Bir Ramazan İzlenimi Yazısı: Oruç, Nefs ve Ahlak – Numan Bey

"Senede bir ay dahi olsa milyonlarca insanın dünyadan kopup kendilerine dönmesine vesile olacak bir söylem ile var olan oruç ve oruç tutan insanlar, bu insanları neden rahatsız eder. Kalpsiz bir dünyada insanların erdemi hatırladıkları ve yılda bir ay içinde bulundukları bu erdem vahası bu insanları neden rahatsız eder"

Ey gönül bir derde düş kim anda derman gizlidir;/ Gel eriş bir katreye kim anda umman gizlidir.

Terkedüp namü nişanı giy Melâmet hırkasın,/ Bu Melâmet hırkasında nice sultan gizlidir.

Kimileri Eşrefoğlu Rumi, Kimilerinin ise İsmail Maşuki’ye addettikleri bir şiirin ilk iki beyiti. Her ikisinin şiirinde ortak beyitler yukarıdaki beyitlerdir.

Uhrevi ve dünyevi yaşam adı altında sınıflandırılan bir gövdede farklı iki çeşit yaşam olduğunu söyleyen dindar ve dindar olmayanların dünyasında yaşamaktayız. Çoğu kimse bu konuda ortak fikir birliğine sahiptir. Sanki bu dünyada Hz. Muhammed’in, Hz. İsa’nın, Hz. Musa’nın yaşamında dünyevi ve uhrevi gibi bir ayrım varmış gibi!?

Modern dönemin insanı dünyevileşmekten oldukça memnun olmakta ki bu ayrım, inançlı ve inançsız, dünyanın birçok mensubunca kabul görmekte ve dünyevi mekânda rahatlıkla işledikleri günahların uhrevi dünyalarında kapatılmakta olduğunu düşünmekteler.

Böyle bir ayrım olmadan, ahlak ya da din, dünyevi mekânda ikilemlere düşmeden yaşanılabilir mi? Samimi bir duruşun günahlarla dolu modern yaşam karşısında – sömürü, göçmenlik, katliamlar, savaşlar ve İslam için faiz, kimileri için artık-değer vb. – kendi bünyesinde bütünlüğü parçalanır. Şizofren bir yaşamın içindedir bugünün dindarı. Dindarların genel yekünü modern yaşam içinde iken dinsel mekânlar ve ritüeller haricinde aslında dinden kopmuş gibi görünmektedir.

Bu mekânlar ve ritüeller (Müslümanlar için ramazan ayı, oruç, beş vakit namaz, hac; Hristiyanlar için Noel, Paskalya; Musevilerin Çardak Bayramı, yılbaşı bayramı (Roşaşana) vd.)  modern - aslında post modern - zamanların insanının nefes alma ve erdemi hatırlama zamanları; kimisi için korku, kimisi için aşkın hatırlandığı “uhrevi” zamanlardır.

Aslında bu zamanlar din vesilesiyle de olsa insanların kendi mekânlarında – ibadethaneler ya da ortak mekânlar - dindarların dayanışma ve kardeşliği hatırladığı ve yaşadığı zamanlardır.

Post-Modern zamanların insanının toplumsal yaşamını bundan dolayı bir bütün olarak adlandıramayız.  O, bu dönemlerde dindar ve ahlaklı geçinirken, bu dönemler ve mekânlar dışında dindarlığını unutmakta ve zamanın insanı gibi yaşamaktadır. Kısacası bir şizofreninin içindedir. Toplumsal yaşam içindeki bu birey, mekân ve davranış olarak şizofrenik hali benimsemiş ve dünyevi ve uhrevi ayrımı ile bütünlüğünü bozmuş ve bunu kabullenmiştir. Bu durumun dindarlık ve onun prensipleriyle uyumu tartışmasını yapmayacağım.

Bundan sonra söyleyeceklerim özellikle bu topluma ve bu toplumun dindar olmayanlarına...

