Mona Lisa ve Boşluk: Olmayanın Değerlenmesi Üzerine – Umut Saygı

"Boşluklar; yakın bir zamanda belki artık imgeye de işaret etmeyip yine başka bir boşluğa işaret edeceklerdir; henüz bunu bilemiyoruz ama sahne ve izleyiciler arasındaki mekânsal ilişki muğlaklaşıp birbirine geçtikçe, gerçekte neyin öznesi neyin seyircisi olduğumuzda muğlaklaşıp, bizi yutuyor."

1911 yılında Louvre müzesinde sergilenen Da Vinci'in meşhur Mona Lisa tablosu, kendini İtalyan bir yurtsever olarak tanımlayan Vincenzo Peruggia tarafında çalınır. Yaklaşık iki yıl boyunca ortalardan kaybolan eserin asıl hikâyesi hırsızlığa karışmış olmasında ziyade, bu olayın eserin meşhur oluşuna yaptığı katkıdır.

Daha önce bu eserden bihaber olan veya yolu bir kez olsun Louvre müzesine düşmemiş kitleler, Mona Lisa'nın duvardaki boşluğunu izlemek için müzeye akın eder. Louvre'in önünde artık müzede olmayan tabloyu görmeye gelen yığınlar uzun kuyruklar oluşturur. Hatta bir iddiaya göre, tablo yokluğunda edindiği izleyici sayısını tüm o duvarda asılı durduğu zaman boyunca edinememiştir. Çalınmasından önce müzede ortalama değer ve ilgiye layık görülen tablo artık yokluğuyla en popüler eserdir.

Gerçek anlamda gösteren ve izleyen arasındaki ilişki tam olarak ne zaman böyle bir evrilme yaşadı kestirmek elbette zor ama modern toplumda izleyici artık ilgisini olguya değil, olay niteliği taşıyan davetkâr çağrıya veriyor. Olay fetişizmi ve sürekli aksiyondan beslenmeye meyilli gösteri toplumu, gösterenlerden ziyade gösterinin kendisine yoğunlaşıyor ve "duvardaki boşluğu" bir izlence nesnesine dönüştürebiliyor. Yüzlerce yıllık ezoterik önermelerde bile imge, hakikate, hakikatte tanımsız boşluğa veya ortak töz'e işaret ederken, bir yerde işler tam tersine evriliyor ve artık boşluk, imgeye işaret ediyor.

Gösteri toplumu ifadesini kavramlaştıran Guy Debord bu evrilmiş ilişkileri ve "izleyiciyi" anlatırken "Gösteri kendini asla sorgulanamayacak olan geniş ve ulaşılmaz bir gerçeklik olarak sunar, tek mesajı şudur ‘Görünen şey iyidir, iyi olan görünür,’” der. Hatta bu duvardaki koca bir boşluk olsa dahi.

Kitlenin bu olay/aksiyon merakı olgu ve özneyi görünmezleştirdiği ölçüde, ona dair konuşmayı veya sebeplerine kafa yormayı da yavanlaştırıyor. İzlenilmeye değer olmayan şey artık gerçek bile sayılmıyor.

Tabi ki artık Louvre’dan tablo çalmak bu kadar kolay değil ama gündelik yaşamlarımızda her an "bilgilendirilerek" güncellenen izleyici oluşumuz, çok daha sıvı bir formda yaşamımızın her anına sızmış durumda. Mesela daha bugün yaşadığımız bir yasak bana, kayıp Mona Lisa tablosunu hatırlattı. Malum bu sabah uyandığımızda artık sanal duvarlarımızın "meşhur" dijital kütüphanesinin yerini koca bir boşluk almıştı. Daha önce bu sayfanın varlığından haberdar olmayanlar bile bugün artık bu boşluk sayesinde sayfadan haberdar oldu. Her gün farkında olmadığımız bu ve buna benzer birçok boşluk duvarımızda yerini alırken, biz yaşamımızın öznesi olma yetisini biraz daha yitiriyoruz. Kitlelerin belirleyici özne olma yetilerini gerçekten kaybedip, kaybetmediklerine dair tartışma süre dursun. Şimdilik, gösterenler tarafından belirlenen pasif bir öznelliğe doğru aktığımız su götürmez bir gerçek

Boşluklar; yakın bir zamanda belki artık imgeye de işaret etmeyip yine başka bir boşluğa işaret edeceklerdir; henüz bunu bilemiyoruz ama sahne ve izleyiciler arasındaki mekânsal ilişki muğlaklaşıp birbirine geçtikçe, gerçekte neyin öznesi neyin seyircisi olduğumuzda muğlaklaşıp, bizi yutuyor. Boşluk kaçınılmaz olarak seyircisini de bir gün kendisine dâhil edecektir. Tamda doğa kanununda olduğu gibi, her boşluk dolmak için vardır hem de bazen daha büyük bir boşluk tarafından…

Biz Mona Lisa kadar şanslı olmayabiliriz ve bir gün tablolar geri gelmeyebilir. Bu sebeple eleştirel akla ve yanlış yapma cesaretine ihtiyacımız var.

 "Gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık anıdır." Guy Debord

Önceki Yazı:Max Stirner ve (Bireyci) Anarşistler - H. İbrahim Türkdoğan
Sonraki Yazı:Eigner (Kendi-olan) – H. İbrahim Türkdoğan
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...