Mühür: Vasatın Var Olma Çabası - Osman Çakmakçı

"Mühür dergisinin edebiyatımızda ya da şiirimizde hangi boşluğu doldurmak, hangi söylenmemiş ama söylenmesi gereken şeyi söylemek, ya da ne için mücadele etmek için yayımlanmaya başladığını anlamış değilim. Böyle bir kaygılarının olduğunu düşünmüyorum."

Yazsam mı yazmasam mı diye çok düşündüm. Öyle ya köyün doğrucusu ben miydim? Hem söyleyeceklerim herkesin gözü önünde, hatta kimilerinin işbirliğiyle olmuyor muydu? Yazsan bir türlü yazmasan bir türlü. Zira haklarında yazmaya çalışacağım kişiler için eleştirilmek, aynı zamanda gündeme gelmek anlamına geleceği, aslında pek memnun olacakları bir şey olduğu için oldukça arzu ettikleri bir şey. Ciddiye alınmak istiyorlar. Bunu biliyorum. (Eğer 80 şairleriyle ittifak içinde olmasalardı bu yazıyı hiç yazmaz, onları kendi hallerinde bırakırdım, zira o zaman büyük de zararları olmazdı.) Fakat yayımlanmaya başlayalı neredeyse beş yıl olmuş olan ve bu beş yıl boyunca hiç kimseyi ve hiçbir edebi ya da şiirsel kıstası göz önünde almadan pervasızca, cahilce davranan bu dergi en azından uyarılmalı, herkesin yaptıklarının farkında olduğu söylenmeliydi. Köpeksiz köyde değneksiz dolaştılar; ama artık dur denmeli. Bu yazının edebiyat ve şiir tarihinde çok da önemli bir yer kaplamayacağını biliyorum, zira üzerine yazacağım dergi ve yayıncıları bir topluiğne başı kadar yer doldurmuyorlar, ama ne var ki sinek vızıltısı gibi rahatsızlık ve iç bulantısı uyandırıyorlar. (Bu söylediklerimin aşırı ve haksız olduğunu düşünmemenizi isterim. Hakkaniyete ve dürüstlüğe daima bağlı kaldım. Sadece bu pervasızlık karşısında, şiir ve edebiyat adına öfkeleniyorum.)

Mühür dergisinin edebiyatımızda ya da şiirimizde hangi boşluğu doldurmak, hangi söylenmemiş ama söylenmesi gereken şeyi söylemek, ya da ne için mücadele etmek için yayımlanmaya başladığını anlamış değilim. Böyle bir kaygılarının olduğunu düşünmüyorum. Açık olan şu ki, şiir adına hiçbir yeni ve özgün bir şey söylemeyen, vasatların birlikteliğinden başka bir anlam ifade etmeyen bu dergi, sanırım yayıncısı Mustafa Fırat ve karısı derginin kıdemli baş şairi Berna Olgaç (en son yayımlanan 69. sayının ilk şairi olur kendisi) tarafından şiir çevrelerinde kendilerine bir yer bulmak için yayımlanmaya başlamış olsa gerek. (Bir nevi aile ve güruh dergisi.)