Oruç ve dini ibadetlere dair: bu toplumda oran olarak çok az sayıda olan dindar olmayan; Kemalist, solcu ve ateist olan kesimin, Ramazan ayı boyunca – bu kesimin aslen nasıl da batıcı yani batı hayranı ve gizli islamofobikler olduğuna ben kaniyim - oruç tutan ve dini vecibelerini yerine getirmeye çalışan dindar olan kesimleri, bu ibadetleri dolayısıyla, aşağılamaları ve hor görmeleri ile karşılaştık. Ve  yıllardır bu aşağılamalarla karşılaşıyoruz.

Nüfusunun oldukça büyük bir oranının bu ibadetlere iştirak ettiği bu toplumun insanlarını aşağılamalara vesile olan çeşitli vakalar da mevcut. Bunlar “oruç yeme” mazeretiyle çeşitli insanlara saldırma vakaları vb.dir. Her yıl bu ve benzeri birkaç vaka yaşanmakta. Öldürme ve linç girişimi vakaları da bilinmekte. Buna benzer vakalar yıllardır bu toplumda oldu, oluyor, olabilecektir de. Fakat toplumun yekünunun dahil olmadığı bu ve benzeri vakaları seksen milyon insanın tahminen yetmiş milyonuna mal etmenin akılla kavranacak tarafı da yoktur.

Bahsi geçen politik duruşa sahip olan bu kesimler anne, baba ve dedelerinin duruşlarından haberdar olmamak için çaba sarf etmekteler. “Toplumsal devrim” gibi ifadeleri en fazla seslendiren tarafın hangi toplumla bunu yapacakları ise başka bir muammadır.

Açlık grevleri ve ölüm oruçları gibi çeşitli pasifist eylem biçimleri kişinin zor durumda kaldığında başvurduğu eylem biçimleri. Bu kesimler bu tarz eylem biçimlerine – politik olmaları şartıyla - duyarsız kalmıyor. Türkiye’de bu eylem biçimleri siyasal örgütlerin varlığını duyurmak ve taraftar toplamak için – bir dönemler silahlı propaganda idi bu ve silahlı propaganda teorisinden vaz geçmiş ve sadece kimi anlarda bombalama ve toplu kitle katliamlarına yönelmiş görünüyorlar – başvurdukları bir araç haline gelmiş durumda. Öyle ya da böyle, bu tarz eylem biçimleri başkasına değil kişinin kendine ve kendi nefsine karşı yapıldığından dolayı saygıyı hak eden eylem biçimleri. Bu eylem biçimi içinde olanlar ne kadar saygıyı hak ediyorsa - bu dini ve toplumsal ritüeli benimsersiniz ya da benimsemezsiniz - kendi isteği ile inancı gereği insan bedeninin en köktenci tarafı olan beslenmeme tercihiyle nefsi üzerine uygulamaya geçmek, hayata ve varlığa dair kaygılarını tefekkür etmek amacında olan insanların bu ritüeli de saygıyı hak etmelidir.

Bu kesimler erdem ve kişinin kendini gerçekleştirmesi, kendi benliğinden sıyrılıp kendi için olması kavramlarından ve duruşlarından haz etmediklerinden olsa gerek oruç, kendinden verme – muhtaca yardım, zekat vermek – gibi şeylere de hakir bakmaktalar. Orucun kişinin kendine ve nefsine dair mücadelesinin ve aynı zamanda yoksulu ve açlığı anlamak açısından dindarların kendilerini terbiye ettikleri içsel bir mücadele olmasına duyarsız kalmaktalar.

Senede bir ay dahi olsa milyonlarca insanın dünyadan kopup kendilerine dönmesine vesile olacak bir söylem ile var olan oruç ve oruç tutan insanlar, bu insanları neden rahatsız eder. Kalpsiz bir dünyada insanların erdemi hatırladıkları ve yılda bir ay içinde bulundukları bu erdem vahası bu insanları neden rahatsız eder, anlamaktan zorlanıyorum.

