Wittgenstein’ın Merdiveni – BayRam Bey

"Elbette son zamanlarda dil polisleri iki cinsiyetten insanlardan da çıkıyordu. Dil polislerinin en ateşlileri de devlet kurumlu değil özel kurumlu insanlardandı. Onların çalıştıkları kurumun özel tüzel olmasının önemi yoktu. Çünkü devlet demek bir anlamda da kurumlar bütünüydü. Belki de onları daha ateşli kılan açık bir görevlendirme olmadan “karşılıksız” denetçi, gönüllü eleştirici, taraftar düzeltici, inançlı yarsıtıcı, buyruk tekrarlayıcı buyurucu –D: vergini öde! B: vergini öde!-, sesyükseltici/sesçoğaltıcı karalayıcı –D:hainler! K: kanı bozuk vatan hainleri, millet ve din düşmanları...- çarpı bin böyledirciliğin  izleyicilerine –toplum?- verir gibi olduğu güçlülük hazzıydı."

Uyandığında gülümsüyordu. Neye, kime güldüğünü bilmiyor. Ancak nasıl güldüğünü yüzünün görünüşünü görmeden biliyordu. Yataktan hemen kalkmak istemeden hemen kalktı. Bu eylemi düşünmemişti. Düşünmek bir şeylere, nesnelere, bu sonuçtur denilenlere,  nedenler yakıştırmak, gereklilikler yakalamak, zorunluluklar bulmak, bunları akılcılaştırmak ve bunun gibi edimlerin hiçbirinin farkına varmamak gibi bir oluşsa eğer. Bazı çevirmenler ile yazarların –arapçadaki[1] fikir karşılığı ya da bazı batı dillerindeki “idee, idea, reflection” karşılığı- düşün, düşünü, düşünüm dedikleri edim ise çok başka olmalıydı. Kolayına kaçan, kolaycılık yanlısı olan çevirmenlerse aynı tümcede “düşünce, fikir” sözcüklerini yan yana bir marifet olarak kullanabiliyorlardı. Bir gerekçeleri vardı elbette. “Düşünce” ile “düşünce üzerine düşünme” arasındaki fark idi bu belki. Bu farkın zorladığı ayrım karşısında da “düşünce-fikir”, “düşünce-idea”, “düşünce-düşün, düşünü, düşünüm” gibi sözcükleri kullanıyorlardı. Yoksa sorun anlamın en az iki yönünün ilişkisi açısından açmaz olan bir sorun muydu? Anlatma ile adlandırma ilişkisi. Anlatma öne çıkarılınca saklanan, bir örtüye bürünen ad ya da ad öne çıkınca belirsizleşen anlatım mıydı?[2]

Bir işi, bir eylemi yapmak ille de önceden düşünmeyle olmuyordu. Uyanıyordunuz, gülüyordunuz, yataktan kalkıyordunuz... Elbette her kişinin durumu her durum karşısında farklıydı. Elbette bir kişinin tavırları bile farklı zamanlarda, farklı yerlerde farklılaşıyordu. Yataktan kalkayım diyordunuz, kalkıyordunuz. Güleyim deyip gülüyordunuz... İşte buna gülünürdü. Siz düşünce insanıydınız. Hem de en has en soylu türünden. Önce düşünüp sonra eyliyordunuz. Değil mi ama!

Gülerek terlikleri ayağına geçirdi. Bu tartışma konusu uyur uyanık yatak durumundan uyanıklığa devreden olmalıydı. Şükür düşünce insanı –adamı- değildi. Şükür “şu terlikler ayaklara geçirilecek[3]” demeden terliklerle ayakları buluşuyordu. Şükür eğer alışkanlık[4] denilen buysa eğer, alışkanlıkları vardı. Yüzünü yıkarken yüzünü elleriyle yıkadığının farkına vardı. Güldü. “Elini yüzünü yıkarken” mi demeliydi? Demek dile gelmeyen düşünceler üzerine dilde düşünürken de dilin anlatım, anlam merdiveninin basamakları vardı. Sonsuz basamaklar. Dikine tırmanan. İnişine düşen.

Ellerdi yüzü yuyan. Ayaklardı gövdeyi götüren. Gönüldü yüzü güldüren. Ayaklar, kollar, gövde, beden... Hepsi bir bütündü aynı bedenle ve aynı bedende düşünen. Ama dedi, merdivenin altını üste çevirerek ne yapılabilir ki! Hatta merdiveni yere yatırarak? Düşüncede, eylemde, etmede, olmada, kılmada merdivenden kurtulmak gerekiyordu. Gerek? Kim dedi?

Son soruyu atladı. Nasıl güldüğünü aynada görmüştü. Tam gülüşünün nedensizliğini, dayanaksızlığını, kırılganlığını, geçiciliğini, kendiliğindenliğini sevecekken aklına bir şey düştü. “Nerdüvan[5]” dedi. “Çocukluğumuzda ne derdik merdivene? Ne derdik, çocukluğumuzda bugün merdiven dediklerine ve dediğimize? Merdivene dönüştürülen sözcüğe çocukluğumuzda ne derdik? Ayakçak?”

Çadırdan dama geçmeyi istemek, çadırdan dama geçirilmek, çadırdan dama geçmek zorunda kalmak. Düşüncede, duyguda, değer verişte, bir değeri benimsemede, benimsemek zorunda kalışta, gerekli sayışta. Ayakçağa dama çıkmak için ihtiyaç vardı. O damlı bir yaşamda onsuz da olunabilir diye bir yana atılamazdı. Kullanılacağı zaman almak için bir yana dayanır ya da uzatılırdı.

Ancak buna gülmemişti. Ne de bir insan yaşamı süresinde önce ayakçağın, sonra nerdüvanın unutturuluşuna, unutuluşuna. Hatta gereksiz, bakılmaz, görülmek istenmez bir kaydının hiçbir sözlüklükte olmamasına elbet gülünemezdi. Neydi bir insanı güldüren şey nerdüvan ya da ayakçak derken? Yoksa nerdüvan dediği bir yer ve zamanda ona güldükleri için mi o da kendine gülüyor? Cık/değil! Bu acıklı bir dil ulusçuluğu, ulusçu dilcilik ya da acıklı imparatorluk zamanlarında “aydınların ve ulema”nın “lisan-ı hane-i siyah”[6] dedikleri nesneyi konuşup bilen anlayan bir toplulukta büyümüş olmakla da ilgisizdi bu kendililiğinden gelen gülüş.

