaaz ederler. Öyle değil mi Şükrü, alt yapı ilişkisi “ekonomi” belirlemez mi bütün diğer üst yapıları. Zavallı köylü ne yapsın? Parayı kaldırdınız da ona mı direndi garip. Hem ayrıca şehirliler, hatta şairler öyle değiller mi, öyle olmadan kalınabiliyor mu bu düzende. Köylüleri bu nedenle öldürüyorsun da, asıl sahibi köylü müdür bu paraya, mülkiyete, rekabete dayalı sistemin?

Köylü nedir biliyor musun Şükrü, gerçekten de asıl felaketi yaratan adamdır! O ki göçebeliği bırakıp yerleşmiştir, o ki tarımı başlatmıştır, o ki mülkiyeti ortaya çıkarmıştır, o ki medeniyeti kurmuştur, yani bu adam burjuvayı da entelektüeli de sosyalizmi de faşizmi de kapitalizmi de çıkaran adamdır, öldürsek yeridir Şükrü. Fakat sen amma tuhaf bir yerden saldırıyorsun; kültürden, senin kadar elit, kültürlü, eğitimli olmamasından.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz / Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler / Kendilerinden olanlarla alay edip / Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar / Devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir / Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar

Şükrü, istiyor ki kıymeti bilinsin, istiyor ki yanlış partilere oy vermesinler, velhasıl Şükrü istiyor ki medeni, çağdaş, ileri bir ülkesi ve halkı olsun.

Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir. Yalnızca o kadar da değil Şükrü! Devlet askerliktir, vergidir, insanlara kendi dillerinin, kültürlerinin yasaklanmasıdır, devlet mahkemedir, cezaevidir, cezaevinde öldürülmektir, işkencedir, inancını yaşayamamaktır, alçak sesle konuşmaktır, konuşamamaktır; devlet adamının olmasıdır; dürüst, yalansız yaşayamamaktır; korkmayalım da ne yapalım Şükrü, Allah’ını seversen?

Şiirin devamında şunları söylüyor ilerici şair Şükrü Erbaş: Evlerinde kitap müzik ve resim yoktur / Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz / Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar 

Ne güzel değil mi? Sanırsınız Paris’in lüks semtlerinde oturan şairimiz yazmış. Babası, hadi en çok dedesi sanırsın köyden gelmemiş. Köylülerin evinde sanat yokmuş, dişlerini fırçalamıyorlarmış da pijama giymeyi unutuyorlarmış. Vay anasını!

Adım başı pınar olsa da köylerinde / Temiz giyinmez ve her zaman / Bir karış sakalla gezerler diyorsun ya, aklıma daha medeni bir yaşam uğruna kesilen ormanlar, kurutulan dereler geliyor. Sen bu şiiri yazdığında kirli sakal diye bir şey yoktu tabii, sakal yalnızca irticacılara özgüydü. Oysa biliyor musun Şükrü, senin kültürel atan Şinasi’yi meclisten atmışlardı sakalsız diye, şimdi sen de onları sakalı var diye öldürmek istiyorsun. İstiyorsun ki herkes kılık kıyafet yönetmeliğine göre yaşasın, temiz elbiseleri olsun, akşamları elbiselerini çıkarıp pijamalarını giysinler, biraz medeni olsunlar yahu, bunda ne kötülük var!

Şiiri satır satır ele alsak olur Şükrü, şiir değil adeta bir medeniyet dersi. Ama çabuk sıkılıyoruz, bildiğin gibi, bir dersi bile sonuna kadar dinleyemiyoruz dışarıda gürül gürül bir hayat varken.

Şaka bir yana; bu, Batıcı, kalkınmacı, muasır medeniyet seviyeci şiir, Anadolu’nun ücra köylerinden birinden çıkıp üniversite okumaya gitmiş, orada şiirle, sanatla, ideolojiyle hemhal olmuş kaç delikanlının ve genç kızın şiir defterinde yer almıştır kim bilir! İnsanları böyle böyle zehirliyorlar, böyle böyle bir örnek yapıyorlar. Bu şiiri gözlerden kaçıralım derim ben. Çünkü şiirin yanlışlığına ikna etmek kolay değil insanları. Şükrü Erbaş’a gelince;

Onu öldürmesek de olur!

Hatta onun kalın suratını görmezden gelebiliriz.

Mehmet İşten

 

Not: Söylemeye gerek var mı, yazıda bir edebi metni değil bir zihniyeti ele aldım.

İtaatsiz.org’un notu: Bu makale daha önce anarşist gazete 4. sayıda ve Sincan İstasyonu adlı dergide yayınlanmıştır.

 

Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

 

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır

Değişen bir dünyaya karşı

Kerpiç duvarlar gibi katı

Çakır dikenleri gibi susuz

Kayıtsızca direnerek yaşarlar.