Eğer kendi kendilerine çalıp oynasalardı bu, insanları rahatsız etse de gene de ilgisiz kalınabilirdi. Ama kasaba eşrafından Mustafa Fırat, kendince kurnazlık yaparak, dergi ilk yayımlanmaya başladığından bu yana, varsa özgün ve ciddi bir meselesi ya da görüşü onun peşinden gitmek yerine, şiirimizin “yaralı” ve soluğu kesilmiş kuşağı 80 şairlerinin peşine takılmayı tercih etti. Kendilerini yaşayan en büyük şairler olarak gören (zira yaşları itibariyle bunu hak ettiklerine inanıyorlar: ne de olsa tekkeyi bekleyen çorbayı içer; şiir ödüllerini alır) 80 kuşağı şairleri için bu oldukça mantıklı bir anlaşma olarak görünmüş olabilir. Her iki tarafın da kazançlı çıkacakları bir durumdu bu. Hiçbir önem verdiklerini sanmadığım ve olmayan şiirini savunamayacakları Mustafa Fırat’a şairlik mertebesi verecekler, ama buna karşılık hızı ve etkisi kesilmiş ve çoktan takatten düşmüş olan şiirlerini yeniden gündeme getirmek için Mustafa Fırat’ın dergisini kullanacaklardı. Kötülük dayanışması: Birbirlerini karşılıklı olarak var edeceklerdi. Mustafa Fırat’ı ciddiye almadıklarından kesinlikle eminim. Peki neden böyle bir davtanışta bulundular. Dediğim gibi takatten kesilmiş olan 80 şiirini gündemde tutmak için. Mustafa Fırat’ın şiirden hiç anladığını sanmıyorum.
Mustafa Fırat, dergi yayımlamakla kalmadı, aynı zamanda karşılığında para alarak (kitap başına 5-6 bin lira olduğu söyleniyor) kitap bastığı bir yayınevi de kurdu: Mühür Kitaplığı. Diyelim ismi duyulmamış şiir heveslilerinin kitaplarını para karşılığı basarken şiir ve edebiyatın kriterlerini kesinlikle hesaba katmadan sadece para kazanmayı ve deyimi mazur görün cebini doldurmayı düşündü. Bu arada kendine yer edinebilmek için 80 Kuşağı’nın isimli şairlerinin (Haydar Ergülen, Tuğrul Tanyol, Oktay Taftalı, Ali Günvar, V. B. Bayrıl, daha sonraki yıllardan Baki Ayhan T.’nin vb.) kitaplarını para karşılığında basmadığından ama telif de vermediğinden eminim. Onlara saygıda kusur edemezdi. Tabii çıkarlarına dokunulmadığı sürece.
Şimdi bütün bunların edebiyat ve şiir ahlağıyla ne ilgisi var? Bütün bunlar şiirin kutsallığından bihaber ikbal peşinde koşanların yapacağı işler değil mi? Bu arkadaşların şiiri bilmediklerini, bu sebeple ahlakından da yoksun olduklarını biliyorum.

Gelelim derginin son 69. sayısına...

Eleştirecek olduğum için içim kıyılarak 15 lira verip aldığım derginin kapağına bakınca önce yanlış gördüğümü sandım. Gözlerime inanamadım. Sonra iç sayfalara bakıp da aynı şeyle karşılaşınca bunun bir düzelti hatası değil, ama bilinçli bir kullanım olduğunu gördüm. Ve bu pervasızlık karşısında pes! dedim. 80 Kuşağı’nın mücevherci ve kuyumcu şairi Vural Bahadır Bayrıl (ki ismini V. B. Bayrıl olarak yazdığı için kendisini hayranı olduğu İngiliz şair T. S. Eliot’a özenip onu taklit etmekle suçladığım şair) pervasızlıkta sınır tanımayarak ismini W. B. Bayrıl olarak yazmış. İnanılır gibi değil. V ile başlayan Vural ismini W ile yazmış ya da bu W William’ın baş harfi olsa gerek! William Bahadır Bayrıl! Böyle bir şey kırk yıl düşünse kimsenin aklına gelmezdi zira bu olacak şey değil. W. B. Bayrıl’ın ne zaman İngiliz olduğunu bilmiyorum (İngiliz hayranı olduğunu hep biliyordum); ama tutup bir de bunu itiraf etmesi, ismini W. B. Bayrıl olarak yazması akıl karı değil. Hadi o böyle bir çılgınlık ve densizlik yaptı, Mühür dergisi nasıl böyle bir şeyi yayımlayabildi? Dedim ya, akıl alacak gibi değil! Edebiyat dünyamızda hiçbir ölçü, hiçbir izan kalmadı. Ben yaptım oldu demeye getiriyorlar.
Bu sayının kapak ve dosya konusu işte bu W. B. Bayrıl. William, şöyle sunuluyor kapakta: “80’li Yıllar Şiirinin Köşe Taşı Şairi.” 80’li yılları yaşamamış olsam buna inanabilirdim. (Yaşamış olmayanlar da muhtemelen inanıyorlardır.) Ama benim yaşadığım 80’li yıllarda William köşe taşı şair olmayı bırakın, üstadı Hilmi Yavuz’un hararetli müritlerinden biri ve onun şiirinin taklitçisi olmaktan öte bir şey değildi. Hilmi Yavuz’un çevresindekilerden biri olmaktan başka bir özelliği yoktur. Şimdi Hilmi Yavuz şiiri iflas ettiğine göre William’ın sıska şiirinin hiçbir öneminin kalmadığı rahatlıkla söylenebilir. Öyledir de. Dergide W. B. Bayrıl’ın şiiri ve şairliği ve yüce “elmas sıkıntısı” hakkında her biri kuyumcu inceliğinde yazılmış (hele Sabit Kemal Bayıldıran’ın yazısı telkari üslubundaydı) on yazı var. Bir tek Bayıldıran’ı tanıyorum. İsmail Cem Doğru ve Murathan Çarboğa gibi isimlere birkaç önemsiz dergide rastlamıştım. Bayıldıran’ın yazısını okuyayım dediğimde ne olduğunu anlayamadım: Ya William’la dalga geçiyordu ya da bizi mle dalga geçiyordu. Öylesine bir pervasızlık ve garip bir üslupla yazılmış bir yazı. Diğer yazıların sözü edilecek bir yanları yok. Derginin bir özelliği de ilk şair olarak Mustafa Fırat’ın karısı Berna Olgaç’ın kendinden menkul şiirinin basılmış olması.