Söz ve sözcük ortak bir edimle üretiliyordu. Sonra başka bir sözcük başkalaşmış olan şeye, o eyleme, o neliğe ve niceliğe ad oluyor, ad konuluyor, kılınıyordu. Devlet merdiveninde söz ortaklaşa değil onun bazı kurumlarındaki görevli ya da çalışanlarınca türetiliyordu[7]. Sonra okul, devlet dairesi gibi kurumlarda herkes böyle söyleyip böyle yazacak deniliyordu. Kurumlar dışında yazarlara, çevirmenlere, gazetecilere, hatta hiçbir kimseye böyle söyle, böyle yaz denilmiyordu. Ancak insan denilen ile bir iş yapan eden kimse devletin ya da devletdışının bir kurumu tarafından kuşatılmıştı. Egemenlik altına alınıyor, var olan yürüyen düzene katılıyor, iliğine dek emiliyordu. Orada herkes kendi basamağının altında olanlara, bazen de altında saydıklarına karışabilirdi. “Dahi anlamındaki ‘de’leri bitişik yazanlar sayfamdaki paylaşımlara, yorumlara yorum yazmasınlar lütfen!” “Tv, tknlj, tlf et, izmr gibi garip kısaltmalar yapıp daha İzmir’in nasıl yazıldığını bilmeyen arkadaşları sayfamdan atıyorum...” (İki Facebook paylaşımı ve alttaki yorumlardan biri.)

Fakat sözcük, söz, dil orada burada öyle oluyordu her nasılsa. Bu oluş, bu yapış mı demeli, bir bakıyordunuz gücün merkezinden en uzakta bulunan bir yerleşimde bile yerlileşiyordu. Devletin ücretle ve bedel almadan çalışanları elbette orada yaşayan herkesi zorlamıyordu. Zaten buna devletin (parçalarıyız, görevlileriyiz, yetkilileriyiz ve gönüllüleriyiz... diyenlerin de) gücü yetmezdi şükür. Ama fırsat çıktıkça, fırsatlar yaratıldıkça denetler ve düzeltirlerdi. Eğer orada okul[8] varsa ve zorunlu olarak okula gidecek yaşta çocuklar varsa “benim saçım sana kemend ü nerd-ban olsun! diyüp saçların çözdi[9]” diyemezdi biri. Hele hele hiç böyle yazamazdı[10]. En başta ona beraber oynayıp birlikte büyüdükleri akranları gülerdi sınıfta. Öğretmen onu güneş kadar apaçık bir bilgelikle düzeltirdi[11]. “Nerd-ban değil oğlum/kızım, merdiven.”

Güldüğü şey bunların hiçbiri değildi. Uyanır uyanmaz aklına düşen düşünceydi onu gülümseten. Birgün, bir sabah, zamanın bir yerinde –bütün şimdilerde- devletsiz uyanılabilir miydi? Bir düşün (virgül) uyanıklığa yakın bir düşün artığı mıydı bu soru uyanıklığa artakalıp düşen? Sorunun kendi içeriğinin biçimi, tözü ve anlatmanın, dile düşürmenin biçimi, tözü bile belli değildi. Belki devletsiz yatıp devletsiz kalkılabilinir miydi diye düşünmeliydi? Belki de (büyük yazaçla başlayan) Devlet olmadan yaşanılabilir miydi? Büyük yazaçlı[12] Özne Devlet?

Bir kurama göre devletle yaşamak gerekmiyordu. Yaşamı sündüre sündüre o kurama uydurmaya çalışmak. Yaşamı bir tarafından çekmek, bir tarafını itmek, yuvarlamak, bastırmak, düzlemek... Zaten çok da gülünç olurdu. Var olan kuramların çoğu sonuç olarak yönetmekle, yönetim aygıtları, kurumlarıyla ilgiliydi. Devletli felsefenin ya da devletin felsefesinin siyaset felsefesi. Ücretlilerin, gönüllülerin ürettiği felsefe. Geriye kalan azı ise yönetime, yönetilmeye karşı olmayla ilgiliydi. Ancak o karşı oluşu da şöyle ya da böyle karşı olunan[13] belirliyordu.  Yönetimi de karşı oluşu da duvarın duldasına dayamalıydı kişi. Hani göçebe yurtlarından köy yerleşimlerine kondurulunca derme çatma evciklerin damına çıkmak için kullanılan nerdüvan/ayakçak/ basgançak gibi. Evcik ev yerine kullanılmak zorunda kalınınınca içerisinde yer kalmadığından daha az yağmur yaş değen dulda bir duvar dibi bulunurdu. Orada ona ihtiyaç olursa kullanırdı. Ayrıca ihtiyacı olan “gon[g]u gon[g]şu da seslenip ya da sessizce götürsündü. “Armağan armağana armağan (anımsanan armağan?) olsun”du[14].

Kuramları da ayakçakların yanına yatırmak hoş olurdu doğrusu. Gerektiğinde ayakçağı kaldırıp dama dayamak gibi, gerektiğinde gökdelenin bir katına bir vinçle (taşınır asansörle) ulaşmak gibi kuramları da zamanı gelince kullanmak için. Kuram ile kurumun sağlam bağları vardı. Bir sabaha kurumsuz, kuramsız uyanabilmek yüzyıl önce olabilirdi belki. Ama şimdi?

Hemen onlarca düşünce, kuram, kurum insanın üstüne üstüne atlıyordu. Her insan teki onlarla tanımlanıyordu çünkü. Bir devletin uyruğu, kurumların görevli ödevlendiricisi ve ödevlisi, bir dinin inananı, belirlenmiş bir düşüncenin izleyicisi, durmadan belirlenen bir dilin konuşanı, bir işin çalışanı, çalışmak zorunda kalanı, bir beceriksizliğin taşıyıcısı ya da “öznesi” olarak işsizi, bir aklın, bir zekanın taşıyıcı işbiliri olarak varlıklısı, tek vatanın bir yaşayanı, sonuç olarak toplum yaşamının başarılı bireyi... bunlarsız yaşanamaz mıydı? Elli yıl önce bunların çoğu olmadan yaşadığımız gibi, çoğumuzun tek olarak tanımlanıp yaşatıldığı bugünkü kitlede, bugünkü kalabalık çeşitlilikte bunların çoğuna ihtiyaç var mıydı? Bunları da bir duldaya dayasak ne olurdu! Gerektiğinde kullanılsın diye mi?