Hiç kimsenin – devlet, kurum ya da birey - bir başka kişiye nasıl ve ne yapacağını söyleme hakkına sahip olmadığına inanıyorum. Herkes kendi tercihini ve nasıl yaşayacağını kendisi seçer. Seçme hakkı senindir ve sensin, senin hakkında karar verecek olan.

Buralarda oruç tutmayanlara kimse zorla oruç tutturmuyor; en azından buralarda böyle bir durum yok. Böyle bir vaka olduğunda senin yanında duracak miktarda dindarın olması için bir başka insanın - özellikle yukarıdan saydığım nedenlerle ve Kant’ın ifade ettiği evrensel ödev[1] ahlakı (Kategorik imperatif) açısından da -doğrularından olan  hassasiyetine karşı dikkatli olunması ve karşılıklı hassasiyetin yaratılması gerekmez mi?

Dindar ya da değil herkesin Ramazan bayramı mübarek olsun.

Numan Bey

numan@itaatsiz.org

[1] "Her zaman, davranışımızın altında yatan kuralın aynı zamanda genel geçer bir yasa olmasını isteyebilecek şekilde davranmalıyız.'' Yani sana yapılmasını istemediğin bir davranışı başkasına yapma olarak da tercüme edilebilir.

Önceki Yazı:Ayyaşlar Bayramı - Ahmet Hamdi Tanyeli
Sonraki Yazı:Nietzsche, Stirner’in “Plagiyatör”ü mü? (1) – H. İbrahim Türkdoğan
2 Yorum
  1. Yazıdaki yaklaşım yüksek oranlı bir genelleme.İçinde yaşadığı coğrafyada ramazanlı toplulukları devletli yöneticilerin görme açısıyla görüyor. "Yüzde 99'u müslüman olan bu toplum"... Bir kere o "toplum" denilen homojen/tektürlü değil.Ramazansız hayli topluluk var. İkincisi ramazanla devlet kendi görüşünün doğruluğunu yazara da onaylatıyor: islam korkulu gavur batıcılar... böyleleri vardır belki. Asıl sorun bu topraklarda -toplum dememek için bu topraklarda- yaşayanların bayağı çoğu "gizli islam" taşıyor. Yani devlet takvimiyle 30 gün islamı yaşayan ardından da resmen ve "zorla" bayramlaşan "azınlık islamdan korkan"ların gizli din taşımaları. Demek ramazanda basılan alevi köyleri, ramazanda kapattırılan kasaba, kent lokantaları, ramazanda günümüzde bile çalınan davullar, bayramda terk edilmiş kentlerdeki ulvi sessizlik... yine de bay -zengin karşılığı- ve bay'an Ram'ın görünen ve görünmez baskılarının bittiği günleri kutluyorum. Ha bir de islamın gereği mi bilmiyorum, toplulukların kişileri bu ay boyunca kendilerini ruhsal ve maddesel olarak bir sıradışı güçlüklerle boğuşuyor buluyor. Oruç tutan değil, oruç düzenini kuranlarla sorunluyum yani. İftarda ölseniz taksi bulamazsınız, dolmuşlar çalışmaz. Bir lokantada masalar kurulu iftar bekleyen insan görüntüleri arasında sıkıyorsa çorbanızı içip eve gidiverin gibi... Demem o ki oruç tutan kesim bu coğrafyada azınlıkta. Ne yazık ki ezici "devlet çoğunluğu" rollerindeler ve kendi yalanlarına "gizli din" taşıyanların desteğini de kazanıyorlar.

  2. vicdan böyle birşey işte. kişinin inanç ve fikirleri değil insan olmasına, "insani insaflarla" davranmasına bir örnek. farklı açılardan bakışlarla bizi karşılaştırması nedeniyle tebrik edilesi. eyvallah diyorum.

Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...