Şiirin, belki buna inanan kalmadı ama, tarihin başlangıcından bu yana kutsallıkla bir ilgisi olmuştur. Şairler özel bir saygı görmüşler, sözlerine önem verilmiştir. Belli bir şiir ahlakı ve şair tavrı vardır. Ve bunların dünyanın genelgeçer kıymet verilmiş değerleriyle bir ilgisi de yoktur. Şair kendi şiirinin içinde ve elbette kendisini çevreleyen büyük şiir içinde mütevazı bir şekilde yaşayan kişidir. Bu hep böyle olagelmiştir. Şairin ünle ya da iktidar olmakla da derdi yoktur. O bir tür meczup gibi şiirine ve şiire inanarak yaşar. Şiirin gündelik çıkarlarla, menfaatlerle de ilgisi yoktur. Ne kadar kendinize şiir çevrelerinde yer açmış olsanız da eğer şiiriniz gerçek anlamda önemli ve hakiki değilse geleceğe kalamaz, insanlığa bir şey söyleyemezsiniz.
Mühür bana bunları düşündürdü. Edep ve edebiyat ilişkisini.

Osman Çakmakçı

Not: Bu makaleyi Osman Çakmakçı'nın iznini almadan yayınlıyoruz. Mesele ondan çıkmış ve herkesin meselesi haline gelmiş olduğundan zannederim bu  tavrımıza dair bir rahatsızlığı olmaz. Bir kusur ettiysek kendisinden özür diliyoruz.

Aşağıda Numan Bey Arkadaşımızın Notu:

“Merhaba, “Edebiyat dünyası” denen bir dünya var ise, işte ora sansür alanı; söz söyleme, ifade etme, eleştirme gibi meziyetlere sahip olmayan insanlar güruhunun alanıdır bu ülkede. Sansür denen meret bizzat kişinin kendi içinden - yani kendi kendini sansürlemekten - başlayıp, başkalarının ve başka cemaatlerin bireyin ifade etme cesaretini aldıkları ve hatta fiilen bunu gerçekleştirdikleri baskılayıcı ve cemaatleri/toplulukları kısırlaştıran bir etkisi vardır. Kitapeki.com isimli sitede sansürlenen ve “edebiyat dergiciliği” adı verilen alana – öyle ya da böyle – müdahale eden; akraba, dost, arkadaş kayırmacılığının ve kliklerin kendi kendilerine edebiyat, şiir ve sanat üzerine oynadıkları kapalı gettolara bir nebze müdahale eden bu makaleyi yayınlama duygularım canlandı.

Edebiyat, sanat vb. gibi alanda layıkıyla yer bulma çabasının ve mücadelelerin taraftarı olmamama rağmen, bu kayırmacılığı açık etmeye “eyvallah” demek durumundayım kendi adıma. Diğer taraftan her alanda olduğu gibi edebiyat çevrelerinde entelektüelizm ve snopluğa da özellikle tavırlı olduğumu belirtiyor ve makaleyi yaygınlaştırmanızı diliyorum.

Numan Bey”

Önceki Yazı:Postkolonyal Evre ve Avuntu – Umut Saygı
Sonraki Yazı:Max Stirner ve (Bireyci) Anarşistler - H. İbrahim Türkdoğan
1 Yorum
  1. T.S. Eliot yerine William Butler Yeats'a özenmiş olmasın? W. B. Yeats# W. B. Bayrıl.
    Osman Çakmakçı da yazıyı biraz daha ozenli yazabilirdi.

Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...