Bunlara gülüyor olmalıydı. Bunlara gülüyor olsa gerekti. Bunun gibi şeyleri hiç düşünmeden belleği dolmuştu da yüzeye sıçrayanların arkalarında bıraktıkları belirsiz izler güldürüyor olmalıydı: Bir güne devletsiz uyanılabilir miydi? Vergisiz mülküyetsiz, askersiz, zorunlu askerlik görevi olmadan; okulsuz, zorunlu okula gitme olmadan[15], hastanesiz, polissiz, özel güvenlikçisiz, güvenlik kavramı olmadan; yazılı yazısız kimliksiz, önceleri bir devlet halkına şimdilerde bir devlet toplumuna sayılmadan; mahkemesiz, yasasız, cezasız, hapishanesiz; ücretli emeksiz, kutsal çalışmasız, anaparasız, piyasasız, borçsuz, ekonomi yönlendiricileri olmadan; temsilsiz, temsilcisiz, yönetimsiz, yöneticisiz ya da her kişinin kendini yönettiği bir yaşam. Karışanı yönlendireni o yana süreni bu yana çekeni... olmadan (virgül)  noktalıvirgül hiç olmadan, soru işaretsiz ama ünlemli.

Ünlemli bir yaşama uyanmanın neresi güldürücü olsundu ki? Bunun bir zamanlar gülünç bir şey (hayal, hoş kuruntu, gündüz düşü, ütopya) olduğu söyleniyordu. Bu dönemde ise düşünülemez olan bir şeydi. Neden çok şey bilen, durmadan bilgi üreten, devletin bilgi kurumlarında çalışan görevli, ödevli, atanmış, gönüllü bilginler, bilgeler, uygulayıcılar, araştırıcılar, inceleyiciler  böyle bir şeyi düşünebilmenin olanağından yoksundular? Yoksa aşkınlığın “O”sunun adı devlet miydi? Düşünmenin önseli (a priori), sonsalı (a posteriori) O muydu ki her yer, her zaman, her nesne, her özne, her gücülde ve her edimde Osuz[16] olanaksız ve gerçekleşemez olandı?

İçi yandı. Yoksa içinde olduğu yaşamın düzenlenişinin ağırlığına katlanamayışının bir dışavuruşu muydu o gülüş? (İşkence çekmiş ve direnmiş kişilerde sık rastlanan bir gülüş. Anlatımdaki işkence acısı, küçültmesi, çaresizliğinin... bir bildirimi de olan bir gülüş.)  Zaten gündelik düzenlenişin bir kıyısında kimse tarafından önemsenmeyen, işe gelip gidişinin bile yalnızca bilgisayar kayıtlarında gerekli olduğu zamanlarda izlenilen... sıradan bir çalışan. O’nun Düşüncesi’nin belirlemişliği içinde O’nun Dili’nin bunu derken kendine sakladığı düşüncede  “sıradan olmayan çalışanlar”ı ne’tmeliydi ya? Merdiven sözcüğünün tarihi koparak birbirine eklenen süreksizlik ve sürekliliğin de tarihiydi ki O’nun Tarihi’nin bir parçası olmalıydı[17].

İyi ki okuma alışkanlığı vardı. Sürdürüyordu bu alışkanlığını. (Alışkanlık deyince sürdürüyordu diye yazmak niye? Anlatımdaki örtük bildiri/beyan apaçık olsun diye mi? Seçik olursa açıklık yiter, en azından örtünür mü? Soluğunu fark et ey yazıcı!)  Bilerek ve isteyerek. Bilmeden, istemeden ve kendiliğinden. Okumak için okuyordu çoğunda. Amaç, erek yoktu[18]. İlle de akılcılaştırma[19], önermeleştirme, ilkeleştirme, yöntemleştirme, düzenleştirme peşinde olanlara bilip bekledikleri bir söz söyleme gerekliliği duymuşsa onlara neden[20] sayabilecekleri bir şeyler söylüyordu “dil mahpusanesinde”. Neden[21] de O ayakçak düzeninde onsuzluğun olamayacağı bir nesneydi. Bir nesne ki kendisinden sonrakine özne, kendisinden önceki basamağa da nesneydi. Her şey belirlenmişti insan kalabalığına. Yönetenler tarafından (misal, temsil, özdeşlik, aynılık, benzerlik, eşitlik taslayıcıları) o kalabalığın, kitlenin, çoğunluğun hayrına olarak. Rastlantıya[22], şansa, zar atmaya hiçbir yer yoktu. Bilimsel ve nesneldiler.

Okumak bir de en ucuz zaman geçirme uğraşıydı onun için. (örtük bildiri: geçim maddelerine, araçlarına ucu ucuna ulaşmak. Onu bunu almayıp şu daha ucuzu bulmak. Amaçlar ve araçlar.) Çoğu zaman kitapçıları dolaşıp bir ya da birkaç kitap alıyordunuz. Daha kitabı almadan zaman geçiriyordunuz. Kitabevinin bölümlerini, raf önlerini dolaşıyordunuz. Kitapları çekip şöyle bir karıştırıyordunuz. Yerine bırakıyor ya da yanınıza alarak başka raflara bakıyordunuz...

O akşam da işten sonra bir kitapçıya uğradı. Kafa dağıtmaya bire bir yerlerdi kitapçılar. (Örtük bildiri/m: amaçlar, istekler, doyum nesnelerini birbirinin yerine koyma ve en ucuz fayda nesneleri sağlama.) Sabahı çoktan unutmuştu. Dolaşa dolaşa üç kitap aldı. Kredikartı vardı nasıl olsa. Köleliğin yakın geleceğini de (Zenon’un açmazı uyarınca –Aşil kaplumbağayı hiçbir zaman geçemez...- geleceği sonsuz bölmelere uğratarak geleceğin gelmeyeceğini gösterircesine) köle sahiplerine satmak. Yaşam ancak borçlandığınızda onaylanarak sürdürülebiliyordu. Doğumdan başlayan bir O’nun borçlusu oluş.