Aptal, kaba ve kurnazdırlar.

İnanarak ve kolayca yalan söylerler.

Paraları olsa da

Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.

Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.

Yağmuru, rüzgarı ve güneşi

Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden

Düşünemezler...

Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek

Topraklarını büyütmeye çalışırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar karılarını döverler

Seslerinin tonu yumuşak değildir

Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.

Gazete okumaz ve haksızlığa

Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.

Adım başı pınar olsa da köylerinde

Temiz giyinmez ve her zaman

Bir karış sakalla gezerler.

Çocuklarını iyi yetiştiremezler

Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.

Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz

Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.

Birbirlerinin evlerine ancak

Ölümlerde ve düğünlerde giderler.

Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar

Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır

Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.

Binlerce yılın kalın kabuğu altında

Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.

Aldanmak korkusu içinde

Sürekli birbirlerini aldatırlar.

Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse

Karılarından en az on adım önde yürürler

Ve bir erkeklik işareti olarak

Onları herkesin ortasında döverler.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler

Kendilerinden olanlarla alay edip

Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.

Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.

Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.

Yiğittirler askerde subay dövecek kadar

Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-

Ezim ezim ezilirler.

Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.

Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp

Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.

Dindardırlar ahret korkusu içinde

Ama bir kadının topuklarından

Memelerini görecek kadar bıçkındırlar

Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez

Şehre giderler!

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar

Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara

Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden

Kızlarının talihsizliğini

                        ve hayırsız oğullarını anlatırlar.

Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde

Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.

Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta

Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki

Zengin bir akrabalarından söz ederler.

Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar

Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre

Yollara tükürürler..

Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine

Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.

Yarı gecelerde yıldızlara bakarak

Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.

Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa

Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.

Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe

-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa-

Sonuçlarını görmeden inanmazlar.

Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.

Mülk düşkünüdürler amansız derecede

Bir ülkenin geleceği

Küçücük topraklarını ipoteği altındadır.

Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden

Zamanın derin ırmakları önünde...

KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL

                NASIL KURTARALIM?

Şükrü Erbaş


Akla Karşı Tezler

Gecenin üçüdür en uygun zaman, bahse girerim

düşünün: sabah çok yakın

oysa ışıltı yok ortalıkta

nerdeyse gece bitmiş ama sürmekte karanlık

henüz uyanmış bazıları

henüz uyumamış bazıları

bazıları uyanmış uykusuna doymadan

bazıları uykusuna varmadan doymuş

görüyorsunuz ilm-i hilaf ü cedel düzeniyle hayat

nasıl da sürüklüyor kendini

ve ben bunu kanıtlayabiliyorum

şu şair halimle

böylece size ey saygıdeğer erbab-i cumhuriyet

akıllı ve yetenekli olduğumu

kanıtlamış oluyorum

sizler de

bu derin bilgeliği kavrayarak

kendi değerinizi ortaya koymuş oluyorsunuz.

Ütüsüz bir pantolon kadar tedbirliyim

tarihi bir gerçek kadar sıkılgan

bilmem ki Tesalya'daki Termofil

bir yiğitlik anısı

bir hayınlık anıtı mı olsa

yine bilmem quantum kuramını

öğrenen insan haklı mıdır

kendini ardıçkuşu sanmakta-

ben

yirminci yüzyılın sonlarında

en uzak uyanışlar ikliminde yaşadım

bir imparatorluk genişliğindeki gençliğim sırasında

kadınlardan daha çok birinci şubeye vardım.

En mutlu insanlar belki de

baca temizleyicileridir

öyle dar, öyle kara karanlık bir yerdedirler ki

yüreklerini geniş, dayanıklı

aydınlık tutmak zorundadırlar

buna yükümlü sayarlar kendilerini.

Baca temizleyicileri başkalarını sevmekle kalmaz

başkalarınca sevilirler aynı zamanda

çünkü herkesi düşünmeyecek kadar mutlu

herkes tarafından düşünülmeyecek kadar mutludurlar.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Bu sorunun karşılığını bulamıyorum

içinden çıkılmaz bi olay, ama önemsiz

köylüleri öldürmesek de olur

hatta onların kalın suratlarını

görmezlikten gelebiliriz

yapılacak çok şey var daha

sözgelimi ben, kendim

hiç hayıt ağacı görmemişim

görmeden ölürüm diye korkum da yok

değil mi ki albatrosu Baudelaire'den

Yves Bonnefoy'dan semenderi öğrendim

bir gün bakarsınız

şu güzelim bilgiç beynimi kırıp

teneşir tahtası olarak kullanabilirim.

(1974)

İsmet Özel

Önceki Yazı:Baba Tâhir Uryân-ı Hemedânî’den Melamet ve Kalender Hal – Şiirleri
Sonraki Yazı:Biricik’in Tanımı - H. İbrahim Türkdoğan
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...