Eve vardığında kitapları masanın üstüne bıraktı. Şimdi karnını doyurup üstüne çay içmeliydi. Çayını yudumlarken kitapların birini karıştırmaya başlar başlamaz diğer iki kitabın da tahminen benzer konuda olduğunu düşündü. Oysa birden çok kitap aldığında birbirinden ayrı alanda, türde, konuda kitapları kendiliğinden seçmiş olurdu. Yerinden kalkıp masadaki kitapları getirdi. Sonunda anladı ki kitapların üçü de devlet üzerineydi. Devletsizlik üzerine bir kitap varmıydı ki! Yok yok, devletsizlik “iyidir” diye başlayan kitaplardan değil düşündüğü. Zaten olsaydı, böyle bir kitabın değdiği herkes, her nesne çok rahatça devletliler tarafından bir ödeğe çarptırılırdı. Ezaya, cefaya, cezaya. Ondan önce yayıncı bulunamazdı. Ondan da önce böyle bir şeyi “çatlaklar[23]” dışında hiçbir kimse düşünemezdi. Bütün bunların öncesinde de...

Alanları, türleri sınıflandırılmaya kalkışılsa kitapçıdaki çalışanın yaptığı gibi bir rafa konulabilirdi evin yeni konukları. Üstelik bunu da çok az kişi yadsırdı.

Bir yılın sonunda ev kitaplarla doldu. O yine eski tarzıyla, tutumuyla, alışkanlığıyla kitaplar alıyor, kitaplar okuyordu. Eski olmayan, alışkanlığı içinde yeni denilebilecek eğilimler de vardı. Çok farklı konularda, türlerde, alanlarda kitaplar okusa da kovaladığı hep birkaç soruydu. O soruların örtük, kapsanmış soru uzamında, zamanında yanıtlarının sorularla birlikte oluşturduğu sorunsal ve sorunsal çatallanmaları. O sabah yatakta uyandığında onu güldüren o belirsiz iz, o belirsiz soruydu biri. “Devletsiz bir sabaha uyanılabilir miydi?”

(Elbet düşüncesinin anlatımdaki tümcesi sorunluydu. Anlam düşüklüğü var, denilebilirdi. Biri de ortaya çıkıp “beyefendi! Neye göre bir anlam düşüklüğü var,” diyebilirdi. Elbette son zamanlarda dil polisleri iki cinsiyetten insanlardan da çıkıyordu. Dil polislerinin en ateşlileri de devlet kurumlu değil özel kurumlu insanlardandı. Onların çalıştıkları kurumun özel tüzel olmasının önemi yoktu. Çünkü devlet demek bir anlamda da kurumlar bütünüydü. Belki de onları daha ateşli kılan açık bir görevlendirme olmadan “karşılıksız” denetçi, gönüllü eleştirici, taraftar düzeltici, inançlı yarsıtıcı, buyruk tekrarlayıcı buyurucu –D: vergini öde! B: vergini öde!-, sesyükseltici/sesçoğaltıcı karalayıcı –D:hainler! K: kanı bozuk vatan hainleri, millet ve din düşmanları...- çarpı bin böyledirciliğin  izleyicilerine –toplum?- verir gibi olduğu güçlülük hazzıydı. Toplanıp öldürme –linç, recm, yakma...- her devletin ya da devletin hukukunda kışkırtılma nedeniyle işlendiği ön benimsenmesiyle yasanın buyurduğu ödekte bir indirime uğratılırdı. Toplanıp öldürme öznesi –devlet düzeni taraftarları- belli bir nicelikte saptanamaz, dolayısıyla olay dosyası –osmanlıca: fail-i meçhul, tefrik, evrak- metruke vb.- zaman mağarasında/mağazasında yitip giderdi. Devlet kendisine değen her okşayıcı dokunuşa, düşünceye, inanışa, duygulanmaya kişisine ya da nesnesine göre karşılık verirdi. Devlet bir açıdan kendisine dokunan elleri anlamlandırırdı. Bu anlamlandırma birçok dokunuşu sınıflandırılabilir, bazılarını da sınıfdışına atarak onları elerdi. Bu seçme ve eleme bir eylemde, bir edimde bir aradaydı. Seçerken eleme, elerken seçme. Devlet için seçilen egemenliğe boyun eğenler için onların saflarından çekip alınan ya da elenendi. Elemenin sonsuz yolları vardı elbette[24]. Her sınıflandırma ve sınıfsızlaştırma devletin önemli bir işleyiş biçimiydi. Elbette dahaları da vardı. Çatlak türkçe öğretmenimiz biz o zamanki bebelerin anlamadığı, anlamlandıramadığı  sözcüklerle “her kalifikasyon haddı zatında bir diskalifikasyondur” derdi. Bugün bu deyişle aynı amaç ve niyeti taşıyan, aynı yöne akan, aynı işi gören başka bir deyiş de sınıflandırma ile sınıfsızlaştırma, sınıftan çekip alma, sınıf dışına atma, yersizyurtsuzlaştırma idi. Eğitim bunun önde gelen kurumuydu –Zenon açmazı-. Orada yer alıp geçimini oradaki görevden çıkaranlar bu işleyişlere (sınıflandırma, sınıfsız koyma, hiçleme, üfeleme ve üfelenme[25] ya da arapçadan ödünçlenerek türetilen heder etme...) ister istemez aracı olurlardı. Orada sözü belli bir doğruluk istemesine, belli bir gerçeği gerçekleştirme istenci ya da gücüne getirenlerin söylemleri de hiç yargısıyla yaralanırdı. Başka bir etkisizleştirme[26], dışlama, hiçleme, yordamı da söylemin “öznesinin” çatlaklığı, bir tahtası eksikliğini işleterek olurdu. Oysa deli denilenlerin söylemlerinin örtülü ve kutlu bir gerçekliğini benimseyen bir kültürde yaşıyorduk. O ise deli niteleme sıfatının yiğitlere, kendi kişisel çıkarlarını geriye atıp topluluğun “iyiliğine” uğraşanları gösterdiği bir kültürde büyüyorduk. Bir kişi şaşırtıcı güzellikte bir davranış gösterdiğinde de “deliii!” demez miydik –‘ben’in boşluğuna ek olarak ‘biz’in boşluğu-?

Sonra birtakım özne denilenler, kendilerini özne sayanlar, birey çağrılan güç (erk, iktidar, power) sahipleri, görünmeyen güçlü kılınmış görevliler, hem açık hem de gizli aygıtta makam ve üstmakam malikleri... bizi “disqualifier ve déclassé[27]” ettikçe “Çatlak”ın hiç de çatlak olmadığı, anlattıklarının öncelikle kendi yaşamına da değdiği, sıranın bir  zamanda bir yerde bize de geleceği, aslında niteleyenlerin, niteliksizleştirenlerin, sınıflandıranların, sınıfsızlaştıranların yaptığı işe “devlethalkın/ devlettoplumun/devletulusun” yaşamı ve de günlük yaşamı belirlemesi denildiğini[28] biraz anlar gibi olmuştuk. Köye efendi yetiştirme enstitüleri, ziraat okulları, turizm ile ticaret okulları, sanat okulları, çırak okulları, imam ile hatip yetiştirme okulları, astsubay, subay ile polis okulları... devletin osmanlı geçmişinin devşirme okulları[29] gibi çalışıyordu. Elbet bunlar her dönem aynı iş için –sınıflandırma, sınıfsızlaştırma- değişik adlarla kurulacaktı.)

Bunları kimseye söyleyemezdi. Zaten söylemeye çalışmıyordu da. Çünkü var olan dil ile bunlar ya da belirsizce belirip zihne soru olup çıkanlar anlatılatılamazdı da. Bazı düşünürler sonradan vazgeçmiş görünseler de aksini yazmışlardı[30]. Çünkü devletin, halkının, halkbilimin, toplumun, toplumbilimin, insanbilimin, iktisadın, belirlenmiş yaşanılanların içinde, karşısında değil bütünüyle dışında bir anlatma aracı, dili, bilgisi, konuşma sanatı –retorik, discours, diskur, nutuk, söylev, belagat) gerekiyordu[31]. Bunu yani çoğu desteksiz söz öbekleri oluşturabilecek yetenek ve güçte olsa bile –ki değildi,- bu sefer de onu dinleyecek kişilerin anlama, anlamlandırma sorunu başlayacaktı. Bir başka açmaz da –çelişmeden kendini ortaya koyamayan ya da konulamayan çözümsüz önerme, önsav, ilke...- düşünülemeyen, varoluş kazanmamış bir varlığın[32] anlatımının alanında bulunan anlatılamazlıktı. Yani varoluşsuz bir varlık ancak bu dünyada değil sonsuz bir aşkınlıkta kabul edilip duyulan büyük korku içinde hemen unutulmak zorunda kalınırdı.[33]

Sonnotlar:

[1] Dil adları –Türkçe gibi- devletli yazıda “büyük” yazaçla/harfle yazılır. Yön adları –Batı- da. Meram anlatabilmek, yazılı anlatının bir derece anlaşılması ise buna gerek yokmuş gibi geliyor. Kuzeydoğu yazarken küçük harfle başlanıldığında anlamın okuyana bağlı derecesi birazcık aşınıyorsa güneydoğuya da büyük başlayıp şöyle yazılmalı: “Güneydoğu’nun ideolojik yollarında...” Bunu kim diyor? Mantıksal tutarlılık mı? Kimin mantığı? Çoğunda ona da boş veren bir dünyanın insanlarıyla bağlantı içinde yaşıyoruz. Nasıl? Kendini kiraya vermek çok büyük bir ahlaksızlıktır. Ya her şeyin işveren tarafından belirlendiği çalışma sözleşmeleri, çalışma yazmaları?.. Boş veriririz. Akılcılaştırma ya da “Rationalisierung” denilen bir sihirli değneğimiz var. Bu topraklarda “kitabına uydurmak ya da mahana bulmak” deniliyor. Yani mahananın/nedenin gerçeğin dışına düşen kurgusallığı. Ama diye başlar dil, ben kendimi değil işgücümü kiraya veriyorum... Olay buysa kölelik nedir ki!

[2] “Temellendirmek, başkalaştırmaktır. Doğru ve yanlış, anlamın kayıtsız kalarak olanaklı kılmakla yetineceği basit bir adlandırmaya ilişkin değildir. (...) kendini aşmak suretiyle nesneyi adlandırmak idesel anlama özgü bir özelliktir. Adlandırma, doğru bir önerme durumunda gerçekleştiği ölçüde, anlamı oluşturan genetik serilerin veya ideal ilişkilerin limiti olarak düşünülmesi gerekmeseydi, asla temellenmezdi.” (G. Deleuze, Fark ve Tekrar, s. 210, çevirenler B. Yalım, E. Koyuncu 2017.)

[3] “Geçirilecek” biçimi/kipi bile farklı zamanlarda çook farklıydı. Dildi, değişmeden kalması gereken bir Kurumdu. Kim diyor? Ama dil kapalı bir yerde bile durmadan değişirdi. Onun bir kendiliği vardı. Kendindeliği ve kendi içinliği de kapsayan bir kendilik. O kendiliğe “dışarıdan” karışıldığında istenen sonuç ortaya çıkmıyordu. Türkçe denilen dilde 14. yy. yazmalarında “-ecek” kipi bugünkü işlevi, görevi, biçiminde kullanılmıyordu. Göreceğiz. Hoca Mesud’un -14. yy.- yazmasını kendince güncelleştiren Bekayi’den -16. yy.- birkaç tümcecik: “Tac ü tahtı anlarun[g] önin[g]de Süheyl’e teslim ideyin. (s.86). Giçen iş ü işretleri an[g]up ‘bir dahı görem mi?’ diye aglaridi. (s. 279). (...)ömrüm oldukça şehzademi arayam, ya bulam handan olam, yahud anun[g] talebinde ölem! didi. (Bekayi, Süheyl ü Nevbahar, haz. S. İnce 2003.)

[4] “Bir aracı kullanabilmek (ya da bir işi yapabilmek) ve bunu rahatça yapabilmek için –aynı anda hem öznel hem nesnel olup eylemin etkililiği ve kolaylılığıyla olduğu kadar onu yapanın yaşadığı tatmin ve mutlulukla da tanımlanan bir rahatlık- uzun bir kullanım deneyimiyle, bazen metodik bir eğitimle ona alışmış olmak, gizli bir kullanma kılavuzu gibi kendinde saklı bulundurduğu amaçları kendi amaçları olarak benimsemiş olmak, kısacası, araç tarafından kullanılmaya, hatta araçsallaştırılmaya izin vermiş olmak gerekir.” (P. Bourdieu, Akademik Aklın Eleştirisi, s. 172, çeviren P. B. Yalım 2016.)

[5]Nerdivan (Borçalı. Derbend, Füzuli, Hamamlı, Qazax)- Pillekan. –Abdul evçin yexşi nerdivan düzeldü. (Derbend); -Nerdivannan oxarı çıxer, aşağı aşağı tüşöller(Borçalı). (Azerbaycan Dialektoloji Lüğeti).

“nerdimek Merdiven. (Güney –Denizli). Merdıman [merdügen, merpukan, mertmen -1, merzuvan] Merdiven (Dörtduvarlı, Düzce, -Bo. (TDK Derleme Sözlüğü). Basgançak 1 n step, steps, stairs. Elisey Köşgünin basgançagında. On the steps of the Elysees Palace (haz. A. J. Frank, J. T. Werner –Tanchmouradova-, Kiril harfli Turkmen-English Dictionary).

[6] “Siyah hane Kara ev ki ihşam çadırlarıdır. Meşum ve na-metin haneden kinaye olunur. Teşa’um zevce, esb ve hanede olur.” (Mütercim Asım Efendi, Burhan-ı Katı, haz. M. Öztürk ile D. Örs 2009)

[7] “Ne var ki resmi ve ortak dilin hiçbir yerli ağızla örtüşmediği ve topluluğun hiçbir üyesince birinci dil olarak konuşulmadığı durumlarla da sık karşılaşılır. Bu dilin kullanımı, yerli ağızların konuşulamayacağı kimi durumlarla sınırlıdır. Bu dil, topluluğun her türden gereksinimlerine uygun düşmeyen, öncelikle yazınsal ya da kutsal nitelik taşıyan geleneksel bir dil olabilir.” (A. Martinet, İşlevsel Genel Dilbilim, s. 133, çev. B. Vardar.)

[8] “Eğitim kurumu, kültürel yasanın az çok evrensel bir kabülünü dayatabildiği ölçüde, ona biat etmek için gereken evrensel edinimlerin bilgisini hiç de o denli yaygın ölçüde dağıtamadığı halde, epistemokratik sosyodiseye [yerleşik düzenin gerekçelendirilmesi] aldatıcı ama toplumsal olarak son derece güçlü bir temel kazandırırı.” (P. Bourdieu, agy. s. 90.)

[9] Bekayi, Süheyl ü Nevbahar, s. 172.

[10] “Her dilin birlik gösterdiğinin  ve türdeş olduğunun sanılması dilsel koşulların çeşitliliğini unutturduğu gibi, her toplumun konuşma diliyle yazı dili arasında zorunlu bir özdeşlik bulunduğu yönünde yanlış bir kanıya da yol açar. (...) Yazı dilinin yerel dilden ‘başka bir dil’ olduğu durumla yazı dilinin yalnızca başka bir biçem olarak düşünüldüğü durumu birbirinden ayırt etmeye yöneliriz. (...) Her şey, yazılı biçimin değişmezliği, resmi ve yazınsal dilin tutuculuğu, bireylerin, on yıl ya da yirmi yıl önce nasıl konuştuklarını anımsayamamaları, kişiyi kullandığı dilin olduğu gibi kaldığına ve türdeşlik gösterdiğine inanmaya sürükler.” (A. Martinet, İşlevsel Genel Dilbilim, s. 136, 137, 149.)

[11] “Dilin sabiteleri yoktur. Dil diğer şeylerden daha az fraktal değildir. Sonsuza kadar, çoğu kez aynı konuşmacıda bir arada var olan dialektlere, idiolektlere ve jargonlara ayrışır. Saıssure’ün ‘langue’ kavramı ve Chomsky’nin ‘yeti’ (competence) kavramı yaşayan dili yapı içinde katılaştırır. Bu yaklaşımlar doğaları gereği kısıtlayıcıdır, çünkü belirli bir dialekt için dilbilimcinin koyduğu kurallardan ayrılan her çıkış, sadece bir normdan sapma olarak tasavvur edilebilir. Bu, dilbilimsel bir ‘standart’ haline gelmek için bir konuşmacı grubu tarafından diğerlerine dayatılan hakim bir dialektin davet edilmesidir, öyle ki diğerleri, bu satandart karşısında ölçüleceklerdir. Langue ve yeti, tekdüzeliğin sebebi olarak dilbilimsel terörizmin yakın dostlarıdır.” (B. Massumi, Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi, s. 64, çev. F. Ege.)

[12] “Yazaç”ı harf yerine yazıp söylerken neden bir şeyler ters gidiyormuş duygusuna, düşüncesine düşüyor insan? Ben de “spatula” derken daha derin tersine gidiş duygularına düşüyorum. Oysa “evrağaç>yufka ekmeği, gözlemeyi pişirirken evirmek için kullanılan ağaçtan yapılmış gereç; tablağaç (bazlama yumağının üzerinde bastırılarak, düzleyerek, çarparak biçimlendirildiği masatenisi raketine benzeyen hemen anlaşıldığı gibi ağaçtan yapılmış gereç,) kaldıraç, sayaç, koşaç, Kalaç, gereç, araç, turaç, saraç gibi sözcükler ne kadar da çoktular. Yine de alışkanlıklara alıştırılmış olarak konuştuğumuz dili başka yataklara saptırarak akıtınların izinden “harf” diyelim. anlaşılabilecek olanı harflerine ayırmak: tahrif etmek, tahrifat gibi.

[13] “Nietzsch’enin felsefesi yalnızca bir karşı hareket olarak, zorunlu olarak, bütün karşılar gibi özünde, karşı çıktığı yere bağlıdır. (...) metafizik karşıtı hareketi, olsa olsa metafiziğin tersine çevrilmesi olduğundan, metafiziğe çözülmeyecek biçimde bağlanmıştır, gerçi o böylece kendi özüyle bağını kopardığı gibi, kendi özünün metafizik olduğunu da düşünemez olur. Bundan dolayı metafizikte olagelen de, metafiziğin kendisi de, metafizik aracılığıyla metafizik için örtük kalır.” (M. Heidegger, Nietzsche’nin Tanrı Öldü Sözü, s. 18, çev. L. Özşar2001.)

[14] “Mauss’tan önceki evrensel varsayıma göre, parasız veya piyasasız ekonomiler ‘takas’ aracılığıyla işliyordu; (...) Mauss gerçekten de, bu tip ekonomilerin aslında ‘armağan ekonomileri’ olduğunu gösterdi. (...) Bu ekonomiler hesap kitap üzerine kurulu değil, tam tersine hesap kitap yapmayı reddediyordu; (...) (D. Graeber, Anarşist Bir Antropolojiden Parçalar, s. 25, çev. B. Kurtege-Sefer 2012.)

[15] “En yoksulları hedef alan ‘kültürel politikalar’ iki tür riyakarlık arasında gidip gelmeye mahkumdur. (...) diğer yandan da (bugün tedrisat kurumunun yaptığı gibi) aynı gerekler evrensel olarak dayatılırken bunları yerine getirmenin koşullarının da bir o kadar evrensel olarak paylaştırılması umursanmadığından, kaydetmek ve onaylamakla yetinilen eşitsizliğin meşrulaştırılmasına katkıda bulunulur ve üstüne üstlük, bilhassa da okulda, biçimsel eşitlikteki gerçek eşitsizliğin etkileriyle ilişkili simgesel şiddet uygulanır. (P. Bourdieu, agy. s. 96.)

[16] Görevli kurumlu dilmaçlar, dilbilimciler “daha dili bile bilmiyor” deyip koydukları kuralları dil sanarak bu sorulara kulak asmamaya girişmesinler diye not: “-siz, -li” ekleri özel isimlerden kesme imi ile ayrılmaz buyurmuşsunuz. Biz de öyle yazarak ve yazıyı kullanmak anlamında yazarak sizin O’nuzun alanında kalıyoruz. Tabii ki “Onsuz yerine Osuz” yazıp sizden farklı olanlardan birini, kendini O’ya saklayıp “Odeğil”e gösteren bir ayrıklığı, bir farkı üretiyoruz. Sevinin “dil teröristleri!”

[17] “Günümüzde dünya, her biri kural olarak belli bir resmi dil kullanan siyasal topluluklara ayrılmıştır. Bunun sonucu olarak da, aynı topluluktan tüm bireylerin türdeş ve kapalı bir dilsel topluluk oluşturduğuna inanma eğilimi vardır insanlarda. (...) Birey, kendi ülkesi çerçevesinde, yazılı biçimin saygınlığına genellikle büyük duyarlık gösterir. Bu biçim değişmezliğiyle türdeşliğine bakarak dilin de böyle olduğu sonucuna varır. (A. Martinet, İşlevsel Genel Dilbilim, s. 125, çev. B. Vardar.)

[18] “Nitekim yaratmanın, kendisinden değişik olan bir hedefi vardır, eylemin ise olamaz, çünkü iyi eylemin kendisi hedeftir.” (Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, s. 118.)

[19] “... rasyonalizasyonla, daha doğrusu, sosyodisenin en üst derecesi olan evrenselleştirmeyle, en ala meşrulaştırma biçimini sunar: (...)” (P. Bourdieu, agy. s. 98.)

[20] “5. 136 Böyle bir sonuç çıkarmayı haklandırabilecek bir nedensel bağlantı, yoktur. 5. 136. 1 Geleceğin olaylarını, bugünkilerden sonuç olarak çıkaramayız. Nedensel bağlantıya inanç, batıl inançtır.” L. Wittgenstein, Tractatus, s. 89, çev. O Aruoba 1985.) Ayrıca bak Nietzsche, Güç İstenci, s. her sayfa.

[21] “Bir şey yaptığımız zaman, bazen eylemden önce yapılması gerektiği fikrinden kaynaklanan bir güç duygusu ortaya çıkar(...): bu her zaman bize eşlik eden bir duygudur. İçgüdüsel olarak bu güç duygusunun eylemin nedeni olduğunu, ‘gücün’ kendisi olduğunu düşünürüz. Nedenselliğe duyduğumuz bu inanç, güce ve etkisine duyduğumuz inançtır; deneyimimizin bir aktarımıdır ve bizler, gücü ve güç duygusunu özleştiririz. (...) -‘Biz sadece bir şeyin başka bir şeyi takip ettiğini tecrübe ederiz.– Ne bir şeyin bir diğer şeyi takip etmesine ilişkin içtepi, ne de keyfiyeti hakkında hiçbir deneyimimiz yoktur.’ Nedensellik sadece bir sürecin içinde bir içtepi olduğunu düşünmemizle yaratılır. (...)” (F. Nietzsche, Güç istenci, s. 421, çev. N. Epçeli 2014.)

[22] “6. 41 (...) Değer taşıyan bir değer varsa, bütün olup-bitmenin, öyle olmanın dışında yatsa gerek. Çünkü bütün olup-bitme öyle olma, rastlantısaldır. Onu rastlantısal-olmayan kılan, dünyanın içinde  yatamaz, çünkü öyle olsaydı, bu da yeniden rastlantısal olurdu. Bu, dünyanın dışında yatsa gerek.” (L. wittgenstein, Tractatus, s. 159.)

[23] “Kurumsal ayinler olarak iş gören tedrisata yönelik formasyon ve seçme prossedürlerinin en az dikkat çeken sonuçlarından biri, seçilenler ile dışarıda bırakılanlar arasında sihirli bir sınır çekmek ve bunu yaparken ürettikleri ve takdis ettikleri farkın koşulunu teşkil eden koşul farklarının bastırılmasını temin etmektir.” (P. Bourdieu, agy. s. 39.)

[24] “Öngörülemeyen bir konum üretmeye yönelik her çabayı saçma, eklektik veya tek kelimeyle düşünülemez olarak dışlamak suretiyle meşru tartışma alanının sınırlarını belirler (söz konusu olan ister ‘safdil’in, ister ‘amatör’ün ya da kendi kendini yetiştirmiş kişinin alana ilişkin saçma veya yersiz ihlali olsun isterse de dinsel, sanatsal, hatta bilimsel sapkının altüst edici büyük yeniliği). (P. Bourdieu. age. s. 123.)

[25] “üfelemek (I) 1. Ufalamak. (Oğuz *Acıpayam –Dz.; *Bozdoğan –Ay.; -Es. köyleri; *İskilip –Çr.; *Kilis –Gaz.; *Afşin –Mar.; *Antakya –Hat.; Fakıekinciliği *Pınarbaşı –Ky.; Bahçeli *Bor. –Niğ.) 2. Ovmak. (...) üfelenmek (II) ufalanmak, kırılmak, dağılmak, küçülmek. (TDK Derleme Sözlüğü.)

[26] “İmdi bu doğruluk istenci, tıpkı öteki dışlama sistemleri gibi, kurumsal bir desteğe dayanıyor: pedagoji gibi elbette, kitapların, yayın dünyasının, kitaplıkların oluşturdukları sistem gibi, geçmişin bilim cemaatları, bugünün laboratuvarları gibi, bütün bir uygulamalar yığınıyla hem daha güçlendirilmiş hem de kapı dışarı edilmiştir. Ama aynı zamanda, bilginin bir toplumda devreye sokuluş tarzıyla, değer alış, dağıtılış, paylaştırılış ve sanki atfediş tarzıyla, kuşkusuz ki daha da derinden kapı dışarı edilmiştir. (...) (s. 14) Sanırım denetim ve sınırlandırma usulleri arasından bir diğer öbeği ayırmak mümkün. İçsel usulleri yani, zira bu kez söylemlerin kendileri, kendi kendilerini denetlemekteler; sanki bu kez söylemin bir başka boyutunun, oluş ve rastlantı boyutunun, dizginlenmesi söz konusuymuş gibi, daha çok sınıflandırma, düzenleme, paylaştırma ilkeleri kimliğiyle devreye giren usulleri...” (M. Foucault, Ders Özetleri 1970-1982, bu alıntının çevirisi T. Ilgaz 1987/1992.)

[27] “Blanqui’nin proleter devrimin önderliğinin burjuvazinin elinde olacağını beklediği kısmen doğrudur. Ne var ki, Blanqui’nin burjuva déclassélerin rolüne bel bağlaması abartılmış olabilir. Déclassé kelimesinin iki anlamda kullanıldığı gözetilmelidir –bunu, sınıfsızlaşmış burjuva entellektüele ama hem de görece yüksek bir aydınlanma yaşayan sınıfsızlaşmış işçilere atfen kullanır. Blanqui’nin zeki işçiler için écoles professionelles (profesyonel okullar) kurma önerilerine yönelttiği eleştiri bunu bariz bir biçimde gözler önüne serer. Bu uygunsuz teklifleri, halkın doğal önderlerinin egemen sınıfa devşirilmesine izin veren bir ‘kast sistemi’ kurma çabası olarak yorumladı. (A. B. Spitzer, Blanqui’nin... s. 163, çev. S. N. Ağırnaslı 2013.)

[28] “Platon’dan Heidegger’e kadar düşünce, sanat veya ahlak bağlamında seçilmişler ile dışlanmışlar arasındaki farkı, az çok açık bir sosyodiseyle meşrulaştırmak suretiyle, kuramsal olarak gerçek anlamda aristokratik geleneğin aksine, evrenselci hümanizm görünürde herkesin insanlığın evrensel kazanımlarına erişme hakkı olduğunu kabul eder ama evrenselliği içindeki “özne”nin nitelemesi olarak da (bilimsel, etik, veya estetik) tikelliği içindeki bilgili “özne”nin deneyiminin analitiğini öne sürer: o haldeaynı zamanda farkı da onaylar ama bunu daha gizli kapaklı bir biçimde, onu olanaklı kılan toplumsal koşulların basitçe atanmasıyla yapar ve bu suretle de unutulmuş veya gözardı edilmiş koşulların avantajını görmüş olan pratiği olası her pratiğin normu olarak besler.” (P. Bourdieu, agy. s. 92.)

[29] “Aslında, belli bir dönemden itibaren, yüzyıl, insanı değiştirme, yeni insan yaratma fikrini takıntı haline getirmişti. (...) Yeni bir insan yaratmak her zaman için eski insanın yok olmasını istemektir. Şiddetli, uzlaşmasız tartışma, eski insanın ne olduğuna yöneliktir. Fakat her durumda proje öyle radikaldir ki, gerçekleşmesinde, insan yaşamlarının tekilliği dikkate alınmaz –yalnızca bir malzeme gözüyle bakılır...- Yeni insan projesi, bu anlamda, bir kopuş ve kuruluş projesidir; ve bu proje, tarihin ve devletin düzeni içinde, yüzyıl başındaki bilimsel, sanatsal, cinsel kopuşlarla aynı özel tonaliteyi destekler. (...) Yeni ninsanın gerçekten gelişine duyulan her inanç, ödenen bedel karşısındaki güçlü bir kayıtsızlığa, en şiddetli araçların meşru görülmesine yerleşir. Yeni insan söz konusu olduğunda, eski insan elbette ancak bir malzeme olabilir.” (A. Badiou, Yüzyıl, s. 15, 41, çev. I. Ergüden 2013.)

[30] “4. 002 İnsan, her anlamın dilegetirilmesini sağlayan diller kurma yeteneğine sahiptir; her sözcüğün nasıl ve neyi imlediği konusunda hiçbir fikri olmaksızın. – Nasıl ki insan, tek tek seslerin nasıl çıkarıldığını bilmeksizin, konuşur. (...) Dil düşünceyi örter. Öyle ki, örtünün dış biçiminden, örtülen düşüncenin biçimi konusunda sonuç çıkarılamaz, çünkü örtünün dış biçimi, tamamıyle başka amaçlar için kurulmuştur; gövdenin biçimini belli etmek amacıyla değil.” (L. Wittgenstein, Tractatus, s. 45.)

[31] “Biz bu amaca ancak köktencilikle ulaşabiliriz. Çünkü köktencilik, halis felsefenin özüne aittir; peşin olarak hiçbir şeye dayanmamalı, geçmişten gelen hiçbir şeyi başlangıçta geçerli olarak almamalı, büyük isimlerden hiçbirisinin gözlerimizi kamaştırmasına izin vermemeli ve özgürce bir kendini verme ile problemlerin kendilerinden hareket etmeliyiz. (E. Husserl, Kesin Bir Bilim Olarak Felsefe, s. 79, çev. T. Mengüşoğlu 1995.)

[32] “Varlığı varolanlar olmaksızın düşünme girişimi zorunlu hale geliyor. Zira başka türlü bana öyle geliyor ki bugün bütün yeryüzünde (var)olan’ın varlığını açıkça görmenin bir olanağı yok.” M. Heidegger, Zaman ve Varlık Üzerine, s. 45, çev. D. Kanıt 2001.)

[33] “6. 54 Benim tümcelerim şu yolla  açımlayıcılardır ki, beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür  –onlarla –onlara tırmanarak- onların üstüne çıktığında. (Sanki üstüne tırmandıktan sonra merdiveni devirip yıkması gerekir.) Bu tümceleri aşması gerekir, o zaman dünyayı doğru görür.

7.  Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı. (L. Wittgenstein, Tractatus, s. 165.)

Önceki Yazı:Nietzsche, Stirner’in Plagiyatörü mü? (2) - H. İbrahim Türkdoğan
Sonraki Yazı:13 Teknoloji Toplumu: Tekniğin Özerkliği - Jacques Ellul
Bir yorum yazın
Siz de görüşünüzü belirtebilirsiniz...